Kansızlık Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Kansızlık, kanın rengini veren ve dokulara oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin (eritrosit veya alyuvar) azalması durumudur. Kansızlık yavaş yavaş da gelişebilir veya aniden de gelişebilir. Bu hız kişideki şikâyetleri etkilemektedir. Ani gelişen kansızlığın sık nedenlerinden bir tanesi kan kaybıdır, yavaş gelişen kansızlığın en sık sebeplerinden bir tanesi de bildiğiniz üzere demir eksikliğidir. Bugün isterseniz kansızlığın en sık sebeplerinden bir tanesi olan demir eksikliğinden bahsedelim.

Demir Eksikliği Nedir?

Kan sayımı (hemogram) yapanlar lütfen ellerine sonuçlarını alsın, tekrar yazımın yanına gelsin.

Buldunuz mu? Tamam, şimdi devam edelim.

Demir, kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobinin bir parçasıdır. Hemoglobin otomatik kan sayım cihazlarında Hb ve Hgb kısalmasıyla yazılan ve genellikle kadında 12g/dL, erkekte de 13 g/dL üzerinde olan bir değerdir.

Kan sayımında (hemogram) takip ettiğimiz bir başka parametre RBC, yani eritrosit sayısıdır. Bu değerinde 4.000.000 üzerinde olmasını bekleriz (bu değeri bazen 4,0 * 106 olarak da görebilirsiniz).

Sonrasında MCV dediğimiz bu kırmızı kan hücrelerinin hacmine bakarız (bu kadar küçük bir şeyin hacmi mi olurmuş diye düşünüyorsanız, evet bunu ölçebiliyoruz- tıp o kadar ilerledi yani) bu değerin de 81fL’den büyük olmasını bekleriz.

Bir başka baktığımız parametre de RDW’dir; bu değer eritrositlerin dağılım hacmini göstermektedir; yani bütün eritrositler aynı hacimde midir sorusunu yanıtlamaktadır. Eğer bu değer fazlaysa, özellikle demir eksikliğini düşünürüz, çünkü demir eksikliğinde bazı eritrositler küçük, bazıları normal olur ve RDW genişler. Bu söylediğim değerler laboratuardan laboratuar değişmektedir, o yüzden sonuçlar kendi referans aralığında değerlendirilmelidir.

Kan sayımın eritrosit kısmıyla işimiz bittiğine göre, demir eksikliği için 3 farklı parametreyi değerlendirebiliriz. Demir eksikliği durumunda bu parametreler şu şekilde değişir:

  1. Demir: Düşer
  2. Demir Bağlama Kapasitesi: Artar
  3. Ferritin: demir deposunu göstermektedir, demir eksikliğinde ilk bu azalır.

Demir eksikliğini tespit ettiğimize göre, nedenlerine bakalım mı?

Demir eksikliğini kadınlarda sık görmekteyiz, bunun da en sık sebebi adet kanamalarıdır. Bunun dışında artan ihtiyaç da (gebelik, çocukluk dönemi) demir eksikliğine neden olabilmektedir.

Demir eksikliğinde yukarıdaki sebepler yoksa kaçak araştırmakta fayda vardır. Yani idrar tahlili, gastroskopi ve kolonoskopi erkeklerde ve kadınlarda yapılabilir. Aşırı adet gören kadınların da jinekolojiye başvurmasını da ayrıca önermekteyim.

Özellikle tekrarlayan demir eksikliklerinde mide bakterisi olan helikobakter pyloriye, çölyak hastalığına bakmakta da fayda olacaktır.

Bir başka demir eksikliği yapan sebep de (aynı zamanda b12 vitamin eksikliğ de yapabilir) şeker ilacı, insülin direnci ilacı olan metformin kullananlardır. Bu ilacı kullanıyorsanız, senede bir demir, B12 vitamin, folik asit baktırmanızı öneririm.

Demir Eksiliğim Var, Tedavi Nedir?

Demir eksikliğinde yerine koyma tedavisi söz konusudur. Bunu ya ağızdan ilaçlarla, ya kas içi enjeksiyonlarla, ya da damar içi infüzyonla yapılabilir.

Artılar ve Eksiler Nedir?

Ağızdan demir ilacı:

Artısı=            Ağızdan kullanım kolaylığı

Eksisi=            Aç karna alınma mecburiyeti

Kabızlık yapabilmesi

Mide ağrısı yapabilmesi

Büyük abdesti siyaha boyayabilmesi

Uzun süreli tedavi (genellikle 6 ay)

Kas içi demir ilacı enjeksiyonu:

Artısı=            Kısa sürede demiri yükseltmesi

Kısa süreli tedavi ihtiyacı

Eksisi=            Kullanım zorluğu (bir sağlık kuruluşuna gidilmesi)

Ağrılı enjeksiyon

Enjeksiyon yerlerinde siyah renk (demirin rengi dövme gibi kalıcı olabilmektedir)

Damar içi demir ilacı infüzyonu:

Artısı=            Çok kısa sürede demir depolarını doldurur

Kısa süreli tedavi ihtiyacı

Eksisi=            Kullanım zorluğu (bir sağlık kuruluşuna gidilmesi)

Damarda inflamasyon (ağrı-kızarıklık-sertleşme) yapabilmesi

Alerjik reaksiyonlar

Son Söz

Demirin fazlası özellikle karaciğere toksiktir, orta ve uzun vadede ölüm riskini arttırmaktadır. Bir hekime danışmadan tedavi olmamanızı öneririm.

Kansızlık Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Tiroidin Hashimoto Hastalığı ve Kalp Damar Hastalığı

corn_heart_199321Hashimoto tanısı koyduğum hastalarıma hep şu örneği veririm; şimdi buradan (Çamlık Hastanesi) Özgürlük Meydanına yürüseniz, en az iki-üç hashimotoluya çarparsınız. Hastalık 1912’de bu konuda bilimsel çalışmasını yayınlayan Japon bilim insanı Hakaru Hashimoto ismiyle anılmaktadır.

Hashimoto hastalığı belki de ilk kez tarif edilmiş olan bir oto-immün hastalıktır. Oto-immünitenin ne olduğunu anlatmam için bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını anlatmam gerekiyor:

Bağışıklık sistemi oldukça karışık bir konu olsa da, genel olarak benden veya benden değil ayırımı ile çalışmaktadır. Benden olana bir şey yapmazken, benden olmayanı yok etmeye çalışır. Bazen dost-düşman bir birbirine karışır, o zaman da oto, yani kendimize bağışılık, yani immünite gelişir. Eğer bağışıklık sistemimiz günün birinde tiroide bakıp ya sen benden değilsin deyip tiroidi yok edebilir; bu duruma Hashimoto hastalığı diyoruz. Tiroid dokusu azaldıkça da tiroidin ürettiği hormon olan T4 azalmaktadır. Tiroid hormonları vücudumuzun hızını (metabolizma) ayarlamaktadır. Fazla salgılandığında metabolizma hızlanmakta, az çalıştığında metabolizma yavaşlamaktadır. Az çalışmasına da hipotiroidi demekteyiz.

Hipotiroidi Olduğumu Nasıl Anlarım?

Ciltte kuruma

Kabızlıkta artış

Üşüme, kolay ısınamama

Kilo vermede zorluk

Parmak basmakla iz bırakmayan ödem-şişme

Kötü hafıza

Adetin fazla olması

Kas ağrıları

Ancak bunlardan hiçbirisi hipotiroidi için özel değildir; bunların hiçbiri olmaksızın hipotiroidi olabilirsiniz.

 

Hipotiroidi Tanısı Nasıl Konulur?

Kan tetkiki yaptırılarak TSH ve serbest T4 hormonlarına bakıldığında hipotiroidi olup olmadığı anlaşılmaktadır. Hipotiroidi olan hastalarda herhangi bir şikayet olmadığı için ben check-up için başvuran hastalarımda bu tetkikleri istemekteyim.

 

Bir İnsan Neden Hipotiroidi Olur?

Hipotiroidinin en sık sebebi Hashimoto Hastalığıdır; bu hastalıkta kendi bağışıklık hücrelerimiz tiroid bezini yabancı olarak algılar ve tiroid bezini yoketmesi nedeniyle tiroid hormonu salgılanamaz. İkinci sırada tiroid ameliyatı olanlarda hipotiroidi görülmektedir.

 

Tedavi Nedir?

Tedavide, vücudumuz için gereken tiroid hormonun yerine konulmasıdır. Hastalarımda dikkat etmelerini istediğim, ilaçın aç karna alınması ve ilaçtan sonra en az yarım saat (hatta 1 saat) birşey yememeleri gerekliliğidir.

Koroner Arter Hastalığı Olayları (hazard oranı)

TSH =4.5 ile 6.9 mIU/L için 1 (yani fark yok)

TSH = 7.0 ile 9.9 mIU/L için 1.17

TSH =10 ile 19.9 mIU/L için 1.89

Özellikle TSH 10mIU/L üzerinde koroner arter hastalığı ve buna bağlı ölüm riski artmaktadır.

Bu durum Hashimoto hastalığında da benzer bulunmaktadır. Ama yakın bir zamanda yapılan bir çalışmada, tiroid hormonu tedavisi uygulanan (bildiğiniz o ilaç) hastalarda artmış olan kalp damar hastalığı riskinin normal geldiği gözlenmiştir.

Sonuç

Eğer Hashimotonuz varsa düzenli olarak kontrollerinizi yaptırmayı unutmayın.

Nicolas Rodondi, et al. “Subclinical Hypothyroidism and the Risk of Coronary Heart Disease and Mortality” JAMA. 2010;304(12):1365-1374. doi:10.1001/jama.2010.1361

Wei-Hung Chen, et al.  “Hashimoto’s Thyroiditis, Risk of Coronary Heart Disease, and l-Thyroxine Treatment: A Nationwide Cohort Study”. http://press.endocrine.org/doi/abs/10.1210/jc.2014-2990

Tiroidin Hashimoto Hastalığı ve Kalp Damar Hastalığı için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kahverengi Yağ Dokusu, Soğuk Havalar ve Obezite

soğuk havaVücudumuzda iki türlü yağ dokusu bulunmaktadır. Daha az sıklıkla duymuş olduğunuz kahverengi yağ dokusu miktarca da az bulunmaktadır. Bu dokunun özellikle soğuğa adaptasyon sağlamamızda etkili olduğu düşünülmektedir.

Bu dokunun insanda olduğu düşünülmekteydi, ancak PET/CT’nin (pozitron emisyon tomografisi/ bilgisayarlı tomografi) hayatımıza girmesinden sonra, bu dokuların nerede bulunduklarını ve nasıl değiştiklerini daha iyi ölçer olduk.

Şu zamana kadar kahverengi yağ dokusunu (KYD) arttıran yegane şeyin soğuk olduğunu biliyoruz. Akut (hızlı, kısa süreli) olarak soğuğa maruz kalma KYD aktivitesini arttırırken, uzun dönemli soğuğa maruz kalma da KYD hacmini arttırmaktadır.

Beş gönüllü sağlıklı insanda yapılan bir çalışmada, kişiler 1. ay 24 oC’ye,  2. ay 19 oC’ye,  3. ay 24 oC’ye,  4. ay 24 oC’ye maruz bırakılmışlardır. KYD hacmi ise 1. ay 55 mL, ikinci ay78 mL, 3. ay 63 mL ve 4. ay 58mL olarak bulunmuştur. Bu çalışmada katılımcıların kilolarında veya şeker, insülin düzeylerinde bir değişim bulunmamıştır.

Çağımızın hastalığı biliyorsunuz obezite. Ev sıcaklığının yıllar içinde arttığı da bir gerçek. Yine yapılan bir çalışmada, ev sıcaklığı arttıkça obezite oranı 2 katına çıktığı tespit edilmiştir. Bu tabiî ki ev sıcaklığını kutuplar seviyesine indirelim anlamına gelmiyor; ama evde yaşlı veya bebek yoksa alt sınırlarda (19-20 oC) tutmak sanki faydalıymış gibi durmaktadır.

Hafif soğuk ortamda ve sıcak ortamda resimde görüldüğü gibi metabolizma hızı artmaktadır. Bu artış soğukta, hem kahverengi yağ dokusunun çalışmasıyla (titremeden ısı oluşumu) ve kasların çalışmasıyla (titreyerek ısı oluşumu); sıcakta ise terleme ile olmaktadır.

Sonuç

Ev sıcaklığı ne çok düşük, ne de çok yüksek olması gerekir; eğer evde yaşlı, kronik hastalığı olan veya çok küçük yoksa 18 oC üzerinde tutmak faydalı olacaktır.

http://diabetes.diabetesjournals.org/content/63/11/3686.long

S1043-2760%2814%2900010-1.pdf erişimi için tıklayın

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21285941

Min_temp_threshold_for_homes_in_winter.pdf erişimi için tıklayın

http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa0810780#t=articleTop

Kahverengi Yağ Dokusu, Soğuk Havalar ve Obezite için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Psikolojik Bağışıklık Sistemi

Christmas Animals5Dünyanın sonunun geldiğini düşündüğünüz zamanlar olmuştur hayatta, ama ertesi gün bir bakarsınız ki tekrar umut doğmuştur, kara bulutlar yerini güneşli, açık mavi bir havaya bırakmıştır. Peki, hislerimizdeki ani sayılabilecek bu değişim nasıl oluyor?

Harvard Üniversitesinden Daniel T. Gilbert ve arkadaşlarının 1998 yılında yayınladığı çalışma, bu şaşırtıcı mekanizmayı bizlere açıklıyor. Çalışmanın kurgusu şu şekilde:

Bir iş görüşmesine geldiniz ve mülakat esnasında bir biriyle alakasız birçok soru arasında eğer işe giremezseniz nasıl hissedeceğiniz size soruluyor. Tabii ki girilecek herhangi bir iş yok, ama yine de size işe alınamadığınız beyan ediliyor ve üstü kapalı nasıl hissettiğiniz soruluyor…

Çalışmada, bu iş görüşmesinin bir gruba bir kişi tarafından değerlendirildiğinin, öbür gruba da üç kişi tarafından değerlendirildiği söylenmiştir. Bunun yapılmasının nedeni, bir kişinin reddetmesinin aday tarafından kabullenmesinin daha kolay olacağının düşünülmesi, ancak üç kişi tarafından reddedilmenin hazmının daha zor olacağının düşünülmesidir.

Sonuçlar

Adaya, mülakatın başında eğer ret edilirseniz kendinizi ne kadar kötü hissedeceksiniz sorulduğunda, 1’den 10 kadar notlamada eksi 2 puan kötü hissedeceklerini belirtmişlerdir.

Bir kişinin adayı değerlendirdiği grupta, red edilmenin hemen sonrasında aday sadece 0.4 kötü hissetmiş, 10 dakika sonra ise deney öncesi mutluluğuna geri dönmüştür.

Üç kişinin adayı değerlendirdiği grupta ise, işler bir kişinin red etmesi kadar kolay olmamış, red edilmenin hmene sonrasında 0.68 puanlık bir düşüş varken, 10 dakika sonrasında 1.25 puanlık bir düşüş söz konusu olmuş. Her iki durumda psikolojik bağışıklık sistemi çalışmış, fakat ikinci durumda biraz zorlanmıştır. Ancak her halükarda, iki grup da düşündükleri kadar kendilerini kötü hissetmemişlerdir.

Psikolojik bağışıklık sistemimizi fark etmemizin muhtemel nedeni, sürekli çalışmasıdır. Bilinçaltımız, iyi hissetmemiz için bazı önemli gerçekleri unutmamızı sağlamaktadır; örneğin giremediğimiz işi ne kadar istediğimizi, bizi terkeden arkadaşımızı ne kadar sevdiğimizi veya yere düşürdüğümüz dondurmadan ne kadar keyif aldığımızı bize unutturmaktadır.

Gilbert, Daniel T.; Pinel, Elizabeth C.; Wilson, Timothy D.; Blumberg, Stephen J.; Wheatley, Thalia P. “Immune neglect: A source of durability bias in affective forecasting. “Journal of Personality and Social Psychology. Vol 75(3), Sep 1998, 617-638.

Psikolojik Bağışıklık Sistemi için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kendine Söz Ver

two_snowmenOrtaokulda okurken İngilizce hocamız bu yazıyı (tabi ki İngilizce) olarak bize vermişti. Yazı benim çok hoşuma gitmişti ve hala daha gitmeye devam ediyor. Şahsen bir kısmını yapabiliyorum, yapamadıklarıma da gayret ediyorum.

KENDİNE SÖZ VER

Öyle güçlü ol ki hiçbir şey

zihninin huzurunu bozamasın

Her görüştüğün kişiyle

Sağlık, mutluluk ve refah hakkında konuşmaya

Tüm arkadaşlarının kendilerinde

özel bir şey olduğunu hissettirmeye

Her şeyin güneşli tarafına bakmaya

ve senin iyimserliğinin gerçek olmasına

En iyiyi düşünmeye, en iyi için çalışmaya

Ve sadece en iyiyi beklemeye

Sanki kendinin gibi

başkalarının başarısı için hevesli olmaya
Geçmişin hatalarını unutmaya

ve geleceğin daha büyük başarılarına çaba harcamaya

Her zaman güler yüzlü takınmaya

ve her gördüğün canlıya gülümsemeye

Kendini geliştirmeye o kadar zaman ayır ki

Diğerlerini eleştirecek zamanın kalmasın

Kaygı için fazla geniş olmaya, öfke için fazla asil olmaya, korku için fazla güçlü olmaya,

Ve derdin varlığını kabul etmek için fazla mutlu olmaya
Kendin hakkında iyi düşünmeye ve bu durumu

sadece yüksek sesli kelimelerle değil büyük eylemlerle dünyaya duyurmaya

Senin içinde olan en iyisine sadık olduğun sürece

tüm dünyanın senin tarafında olduğu inancında yaşamaya

Christian D. Larson

Kendine Söz Ver için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Genetik Check-up Yaptırmalı Mıyız?

DNAGenetiğin babası biliyorsunuz Mendel ve önümüzdeki hafta ölümünün 131. yılı olacak. O zamandan bu zamana genetik ile bilgi dağarcığımız oldukça genişledi. 1990’da başlatılan ve 2003’de tamamlanan İnsan Genom Projesi ise bilgimizin artışına hız kazandırdı. Teknolojinin gelişmesiyle de maliyetler 3 milyar dolardan, tüm genom için 3000-4000 dolara, SNP analizi için de 99 dolara kadar geriledi.

Her ne kadar ülkemiz nostaljik takılsa da 21. yüzyıl son sürat yoluna devam ediyor, kuyruklu yıldızlara araç indiriliyor, genlere müdahalede bulunuyor; baş döndürücü bir çağda yaşıyoruz.

Bugün bahsedeceğim çalışma 17,182 kişinin tüm genomunun araştırıldığı bir çalışma. Konunun özü aslında şu, genlerimiz bizlerle birlikte yaşlanıyor ve bu durum da kan kanserine neden oluyor diye düşünüyoruz. Eskiden biliyorsun müzik kasetlerimiz vardı, bu kasetler çalına çalına eskir, sesler cızırdamaya başlar, hatta kopardı. Bizim genler de çok çalına çalına eskiyor, bu deformasyonlar da kanser gibi bantı kopartıyor. En fazla çalınan genler ise kan hücreleri; kandaki beyaz kan hücreleri, ki bunlara lökosit diyoruz.

Lökositlerin kan dolaşımındaki ömürleri 5 saat kadar, ortalamada da bir milimetre küp kanımızda 7000-9000 hücre var; yani vücudumuz aynı şeyi sürekli üretiyor. Bunu da bir kalıp üzerinden yapıyor. Bu kalıba “kök hücre”, “stem cell” diyoruz.

Sonuçlar

40 yaşın altındaki insanlarda somatik mutasyonlar nadir gözleniyor.

70-79 yaşta olanlarda (klonal) mutasyonlar %9,5

80-89 yaşta olanlarda (klonal) mutasyonlar %11,7

90-108 yaşta olanlarda (klonal) mutasyonlar %18,4

Yani yaş arttıkça genler daha çok bozuluyor. En çok bozulan genler:

DNMT3A,

TET2, ve

ASXL1.

Somatik mutasyonlar arttıkça:

Kan kanseri riski 11,1 kat

Tüm nedenler bağlı ölüm riski 1,4 kat

Koroner kalp hastalığı riski 2 kat

İnme riski 2,6 kat artmaktadır.

Her Mutasyon Gelişen Kan Kanseri Oluyor Mu?

Bu çalışmanın gösterdiği, hayır olmuyor. Mutasyon olanların %4’ünde çalışma sırasında kan kanseri geliştiği gözlenmiş. Bu nispeten düşük bir oran. Mutasyonu olan insanlarda daha fazla nedeni açıklanamayan anemi (kansızlık) ve RDW’de artış gözlenmiş, ancak lökosit değerlerinde bir değişim gözlenmemiş.

Sonuç

Yaşla birlikte genlerimiz de yaşlanıyor. Bu konuda bilgilerimiz arttıkça, bu yaşlanmadan genlerimizi nasıl koruyacağımızı da bulacağız.

Siddhartha Jaiswal, et al. “Age-Related Clonal Hematopoiesis Associated with Adverse Outcomes”. N Engl J Med 2014; 371:2488-2498December 25, 2014DOI: 10.1056/NEJMoa1408617

Genetik Check-up Yaptırmalı Mıyız? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Çizgi Filmler ve Çocuklar

Çizgi filmde sağkalımZaman zaman kızımız bize isyan bayrağı açar; “hafta arası hiç mi televizyon izlemeyeceğim?”. Eşim ve benim de cevabımız kısa ve net: “Evet izlemeyeceksin” oluyor. Çocuklar TV ekranının veya bilgisayara/tablet/telefon ekranının karşına geçtiklerinde hipnotize oluyorlar, dünyadan tamamen soyutlanıyorlar. Çok popüler bir çocuk kanalındaki gençlik dizisindeki olaylar ve entrikalar Dallas’ın JR’ını geçiyor, bir Sue Ellen eksik.

Çizgi dizilerdeki ve filmlerdeki şiddet, ölüm ise had safhada. 10 yaşa kadar çocukların ölüm hakkında bilgileri sınırlı, ama sürekli bir bombardıman bu konuda var. Ölüm şu anki bilgilerimizle kaçınılmaz son, ancak bu gerçeğin gelişmekte olan çocuğa da anlatımı farklı olmalı. Ne ekilirse onun biçileceğini, hepimizin öğrenen makineler olduğumuzu unutmamak gerekiyor. Zor olan bir şey de öğrendiğimizi yenisiyle değiştirmek; bilgisayarca konuşalım, format atmak zaman alan zahmetli bir iş. Başında doğru öğretmek daha kolay bir strateji.

Çalışma Nedir?

Çocuklar için yapılmış 45 çizgi filmle, erişkinler için yapılmış 90 dramatik filmler karşılaştırılmış ve ilk ölüm sahnesine kadar geçen süre değerlendirilmiştir.

Çocuk filmlerindeki önemli karakterler, erişkin filmlerine göre 2,52 kat daha fazla ölmektedir. Önemli karakterlerin sahnede cinayete kurban gitmesi de çocuk filmlerinde daha fazladır.


Tablo 1

Önemli karakterlerin ölümü

Çocuk Çizgi Filmi (n=45) Karşılaştırılan Filmler (n=90)
Ortalama yürütme süresi 1:29:29 2:05:08
Ortanca sağkalım süresi (%95GA) 1:19:15 (1:13:08 ile1:25:22) 2:04:05 (1:44:39 ile 2:23:31)
Nedene göre ölüm:
Silah 3 (6.7) 13 (14.4)
Boğulma 3 (6.7) 1 (1.1)
Hayvan saldırısı 5 (11.1) 0
Savaşta ölüm 0 3 (3.3)
Motorlu araç kazası (uçak dahil) 1 (2.2) 8 (8.9)
Mistik nedenler 3 (6.7) 0
Pencereden atılma veya diğer 5 (11.1) 3 (33)
Bıçaklama/kazığa oturtma 2 (4.4) 2 (2.2)
Hastalık/tıbbi durumlar 2 (4.4) 8 (8.9)
İntihar 0 1 (1.1)
Diğer yaralanmalar 2 (4.4) 2 (2.2)
Diğer cinayetler 4 (8.9) 4 (4.4)
Ekranda ölüm sayısı 15 (33.3) 45 (50)

Sonuç

Çocuklar için masum olduğu düşünülen çizgi filmlerde sahnede ölüm veya cinayetin azımsanmayacak ölçüde olduğunu bu çalışmayla görüyoruz.

Ölüm insan hayatı için doğal bir süreç, ama bu riski azaltmak bizlerin elinde. Şiddet ise insan hayatı içinde olmaması gereken bir durum. Hayat, gazetelerin 3. sayfalarından ibaret değil. Bu tip şiddet, cinayet konularının özellikle çocuklara gösterilmesi, bu durumların normalizasyonu anlamına gelmektedir. Bu, kabul edilebilir bir şey değildir.

Hayatımızı yönlendiren insani duygu şiddet olmamalı, adalet olmalıdır. Görülüyor ki sinemalarda erişkin olarak bizler kendimizi koruyoruz, daha az şiddet/daha az ölüm görüyoruz. Çocukların çizgi filmlerinde de aynı şeyleri beklememiz gerekiyor.

Ian Colman, et al. “CARTOONS KILL: casualties in animated recreational theater in an objective observational new study of kids’ introduction to loss of life”. BMJ 2014;349:g7184

Çizgi Filmler ve Çocuklar için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Güneş Bol, Peki Neden D Vitaminimiz Yok?

raşitizimD vitamini son 5 yılda oldukça popüler olan bir konu. Öncesindeki popülaritesi çocuklardaydı. Raşitizm benim öğrenciliğimde bile halen görülürken, neyse ki son zamanlarda bu sıklıkla görülmüyor. Fotoğrafta gördüğünüz ise tipik raşitik bir çocuğun O şekline gelmiş bacakları.

Çocuklarda bu durum azaldı, ancak bizler de erişkinde D vitaminine daha fazla bakar olduk. Baktıkça da vahim durum gözler önüne geldi. Benim günlük pratiğimde 10 kişiye D vitamin bakıyorsam, 9’unda eksiklik görüyorum.

Ancak bir kısım hastam hem denize bol bol giriyor, hem defiziksel olarak aktif bir yaşam sürüyorlar, fakat yine de D vitaminleri düşük. İşte bu noktada genler devreye giriyor.

Bugün sizlere bahsedeceğim çalışma bu soruyu araştırıyor. Çalışma Danimarka’nın Kopenhag kentinde yapılmış. Bu arada Kopenhag güzel bir şehir ve insanlar inanılmaz bir şekilde bisikleti hayatlarına entegre etmiş durumdalar. Nyhavn, yani yeni liman kısmı hoş yerler.

Dönelim konumuza, bu çalışmada yaklaşık 95bin kişi ortanca 19 yıl takip edilmiş.

D vitamini düşük (20nmol/L) olanlarda herhangi bir nedene bağlı ölüm 1,19 kat arttığı gözlenmiş. Yine D vitamini eksik olanlarda kansere bağlı ölüm riski de 1,12 kat arttığı da bulunmuş.

Genetik olarak bazı kişilerin D vitamini düşük olanlarda kansere bağlı ölüm riski 1,43 kat artarken, kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm riski ile ilişki bulunmamıştır. Dolayısıyla kalp damar hastalığı ile D vitamin arasındaki ilişki genetik temellerden ziyade yaşam tarzından etkilenmektedir.

Konuya İlgi Duyanlar İçin Genetik Analiz

DHCR7 Geni

7-dehidrokolesterol redüktaz. Bu gen sterollerin B halkasındaki C(7-8) çift bağı çıkaran enzimi ve 7-dehidrokolestrolüün kolesterole çevirimini sağlar. Bu gendeki mutasyonlar Smith-Lemli-Opitz sendromunu (SLOS) yapar. Bu genin allerindeki değişikler (SNP) D vitamini kan konsantrasyonunu değiştirmektedir.

DHCR7 rs11234027
11.kromozomda bulunan intergenik SNP. Pozisyonu 71234107, A veya G olabilir

GG aleli ile karşılaştırıldığında
GA alelinde D Vitamini %4 daha düşük
AA alelinde D Vitamini %9 daha düşük

DHCR7 rs7944926

11.kromozomda bulunan NADSYN1geni. Pozisyonu 71165625, A veya G olabilir.

GG aleli ile karşılaştırıldığında
GA alelinde D Vitamini %4 daha düşük
AA alelinde D Vitamini %9 daha düşük

DHCR7 Alel Skoruna Göre

0 skor ile karşılaştırıldığında
1 skorunda D Vitamini %2 daha düşük
2 skorunda D Vitamini %5 daha düşük
3 skorunda D Vitamini %7 daha düşük
4 skorunda D Vitamini %9 daha düşük

CYP2R1 rs10741657
Vitamin D 25-hidroksilazı kodlayan gen.Kolekalsiferolün kalsidiole çevrilmesine yarar.

AA aleli ile karşılaştırıldığında
GA alelinde D Vitamini %2 daha düşük
GG alelinde D Vitamini %7 daha düşük

CYP2R1 rs12794714
AA aleli ile karşılaştırıldığında
GA alelinde D Vitamini %3 daha düşük
GG alelinde D Vitamini %8 daha düşük

CYP2R1Alel Skoruna Göre

0 skor ile karşılaştırıldığında
1 skorunda D Vitamini %1 daha düşük
2 skorunda D Vitamini %3 daha düşük
3 skorunda D Vitamini %5 daha düşük
4 skorunda D Vitamini %9 daha düşük

DHCR7 / CYP2R1Alel Skoruna Göre

0-1 skor ile karşılaştırıldığında
2 skorunda D Vitamini %4 daha düşük
3 skorunda D Vitamini %6 daha düşük
4-5 skorunda D Vitamini %9 daha düşük
6-8 skorunda D Vitamini %14 daha düşük

Bunların Klinik Anlamı Var Mı?
Eğer benim gibi zamanında 23andme.com’dan genetik analizinizi yaptırmış olsaydınız, o zaman genetik durumunuzun ne olduğunu anlayabilirdiniz.

Diyelim ki genetik eksikliğiniz var; crispr’i bekleyeceksiniz (https://burakuzel-md.com/2014/12/15/bir-word-belgesi-gibi-genlerimizi-duzeltmek-mumkun-mu/)

Image created by Michael L. Richardson, M.D. Sept 28th, 2004 de:Bild:Rachitis.jpg

Shoaib Afzal, et al. “Genetically low vitamin D concentrations and increased mortality: mendelian randomisation analysis in three large cohorts”. BMJ 2014;349:g6330

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/gene/1717

Güneş Bol, Peki Neden D Vitaminimiz Yok? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Cerrahlar Yapacakları Ameliyatın Süresini Doğru Tahmin Edebiliyorlar Mı?

Bana gelen sorulardan bir tanesi, bunca işi nasıl yapabiliyorsun oluyor. Zamana hükmeden, hayatına da hükmediyor. Bunun için de ajanda tutmak şart, çünkü laf uçuyor, yazı kalıyor.

Gelelim konumuza, illaki bir yakınınız ameliyata girmiştir. Ameliyat öncesi en çok merak edilen konulardan bir tanesi haliyle ameliyat süresi oluyor. Bunun nedeni, hasta yakını olarak eğer süre uzarsa bir şeylerin ters gittiğini gösterdiğini düşünüyoruz. Bu bir genel kanı, tabi ki doğruluk payı da var, ancak işin matematiği, bilinçaltımızın matematiğinden daha farklı.

Bir de işin ameliyathanenin kullanımı açısından da sıkıntıları var. Örneğin 1 saatlik operasyon 3 saat sürerse, sonraki ameliyatlar da sarkabiliyor veya ertelenebiliyor.

Hangi Hekim Zamanı Tutturabiliyor?

Çalışma 370,000 kişiye hizmet sunan tek bir merkezde yapılmış. Çalışmaya cerrahi konsültanlar, cerrahi sekreterler, anestezi konsültanlar ve anestezi sekreterleri olan 92 çalışan alınmış.

Katılımcılara işlemin ne kadar süreceğini tahmin etmeleri istenmiş ve bu veri vakanın gerçekte ne zaman bittiğiyle karşılaştırılmış.

Sonuçlar

Genel cerrahların tahmini ile gerçek süre arasında fark: –31 dakika
Plastik cerrahların tahmini ile gerçek süre arasında fark: -5 dakika
Ortopedik cerrahların tahmini ile gerçek süre arasında fark: +1 dakika
Anestezistlerin tahmini ile gerçek süre arasında fark: –35 dakika

Sonuç

Eğer bir genel cerraha veya anesteziste ameliyat ne kadar sürecek diye soracak olursanız, söyledikleri süreye en azından 30 dakika daha eklemeyi unutmayın

Ortopedistler ve plastik cerrahların tahmini operasyon süreleri ise tutarlı bir şekilde gerçeği yansıtmaktır.

Son Söz

Eğer bir genel cerraha veya anesteziste hediye alacaksanız, saat almayı düşünebilirsiniz.

Elizabeth Travis, et al.“Operating theatre time, where does it all go? A prospective observational study”. BMJ 2014;349:g7182

Cerrahlar Yapacakları Ameliyatın Süresini Doğru Tahmin Edebiliyorlar Mı? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Bir Word Belgesi Gibi Genlerimizi Düzeltmek Mümkün Mü?

Son yıllarda genetiği değiştirilmiş organizmalarla ilgili daha çok aleyhte yazıları medyada sık görüyoruz. Börtü böceğin genetiği değiştirilmesin diye feveran edilirken (bu arada ben de GDO’lu gıdalara karşıyım), son 3 yıldır bilim dünyası insanın genetiğini değiştirecek kolay bir yöntemi bulmasıyla çalkalanıyor. İnanılmaz bir değişim kapımızda ve bunu durdurmak bence artık mümkün değil.

Gen Mühendisliği benim Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin kazandığım 90’lı yılların başında oldukça popüler olmuştu, ancak genleri düzeltmenin o kadar da kolay olmadığı anlaşılınca o dönemki şaşalı günleri sönmüştü. Genler hakkında az çok bilgimiz olsa da gelin isterseniz size basitleştirilmiş bilgisayar diliyle gen nedir ondan bahsedeyim.

Gen her hücremizde bulunan bilgi. Bu bilgi bilgisayarlarımızda da var ve bunu transistörlerin açık veya kapalı olmasıyla saklayabiliyoruz. 1, açık demek,0 kapalı demek. Mesela “B” harfi yazmak istiyorsanız 100 0010, kodunu kullanabiliriz. Yani ilk transistör, buna da lamba diyelim, açık, sonraki 4 lamba kapalı, sonraki bir lamba açık, diğeri kapalı. Alıştığımız bir dil değil, ama en basit hali bu. Peki gende bu durum ne? Lamba açık veya kapalı yerine 4 tane harf kullanıyoruz; bunlara da baz çiftleri denmekte A-T, G-C. Yani birbirine yakın sistemlerden bahsediyoruz. Peki bir insanın tek bir hücresinde bunlardan kaç tane var? Yaklaşık 3milyar tane baz çiftimiz var.

Genlerimizi her hücremizde çoğunlukla aynı bilgiyi içeren bir işletim sistemi olarak da düşünebiliriz. Bu işletim sistemi yaklaşık 25.000 protein programını içermektedir. Bu proteinlerle hayatımızı devam ettirmekteyiz. Bu proteinleri bilgisayarın farklı programları olarak da düşünebiliriz; örneğin bir belgeyi yazdır komutu veya Excel gibi bir program gibi.

Bu 25.000 proteinin kodları ATCGAT gibi yazılmaktadır. Söz ettiğimiz 25.000 proteini kodlayan genler, genomumuzun ancak %1,5’uğunu oluşturmaktadır. Geri kalan %98,5 genetik bilgi her hangi bir protein üretmemektedir, bildiğimiz bir fonksiyonları yoktur, genetik çeşitliliğimizde etkili olduğu düşünülmektedir.

Programların yazılımında bazen farklı bir harf gelebilmektedir; buna single nükleotid polimorfizm denilmektedir. Bu durumda çoğunlukla son ürün etkilenmemektedir: örneğin “Burak” yerine “Buğak” yazsam, yine aynı anlaşılır. Bazen de kaymalar, silinmeler, araya harf eklenmeleri olmaktadır: “Rakbu”, “Buk”, Burddddak”. Bu durumda ürün değişebilmektedir. İşte tüm bunlar hastalıklara yatkınlığa, hastalıklara, kansere neden olabilmektedir.

Gelelim CRISPR-Cas9 sistemine

2 yıl önce İsveç’in Umeå Üniversitesinden Emmanuelle Charpentier ve Berkeley California Üniversitesinden Jennifer Doudna ortak çalışmalarıyla genlerin kolayca ve hızlıca düzenlenebilecek bir sistem geliştirmeleri ile bir çığır açılmış oldu.

CRISPR’in açılımı clustered regularly interspaced short palindromic repeats; bu sistem bakterilerin virüslere karşı kullandığı bir silah olması nedeniyle 1987’den beri biliyoruz. CRISPR’in son kısmı palindromik tekrarlar, yani tersinin tekrarını gösteriyor. Yani, BURAK-KARUB oluyor. Halbuki, genetik dışı kullanımda palindrom tersinden aynı okunan kelimelere denmektedir, örneğin KAYAK.
Cas ise, CRISPR associated genes, CRISPR ilişkili genler demek. Bu sistemin kolaylığı tek bir enzimle (Cas9) bütün işlemin bitmesi.

Konu o kadar heyecan verici ki, inanılmaz miktarda para bu konu için ayrılmış durumda. Örneğin Editas Sağlık bu işe 43 milyon dolar ayırmıştır (http://editasmedicine.com/about.php).

İşlem Nasıl?

Değişiklik yapılacak sıçan embryosu alınır, değiştirilecek gen için uygun CRISPR aleti (Cas9 ve klavuz RNA) embryo için mikroenjekte edilir. Sistem, değiştirilecek DNA bölgesini bulur ve değişikliği yapar. Embryo anne rahmine yerleştirilir, genetiği düzenlenmiş yavrunun doğması beklenir.

Bu sistem oldukça basit, ama her denendiğinde çalışmıyor, başarı şansı 1/20. Ama çalışmalar ilerledikçe bu şans daha da yükseleceği düşünülüyor.

Tıbbi Tedavide Rolü Nedir?

Mart 2014’de yayınlanan bir çalışmada CRISPR’den farklı bir (daha zor) sistemle 12 HIV hastasında klinik yanıt gözlenmiştir (http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1300662) .
Genetik bir çok hastalığın bu ytöntemle tedavi edilebileceği düşünülmektedir. Bunun yanında örneğin meme kanseri riskini oldukça arttıran BRCA mutasyonlarının da bu yöntemle düzeltilebileceği, Alzheimer riskini arttıran APOE geni de düzenlenebilecektir.

Son derece heyecanlı, ama bir o kadar da korkutucu bir çağa girdiğimiz kesindir.

http://www.nejm.org/doi/pdf/10.1056/NEJMcibr1403629

Scientific American , December 2014. s 26-30

Bir Word Belgesi Gibi Genlerimizi Düzeltmek Mümkün Mü? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Şeker Hastalarının Kalp Damarlarını Bilgisayarlı Tomografi ile Kontrol Edelim Mi?

Kalbi besleyen damarların tıkanması en sık ölüm sebebidir. Özellikle kalbi besleyen damarlar şeker hastası olanlarda daha da fazla etkilenmektedir. Bu damarlardaki durum nispeten basit bir işlem olan bilgisayarlı tomografiyle değerlendirilebilmektedir.

Peki, koroner arter hastalığının ciddi bir şekilde arttığını bildiğimiz diabet hastalarında, her hangi bir şikayeti yokken, sadece tarama amacıyla BT (Koroner BT Anjiografi) çekelim mi?

Çalışma en az 3 yıldan beri Tip 1 veya Tip 2 diabet hastalığı olan 900 hastada yapılmış. Bu hastaların 452’si BT ile kalbi besleyen (koroner arter) damarları taranmıştır. , geri kalan 458 hasta ise standart tedavi almıştır.

Ortalama 4 yıl takip sonrasında BT çekilen grupla, çekilmeyen grup arasında tüm nedenlere bağlı ölüm riski, ölümcül olmayan kalp krizi veya hastaneye yatış gerektiren kararsız angina (göğüs ağrısı) bir fark oluşmamıştır.

Sonuç

Eğer Tip 1 veya Tip 2 şeker hastasıysanız, kalbinizle ilgili bir şikayetiniz de yoksa tarama amacıyla BT çektirmeniz bir fayda sağlamamaktadır. Ayrıca bu incelemeyle 600 akciğer filmine eşit olan 12mSv radyasyon dozu alacağınızı da unutmamanızı öneririm.

 

Joseph B. Muhlestein, et al. “Effect of Screening for Coronary Artery Disease Using CT Angiography on Mortality and Cardiac Events in High-Risk Patients With Diabetes

The FACTOR-64 Randomized Clinical Trial”. JAMA. 2014;312(21):2234-2243. doi:10.1001/jama.2014.15825.

Şeker Hastalarının Kalp Damarlarını Bilgisayarlı Tomografi ile Kontrol Edelim Mi? için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Azo Boyaları

Yakın zamanda da ayakkabılarla ilgili haberleri duymuş olmalısınız (http://www.posta.com.tr/turkiye/GaleriHaber/Iste-o-zehirli-ayakkabilar.htm?ArticleID=255614) .

Bütün bunları görünce insan şansa yaşıyor dememek mümkün değil? Para kazanma hırsı o kadar yoğun ki, bu yolda her şeyi yapmayı bu insanlar mubah görüyorlar. Bu kadar yoğun hırs, bizler gibi sıradan insanları da paranoid hale sokuyor, neye güveneceğimizi bilemiyoruz. Bir İskandinav atasözü: “güvenebilecek bir el istiyorsan, kendi kolunun ucuna bak” der. Dolayısıyla gelin kendimize ve bilgiye güvenelim

Azo boyaları Nerede Kullanılır?

Yiyeceklerde

Kozmetikte

Halılarda

Giysilerde

Deride

Tekstilde kullanılmaktadır

Bu azo boyalarının küçük bir kısmı insan sağlığı için sakıncalı olan ve kanser yapabilen aromatik aminlere (benzidine, 3,3’-dimethoxybenzidine ve p-aminoazobenzene ) dönüşmektedir.

Azo boyalarının kanserojen etkisi uzun yıllardır bilinmektedir (http://cancerres.aacrjournals.org/content/5/4/227.full.pdf) ancak her yıl 700.000 ton üretim yapılmaktadır.

Aromatik Aminler Başka Nerede Var?

Yiyecekler (böcek ilacı kalıntıları)

Bazı ilaçlar (prilokain içeren)

Saç boyaları

Sigara

Dizel egzosu

Ülkemizde azo boyalarının kullanıma ait kısıtlamalar mevcuttur. İthal edilen bazı ürünlerde bu azo boyası tesbit edilmiştir (http://ithalat.ebirlik.org/Import/pages/duyuru.jsp) .

Azo boyalı Giyecekleri Giyersem Ne olur?

Azo boyaların karaciğerde ve barasklarımızda metabolize edilmesi ile ortaya çıkan aromatik aminler insan sağlığını tehdit etmektedir. Uzamış maruziyet kanser riskini arttırmaktadır.

Giysilerde kabul edilebilir maksimum azo boyası miktarı 30 mg/kg’dır (30ppm). Ülkemizde yapılan çalışmalarda Hindristan’dan gelen ipek kumaşta 8600 ppm azo boyar madde çıktığı tespit edilmiştir.

Yıkamakla Bu Zararlı Maddeler Gider Mi?

Her zaman değil. Dolayısıyla güvenli olmayan giysi aldığınızda yıkayıp, bütün zararlı maddelerin yok olacağını düşünmeyin.

Sonuç

Süper ucuz bulduğunuz giyeceklerde “ucuz etin yahnisi pek olur” atasözünü unutmayın. Her aldığınız eşya vb’nin üretim yerine, etiketine dikkat edin.

https://www.productsafety.gov.au/content/index.phtml/itemId/1006626?pageDefinitionItemId=970583

http://www.ipa.ruhr-uni-bochum.de/pdf/Seidel_Bochum_2009.pdf

http://saglik.bugun.com.tr/46-markada-kanserli-boya-alarmi-haberi/75897

Azo Boyaları için yorumlar kapalı

Filed under Kanser

Televizyon Seyretmek ve Diğer Sedanter Davranışların Nimetleri

Sedanter davranışlar arasında TV seyretmek, video oyunlarını oynamak, bilgisayarda vakit geçirmek, akıllı telefonlarla vakit geçirmek, araba kullanmak ve kitap, dergi okumak gelir.

Sedanter davranışlar sadece fiziksel aktivitenin az olması ile ilgili değildir; enerji harcamanın da az olması bu davranışlar için de olması gerekir. Bu durum fiziksel olarak inaktiflikten farklı bir durumudur.

Oturarak yapılan bazı işler sedanter davranışlar değildir. Örneğin:

  • Uyumak
  • Egzersiz aletlerini kullanmak
  • Tekerlekli sandalyede kendini itmek
  • Sandalyede yapılan egzersizler

Teknoloji ilerledikçe ne yazık ki daha çok oturur durumda enerji harcamadan vakit geçirdiğimiz de bir gerçek. Ancak sedanter yaşama da mahkûm değiliz, oturduğumuz yerde de çeşitli egzersizler yapabiliriz. Dışarıda otomobilsiz hayatın da oldukça egzersiz yaptırdığını ben şahsen akşamları metrobüse binmeye çalışırken kendimde görüyorum.

Sedanter yaşamın kansere zemin hazırladığını biliyor muydunuz?

Yapılan 43 gözlemsel çalışmada 68936 kanser vakası incelendiğinde

TV seyretmek   kalın barsak kanseri riskini 1,54 kat

rahim kanseri riskini 1,66 kat arttırmaktadır.

Akciğer kanseri tüm sedanter davranışlardan etkilenmekte ve 1,21 kat artmaktadır.

Bazı tür kanserlerle sedanter yaşamın ilişkisinin olmadığı da tespit edilmiştir; bunlar arasında meme, rektum, yumurtalık, prostat, mide, özefagus, testis, böbrek ve non-Hodgkin lenfoma gelmektedir. .

Sonuç

Harekette bereket vardır.

Daniela Schmid, Michael F. Leitzmanni. “Television Viewing and Time Spent Sedentary in Relation to Cancer Risk: A Meta-Analysis” JNCI J Natl Cancer Inst (2014) 106(7): dju098 doi:10.1093/jnci/dju098

Televizyon Seyretmek ve Diğer Sedanter Davranışların Nimetleri için yorumlar kapalı

Filed under Kanser

Mers-Cov ve Ebola Hakkında Gazeteci Burçin İvren’in Merak Ettikleri

  • Olası Ebola salgını ve Mers-CoV alarmı, medyada çeşitli şekillerde incelendi. Ebola virüsü şüphesi nedeniyle karantinaya alınan insanlar ve hastaneler oldu. Mers-CoV nedeni ile ise kanıtlanmış toplam bir vaka gerçekleşti. Mers-CoV ve Ebolaya karşı; devletin ilgili kurumları ne tür önlemler alıyor-almalıdır?

Ebola virüsü enfeksiyonu Afrika’da hızla ilerliyor; bu aslında bu bölgelerin gelişmemiş olmasından kaynaklandığı kadar, o bölgelerdeki idari yapının zayıflığından da kaynaklanıyor. Bunun üzerine bir de doğanın insan tarafından tahribi nedeniyle yaban hayvanlarıyla, insanların daha yakın olmasını, yine global ısınma nedeniyle kurak havaları da katarsanız önümüzdeki yüzyılda benzer salgınları ve doğa olaylarını daha sık göreceğimiz de aşikar.

Bu tip salgın vakalarında, en önemli şey bu sürece hazırlıklı olmak ve indeks vakayı hızlı tespit edip izolasyonunu sağlamak. Eğer Afrika’da olduğu gibi ipin ucu elden kaçarsa domino gibi bütün taşlar da yıkılır. Bu salgının nasıl başladığından bahsedeyim:

Ebola virüs enfeksiyonu doğada meyve yarasalarında ve primatlarda bulunmaktadır. Bunlarla temas eden insanlara bulaşmakta ve insandan insana da geçmektedir.

Gine’de ilk ölen vakanın şikâyetleri (ateş, kusma, siyah renkli ishal) 2 Aralık 2013’de başlamış ve hasta 6 Aralık’ta kaybedilmiştir. Bu ilk vakanın kız kardeşinde 25 Aralık 2013’de aynı şikâyetler başlamış, 29 Aralık 2013’de kaybedilmiştir. Bu vakanın annesi, ananesi, hemşire, köyün ebesi, köyün ebesine bakan akrabası da benzer zamanlarda kaybedilmiştir.

İlk vakanın ananesinin cenazesine katılan kız kardeşi ve başka bir katılan da bir süre sonra hastalık gelişmiş ve bu vakalar da kaybedilmiştir.

Son veriler göre Afrika’da vaka sayısı 10.000’e ulaşmıştır. Hastalığa yakalananlarda ölüm riski %90’lara ulaşsa da bu kayıpların çoğu, o bölgedeki tıbbi yetersizliklerden kaynaklanmaktadır.

Mers-CoV enfeksiyonu ise insandan insana bulaşabilmekte, ancak bu bulaşma yakın temasla olmaktadır. Doğadaki rezervinin develer olduğu düşünülmektedir. Hastalığın öldürücülüğün %30 olduğu bildirilmektedir.

Devletin bu konuda kriz eylem planı vardır ve çeşitli hastaneler bu hastalığın tedavisi için yetkilendirilmiştir. Önemli olan ilk vakanın hızlıca tespiti ve izolasyonudur.

  • Virüs şüphesi ile hastanelere yatırılan insanlara karşı, sağlık çalışanları da risk altında mıdır? Sağlık çalışanları nelere dikkat etmelidir?

Hem Ebola virüs enfeksiyonunda, hem de Mers-CoV’da en büyük risk altında olanlar sağlık çalışanlarıdır. Vaka tespit edildiğinde gerekli önlemlerin alınmış olması gereklidir, Ebola bio-zarar seviye 3 işlem gerektiren bir virüsdür. Koruyucu ekipmanların tam olması gereklidir.

  • Mers-CoV ve Ebola virüsleri nedir? İki virüs için de insanlara bulaşma yolları nelerdir? Mers-CoV ve Ebola virüslerinin belirtileri nelerdir? İki virüs için de tedavisinin olup olmaması, tedaviye olumlu yanıt verme şansları ve salgın oluşturma potansiyelleri nelerdir?

Ebola virüs hastalığı, hasta olanların %30 ile %90’nın kaybına neden olan ciddi bir hastalıktır. Bu hastalığa neden olan 5 tür virüs bulunmaktadır: Zaire, Sudan, Tai Ormanı, Bundibugyo ve Reston. Şu anda spesifik bir tedavisi bulunmamakla birlikte birkaç deneysel ilaç üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Kısa bir gelecekte de korumaya yönelik aşı geliştirileceğini de düşünmekteyiz.

Mers-CoV kısaltmasının açılımı Ortadoğu Solunum Sendromu Corona Virüsdür. Bu hastalık 2012’de tanımlanmıştır ve Arap Yarımadasında gözlenmektedir. Öksürük, ateşle başlayıp, nefes darlığı ile devam etmektedir. Bu hastalık vakaların %30’unun kaybına neden olabilmektedir. Bu hastalığında Ebola gibi spesifik bir tedavisi yoktur. Tedavi destekleyici olmaktadır.

Her iki hastalığında tedavisi olmadığı için, insanlara bulaşmasının önlenmesi gereklidir. Mers-CoV için özellikle develerin kaynak olduğu düşünülmektedir. Bu hayvanlarla temas edilmemesi son derece önemlidir, bu hayvanlardan elde edilen çiğ veya az pişmiş ürünlerin tüketilmemesi önemlidir.

Eğer bu bölgelerden (Ebola için Afrika, Mers-Cov için Arap yarımadası) geliyorsanız ve 14 gün içinde ateşiniz çıktıysa vakit geçirmeden yakınınızdaki bir sağlık kuruluşuna başvurmanızı önemle öneriyoruz.

  • İki virüs için de dünyanın hangi bölgeleri riskli? Hacılara neler söylemek istersiniz?

Ebola virüs için riskli bölgeler:

Guinea, Liberia, Sierra Leone, Lagos, Nijeria

Mers-Cov için riskli bölgeler:

Bahreyn, Irak, İran, İsrail, Gazze,  Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Oman,  Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen.

Hacılarımıza, hastalıklı insanlardan ve hayvanlardan uzak durmalarını öneriyorum. El hijyenine özellikle önem vermelerini, yanlarında el dezenfektanlarının bulunmasını öneriyorum. Özellikle çiğ veya az pişmiş ürünlerden uzak durmalarını salık veriyorum.

  • Doğruluğu kanıtlanmış bir vaka sonrası, bunu salgına çevirmemek için neler yapılabilir?

İzolasyon son derece önemli. Böyle bir vaka, hem kendi sağlığı, hem de başka insanların sağlığı için şikâyetleri başlar başlamaz sağlık kuruluşuna gitmesi gerekiyor. Ayrıca Sağlık Bakanlığının hizmet içi eğitimlerle, sağlık personelini alışık olmadıkları bu durumlara karşı hazırlığını yapmalıdır. Kriz durumlarında acil eylem planları yapılmalı ve tatbikat yapılarak tecrübe arttırılmalıdır. Bu eğitimler, tatbikatlar Sağlık Bakanlığınca hali hazırda yapılmaktadır.

  • Vücudun genel direnci, bu tarz virüslere karşı kalkan sağlayabilir mi?

Tam tersi söz konusu, kronik hastalıkları olanlarda (böbrek yetersizliği, kalp yetersizliği) her türlü enfeksiyon hastalığının bulaşması daha kolay olmaktadır. Bu gruptaki insanların kendilerine daha iyi bakmaları gereklidir.

Mers-Cov ve Ebola Hakkında Gazeteci Burçin İvren’in Merak Ettikleri için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Betatrophin , Tip 2 Şeker Hastalığının Gelişiminde Yeni Halka

Hap Bilgi

Tip 2 Şeker hastalığının genellikle nedeni enerji dengesindeki bozukluk. Yapılan çalışmalar genlerin de etkili olduğunu gösterse de, İngilizce ses benzeşmesi olan “Nature? Nurture?” yani “doğa mı?”, “yetiştirilmek, beslenmek mi?” sorusunun cevabının daha çok beslenmek olduğunu biliyoruz.

Peki, insülin direnci nedir?

……….

Hayır, o değil. İnsülin direnci, kilo vermeye direnç değildir.

Gel anlatayım:

Bir şekilde ihtiyacının üzerinde kalori tüketmeye başladın; artık spora da pek vakit bulamıyorsun. Hafiften göbek çıkmaya başladı. Ama olsun, ne de olsa işin yoğun, ancak yetişebiliyorsun. Yemezsen de kafan duruyor, işini yapamaz hale geliyorsun. Bir de yemezsen ne olacak, ölümlü dünya değil mi? Bu kadar güzel lezzet varken varsın biraz kaçsın ne olur?

İşte bu noktada vücudundaki hücreler de diyor ki: yahu adama bak, bizi şeker boğdu. Biz bu kadar şekeri içeri alsak reçel oluruz ve ölürüz. Biz, bu şekerin girişini engelleyelim- kapılarımızı azaltalım ( #direnhücre #insülinediren).

Bu şekilde hücreler kendini korumaya alıyor, ancak pankreas da yaptığı kan şekeri ölçümlerini yüksek buluyor ve otomatik olarak da insülin miktarını arttırıyor. Ama, pankreasdaki insülin yapan beta hücreler, sayıları kadar insülin üretebiliyor; daha fazla üretim için kapasitesini arttırması gerekiyor, yani teşvik alıp (betatrophin) daha fazla makine (beta hücresi) alınıyor ve insülin artıyor ( #çok#insülin).

Yani hücreler direniyor, pankreas üretimi arttırıyor, insülin miktarı patlıyor. Olay şirazesinden çıkıyor. Olayın çözümü sence ne olmalı?

Yarın sözlü sınav yapacağım; bu konulardan gelecek sorular, yoksa TEOG’da çuvallarsın. Bak, demedi deme… :))

Detaylı Bilgi

Betatrofin, 2013’de keşfedilmiş bir molekül. Harvard Kök Hücre Enstitüsünden çalışmacılar bir insülin reseptör antagonisti olan S961 peptidi ile çalışmışlar. Fare deneyinde S961’in en yüksek dozlarında, beta hücre replikasyonunda 12 kat artış tesbit etmişler.

S961 uygulandığında, mikroarray analizi tek bir genin upregüle olduğu gözlenmiş; karaciğerde 4 kat, beyaz yağda 3 kat artan bu gene betatrofin adını vermişler.

Betatrofin uygulan farelerde ise pankreasdaki beta hücre alanın 3 kat genişlediğini gözlemlemişler.

Bu arada çalışma dizaynının ve yazının anlaşılabilirliğinin de mükemmel olduğunu belirtmek isterim; yazının tamamını free-fulltext olarak okuyabilirsiniz  (http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0092867413004492)

Klinik Translasyon

Çin’de yapılan bir çalışmada, yeni tanı konulan tip 2 diyabet hastalarının serum betatrofin düzeyi 613 pg/mL iken, sağlıklı kontrollerde 296 bulunmuş (p<0.01)

Serum betatrofin ile pozitif korelasyonu olan parametreler ise: yaş, OGTT 2. saat, postprandial serum insülin. Negatif korelasyon ise tahmin edilebileceği HOMA-IR ve matsuda indeksi ile olmuştur.

Kaynaklar:

  1. Peng Yi, Ji-Sun Park, Douglas A. Melton. “Betatrophin: A Hormone that Controls Pancreatic β Cell Proliferation”. Cell, Volume 153, Issue 4, 9 May 2013, Pages 747–758
  2. Hao Hu, et al. “Increased Circulating Levels of Betatrophin in Newly Diagnosed Type 2 Diabetic Patients”. Diabetes Care October 2014 vol. 37 no. 10 2718-2722

Betatrophin , Tip 2 Şeker Hastalığının Gelişiminde Yeni Halka için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Ebola Virüs Hastalığı

Hap Bilgi

Ebola virüs hastalığı ülkemizde tesbit edilmemiştir. Bu nedenle bu hastalığı kafanıza takmanıza gerek yoktur.
Eğer son 3 hafta içinde Guinea, Liberia, Sierra Leone, Lagos, Nijeria gibi Afrika ülkelerine gittiyseniz ( veya Ebola Virüs Hastalığı olan hastayla temas ettiyseniz, veya yukarda bahsedilen ülkelerde yarasalarla, kemirgenlerle ve primatlarla doğrudan temas ettiyseniz)
VE AYNI ZAMANDA
Ateşiniz 38,6 derecenizin üzerinde ve başağrısı, kas ağrısı, kusma, ishal, karın ağrısı ve açıklanamayan kanamanız varsa
Yakınınızdaki bir sağlık kuruluşuna başvurmanızı öneririm.

Detaylı Bilgi- Sağlık Çalışanları İçin
Ebola virüs hastalığı, hasta olanların %30 ile %90’nın kaybına neden olan ciddi bir hastalıktır. Bu hastalığa neden olan 5 tür virüs bulunmaktadır: Zaire, Sudan, Tai Ormanı, Bundibugyo ve Reston.

Bu türlerden en tehlikelisi ve şu anda Gine (Guinea) bölgesinde salgın yapan Zaire ebolavirüsüdür (EBOV). Bu salgının ilk ölüm vakası Aralık 2013’de tesbit edilmiştir.

Daha çok Orta Afrika’da olan bu hastalığın neden 3000km ötede, Batı Afrika’da baş gösterdiği bilinmemektedir. Ancak bu ülkelerde giderek kötüleşen alt yapının, yozlaşan hükümetin, artan fakirliğin ve yıkılan orman alanlarının bu salgını körüklediği düşünülmektedir.

Ayrıca ekonomik çıkarlar amacıyla yıkılan orman alanları nedeniyle bölgenin oldukça kuru bir mevsim geçirdiği de dikkati çekmektedir.

Bu durum ülkemizde de benzer bir durum yaşatmaktadır, özellikle İstanbul’da Kuzey Ormanlarının yıkımı, gelecek de bizlerin de benzer sıkıntılarla karşılaşabileceğimize işaret etmektedir.

Ebola virüs enfeksiyonu doğada meyve yarasalarında ve primatlarda bulunmaktadır. Bunlarla temas eden insanlara bulaşmakta ve insandan insana da geçmektedir.

Gine’de ilk ölen vakanın şikayetleri (ateş, kusma, siyah renkli ishal) 2 Aralık 2013’de başlamış ve hasta 6 Aralık’ta kaybedilmiştir. Bu ilk vakanın kızkardeşinde 25 Aralık 2013’de aynı şikayetler başlamış, 29 Aralık 2013’de kaybedilmiştir. Bu vakanın annesi, ananesi, hemşire, köyün ebesi, köyün ebesine bakan akrabası da benzer zamanlarda kaybedilmiştir.

İlk vakanın ananesinin cenazesine katılan kızkardeşi ve başka bir katılan da bir süre sonra hastalık gelişmiş ve bu vakalar da kaybedilmiştir. Mart 2014’e kadar bu bölgelerde 1323 hasta tesbit edilmiş ve bu hastalığa bağlı 729 ölüm gözlenmiştir.

Bu zamana kadar olan ebola virüs hastalığı salgıları ise aşağıdaki gibidir:
Yıl Ülke Ebolavirus Vaka Ölüm Vaka ölücüllüğü
2012 Democratic Republic of Congo Bundibugyo 57 29 51%
2012 Uganda Sudan 7 4 57%
2012 Uganda Sudan 24 17 71%
2011 Uganda Sudan 1 1 100%
2008 Democratic Republic of Congo Zaire 32 14 44%
2007 Uganda Bundibugyo 149 37 25%
2007 Democratic Republic of Congo Zaire 264 187 71%
2005 Congo Zaire 12 10 83%
2004 Sudan Sudan 17 7 41%
2003 (Nov-Dec) Congo Zaire 35 29 83%
2003 (Jan-Apr) Congo Zaire 143 128 90%
2001-2002 Congo Zaire 59 44 75%
2001-2002 Gabon Zaire 65 53 82%
2000 Uganda Sudan 425 224 53%
1996 South Africa (ex-Gabon) Zaire 1 1 100%
1996 (Jul-Dec) Gabon Zaire 60 45 75%
1996 (Jan-Apr) Gabon Zaire 31 21 68%
1995 Democratic Republic of Congo Zaire 315 254 81%
1994 Cote d’Ivoire Taï Forest 1 0 0%
1994 Gabon Zaire 52 31 60%
1979 Sudan Sudan 34 22 65%
1977 Democratic Republic of Congo Zaire 1 1 100%
1976 Sudan Sudan 284 151 53%
1976 Democratic Republic of Congo Zaire 318 280 88%

Görüldüğü gibi Gine’de ortaya çıkan son salgın diğerlerinden sayıca biraz daha fazladır. Ancak bu durumun globalleşmesinin ne ölçüde olacaktır, buna karşı önlemler alınmaktadır.

Son salgında hastalık genel olarak non-spesifik yüksek ateş , ciddi sulu ishal ve kusmayla gitmektedir. Kanamalar bu salgında daha az sıklıkla gözlenmiştir.

Hastalar çoklu organ yetersizliği ve DIC ile kaybedilmektedir.

Tedavi

Hastalığın hali hazırda spesifik bir tedavisi bulunmamaktadır. Destekleyici tedavi uygulanmaktadır. Ancak özellikle sağlık çalışanlarına bulaşabileceği de akılda tutulmaıdır.

Bio-güvenlik seviye 4 önlemleri alınmalıdır.

Deneysel bazı ilaçlar uygulanmaktadır, ancak klinik deneyim bulunmamaktadır.

Aşılama

Ebolavirüs hastalığı için aşı geliştirilmektedir

http://www.plosntds.org/article/fetchObject.action?uri=info%3Adoi%2F10.1371%2Fjournal.pntd.0003056&representation=PDF
http://www.who.int/mediacentre/news/releases/2014/ebola-outbreak-response-plan/en/
http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1404505
http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs103/en/

IMG_6422.JPG

Ebola Virüs Hastalığı için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Bölüm 2: Şeker Mi Depresyon Yapar, Depresyon mu Şeker?

Nerede kalmıştık? Mavi hap, kırmızı hap geriliminin içindeyken bir karar vermemiz gerekti. Aslında bu muamma gerçekten de beynimizin içine ne kadar hapis olduğumuzu gösteren bir soru. En somut şekliyle ifade edersem, objektif olarak her iki gözümüzün gördüğü ışık yansımalarını facebook’a koysak kimse beğenmezdi, hâlbuki beynimiz her iki gözden gelen sinyalleri geniş açılı ve net bir görüntü elde etmek için işlemden geçirir ve mükemmel bir şekilde bize sunar. Yani normal şartlarda kırmızı hapı düzenli olarak beynimiz bize yutturuyor: belki de kendi içinden şunu diyordur:” Al bakayım çocuğum, fazla kafaya bir şeyi takma, sen süper normalsin, beni de fazla yorma”

Evet, sevgili dostlar, kırmızı hapı tercih edenler için bu yazının sonuna geldik: “Bol bol yemek yiyin, hareket etmeyin, kilonuz olabilir, ama sizden kilolular var, şekeriniz olabilir, ama yine de sizden fazla şekeri olan, komaya girenler. Siz aşırı normalsiniz.”

Mavi hapı yutup acı gerçekleri duymak isteyenler için ise yazımın bilimsel kanıtını sunuyorum.

Depresyonda olan hastalarda tip2 diyabet gelişiminin arttığını ilk bölümde söz etmişti. Fakat şekeri olan insanlarda da depresyon olma ihtimali, şekeri olmayanlara göre 2 kat fazla. Şeker hastalığının, kalp damar hastalığının ve depresyonun kanda iltihabi durumu arttırdığını biliyoruz. Ancak hem şekeri olan hem de depresyonu olanlarda etkileşim nasıl olur? İşte bu soru 1710 kişide araştırıldığında depresif semptomların artışı ile kandaki iltihabi belirteçlerin de arttığı bulunmuştur.

Başka bir çalışmada ise, 58.547 kişi değerlendirilmiş ve başlangıçta obez olanlarda depresyon gelişme riski daha yüksek bulunmuştur.

Bu birbirini besleyen depresyon-obezite çarkını bozmanın tek yolu ise diyet ve egzersizden geçmektedir ve bunun sürekliliği önem arz etmektedir.

Mavi veya kırmızı veya ikisi birden? Seçim yapmamak da mavi yutmak demek, unutma…

Jean-Pierre S. Laake, et al. “The Association Between Depressive Symptoms and Systemic Inflammation in People With Type 2 Diabetes: Findings From the South London Diabetes Study”. Diabetes Care August 2014 vol. 37 no. 8 2186-2192.

Floriana S. Luppino, MD; Leonore M. de Wit, MS; Paul F. Bouvy, MD, PhD; Theo Stijnen, PhD; Pim Cuijpers, PhD; Brenda W. J. H. Penninx, PhD; Frans G. Zitman, MD, PhD. “Overweight, Obesity, and Depression A Systematic Review and Meta-analysis of Longitudinal Studies” Arch Gen Psychiatry. 2010;67(3):220-229.

Bölüm 2: Şeker Mi Depresyon Yapar, Depresyon mu Şeker? için yorumlar kapalı

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Şeker Mi Depresyon Yapar, Depresyon mu Şeker? Bölüm 1

Evet, sevgili dostlar, biliyorsunuz şeker hastalığı bir enerji hastalığı. Şeker derken tip 2 şeker hastalığından bahsettiğimi de tekrar belirtmek isterim. Fazla enerji alıp, az enerji tüketirsek kademeli olarak da şeker hastalığına yaklaşmış oluyoruz. Peki, bu konunun depresyonla ne alakası var diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Nasıl yani sormadınız mı? Olsun yine de ben bu konuyu size anlatayım :)

Önce beynimizdeki ödül yolundan bahsetmem gerek: bu yol bizi hayatta tutan bir mekanizma, bu yol çalışmasa acımızdan ölürüz. Hiçbir işe dalıp yemek yemeyi unuttuğunuz oldu mu? İşte bu noktada ödül yolu devreye gire, bu yolu fırıncılar da sıklıkla kullanır. Mesela bir ramazan gibi fırına girdiğinzi zaman sıcak pidenizin kokusu sizi bir anda iftar sofrasının sıcak havasına sokar, keyifli anlarınızı, anacığınızın yaptığı yemekleri, aile sevgisini anımsatır. Bu duygular için 1 tane pide almak için geldiğiniz fırından 5 tane ile geri dönersiniz.

Bazen de bir alışveriş merkezine girdiğinizde, hiç aç değilken ve hiç de aklınızda yokken tarçınlı kurabiyenin enfes kokusu sizin ayaklarınızı altına uçan halı sererek dükkânın içine sokar (pastaneler, özellikle bu kokuyu yaymak için fırınlarının önüne vantilatör koyarlar).

Bu uçan halı ödül yoludur. Yemek yemeniz gerektiğini size hatırlatır ve bunu geçmiş anılarla da destekler. Yemek yediğiniz zaman da haz şoku verir. Bunu yapmasının nedeni bu davranışı tekrar etmenizi sağlamaktır, yoksa av peşinde koşmayız, tembel tembel oturup zayıflayarak ölürüz.

Ancak zaman değişti, artık yiyecek içecek bir tık ötemizde; ama mutluluk fersah fersah ötemizde. Mutluluğu yakalamak için yemek yediğimizde ödül yolu bize yine haz şoku verecektir. Bu yolu tekrar dürttüğümüzde, sistem kendini korumaya almak için daha az haz şoku verecektir. İşte bu nokta kırılma noktasıdır, ya aynı hazzı elde etmek için doz artışı yapacaksınız, ya da sağlıklı hayat geri döneceksiniz.

Matrix filminin kırmızı ve mavi hapı karşınızda, neydi replik hatırlayalım:

Morfeus : Ne olduğunu öğrenmek ister misin? Matrix her yerdedir. Etrafımızda.  Şu anda bile, bu odada.  Pencereden dışarı baktığında görürsün ya da televizyonu açtığında, işe gittiğinde hissedersin ya da kiliseye. Vergi öderken.  Gerçeği görmemen için dünya, bir perde gibi önüne çekilmiş sanki.

Neo : Ne gerçeği?

Morfeus : Bir köle olduğun gerçeği Neo.

Sen de herkes gibi bir köle olarak doğdun.

Dokunamadığın tadamadığın ya da koklayamadığın bir hapishanedesin.

Beyninin içi bir hapishane. Ne yazık ki, Matrix’in ne olduğu kimseye anlatılamaz.

Bunu kendin görmek zorundasın.

Bu senin son şansın.

Bundan sonra, bir geri dönüş olmayacak.

Mavi hapı alırsan,

Bu hikaye sona erer, yatağında uyanırsın ve istediğin her neyse ona inanırsın.

Kırmızı hapı alırsan harikalar diyarında kalırsın.

Ben de sana tavşan deliğinin gittiği yerleri gösteririm.

Unutma…

Sana vaat ettiğim tek şey gerçek. Fazlası değil…

Siz hangi hapı seçerdiniz? Neyse bugünlük bu kadar lakırdı yeter, bir sonraki yazıda devam edeceğim. Bir TV sunucu olarak : “Bizi izlemeye devam edin. Az sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz”

Sevgiler,

Şeker Mi Depresyon Yapar, Depresyon mu Şeker? Bölüm 1 için yorumlar kapalı

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Sıcaklar, Su ve Kuraklık

Kuraklık günden güne kendini hissettiriyor sevgili dostlar. Barajlarımızın durumu gerçekten iç acıtıcı. Sanki yarın sonuçlarını yaşamayacağımızı düşünerek ormanları kesip, yerine betondan bitkiler dikiyoruz. İkinci köprü açıldığında orman kenarında giderken, yıllar içinde ağaçlar betonla yer değiştirdi. Şimdi dur desek bile tamamen düzeltmenin mümkün olmadığı bir yolda ilerliyoruz. Umarım kadim ormanlara küresel olarak saygı gösteririz.

Çevremizdeki gezegenlere baktığımızda, saman yolumuzu incelediğimizde yaşamın güzel mavi gezegenimiz dışında olmadığını görüyoruz, yaşamın kaynağı ise 2 hidrojen ve bir oksijen molekülünden oluşan su.  Başka gezegenlerde su var mı diye araştırıldığında, suyu olup aşırı sıcaktan tüketen gezegenlerin de varlığını biliyoruz. Biz de acaba o gezegenlerden birisi mi olacağız, bunu zaman ve yaptıklarımız gösterecek.

Normal Su Dengesi Nasıl Sağlanır?

Vücudumuzdaki suyun dengesi son derece önemli olduğu için, temel olarak 3 farklı mekanizma ile denetlenir ve yönetilir:

1. Vazopresin: Beyinden salgılanan bu hormon, böbreklere en az su ile en fazla katı atığın atılması (idrarı yoğunlaştır-konsantre et) emri verir.

2. Böbrek: Vücudumuzda iki böbrek mevcuttur. Normalde günlük idrar çıkışımız 1-2 litre arasındadır. Ancak böbreğin kapasitesi 0.5 litre ile 25 litre arasında değişmektedir.

3. Susama hissi: Vücudumuzda su miktarı azaldığında susarız. Bu susamanın karşılığında sıvı içeriz, buna primer içme denilmektdir. Sekonder (ikincil) içme ise sosyal olarak tükettiğimiz sıvılardır; örneğin misafirliğe gittiğimizde çay içmemiz gibi.

Yaşlanmanın Su Üzerine Etkisi

Türkiye’de 60 yaşının üzerindeki insan sayısı yaklaşık 7,5milyondur. Bu sayı önümüzdeki yıllarda artacaktır.

Artan yaşla birlikte vücudun fonksiyonlarında ister istemez bir değişim olacaktır. Önemli olan bu değişimin farkına varıp, buna göre de önlem almaktır.

1. 30’lu yaşlarda vücudun toplam suyu %60 civarındayken, 70’li yaşlarda %50’ye azalmaktadır. Yani, vücuttaki toplam su azalmakta ve ufak değişimlerde su miktarı kritik bir şekilde azalmaktadır

2. Susama hissi yaşla birlikte zayıflar. Yani, su kaybettiğimiz zaman susma hissinin azalması nedeniyle, kaybedilen su yerine konulamamaktadır.

3. Böbreklerin konsantrasyon gücü azalmaktadır

Ne Kadar Sıvı Tüketmeliyiz?

Günlük almamız gereken su miktarı şartlara göre değişkenlik göstermektedir. Ülkemizde olduğu gibi, sıcak havalarda su kaybı daha fazla olacağından, bu dönemlerde su tüketimizi arttırmamız gereklidir. Sıvı ihtiyacı, su ve meyvelerden alınmalıdır, kahve ve alkolün idrar söktürücü özelliği nedeniyle tercih edilmemelidir. Alınması gereken sıvıların %80’i içeceklerle, %20’si yiyeceklerle alınmaktadır. Normal şartlarda günlük alınması gereken sıvı miktarı kilogram başına 30mL olmalıdır (70kg bir insanda 70kgx30mL=2100mL gibi; bu miktarın yaklaşık 1700mL’si sıvılarla, 400mL’si yiyeceklerle alınmaktadır).

Nelere Dikkat Etmemiz Gerekli?

Aşağıdaki durumlar olduğunda, günlük kilomuzu tartmamız, sıvı miktarını arttırmamız veya hekimimize başvurmamız gerekir:

1. Hava sıcaklığının arttığı durumlarda

2. Ateşli bir hastalık geçirirken

3. Aşırı terleme varlığında

4. İshal varlığında

5. Havayolu ile seyahat edildiğinde (3 saatlik uçuşta yaklaşık 1.5litre su kaybı olmaktadır)

6. Egzersiz yapıldığında

 

Su gibi aziz olun.

Sıcaklar, Su ve Kuraklık için yorumlar kapalı

Filed under Genel

D Vitamini: Uzun Yaşamın Sırrı

D vitamini eksikliğini check-up için gelen hastalarımda o kadar sık görüyorum ki, neredeyse hiç kimsenin kanındaki D vitaminine bakmadan bile D vitamini takviyesi yapabilirim. Ancak D Vitamini yağda erir vitamin olduğu için fazlasının da vücutta birikerek zarar verdiğini de unutmamak gerekir. Yani eczaneye gidip de yağlı tarafından bir D vitamini kürü alayım dememenizi öneririm.

D vitaminini, cildimizin güneşten gelen B tipi ultraviolet ışınıyla temasıyla yapabilmekteyiz.  Ülkemizde de bol güneş olduğuna göre neden D vitamini çoğu sağlıklı insanda düşük? Bu sorunun cevabına geçmeden D vitamin ne işe yaradığından bahsedelim.

D vitamini kalsiyum metabolizmasında önemli bir hormondur. D vitamini barsaklardan kalsiyum emilimini arttırırken, böbreklerden de kalsiyumun geri emilmesini arttırmaktadır. Ancak D vitamini reseptörü vücudumuzun çoğu hücresinde de bulunmaktadır. Yani bu vitaminin etkisi kalsiyum metabolizmasına sınırlı değildir.

D vitamini eksik olan bireylerde şeker hastalığı  (tip 2), kalp damar hastalığı, Parkinson hastalığında artma ve bilişsel fonksiyonlarda azalma gözlenmektedir. D vitamin aynı zamanda doğal bağışıklığımızda da önemlidir.

En son yapılan bir çalışmada D vitamini düşük olanlarda ölüm riskinin 1,7 kat artmış olduğu gözlenmiştir. Yani uzun yaşamak ve yaşadıklarımızı da unutmamak istiyorsak D Vitamini deyip geçmemiz gerekiyor.

Evet, sevgili dostlar, eczaneden alacağınız tanesi 1,5 TL olan D vitamini ile uzun yaşamı kazandığınızı zannetmeyin. İnsanın kandırmak kolay, ancak doğayı kandırmak pek mümkün değil. Bu konuda yapılan araştırmalarda, D vitamin eksikliği olan bireylere D vitamini takviyesi yapıp, kan değerlerini yükseltince yukarda bahsettiğim riskler azalmamaktadır. Ama ben doğal D vitamini alıyorum, hem de en pahallısından derseniz, o zaman cevabım doğalının güneş olduğudur.

Güzel yıldızımız güneşimiz olmadan dünyada bir yaşam, yani bizi insanların da olamayacağını biliyoruz. Güneşe temas ve yakınlık da önemli, bir gezegen ilerimizde, bir gezegen gerimizde de bildiğimiz bir yaşam formu yok. Güneşle doğal temasımız için mağaralarımız, yani akıllı telefonlarımız, televizyonlarımızdan çıkmamız ve dışarıda bol yürüyüşlü bir hayatımızın olması gerekliliğidir; doğalı budur.

Sevgiyle kalın.

 

Ben Schöttker,  et al. “Vitamin D and mortality: meta-analysis of individual participant data from a large consortium of cohort studies from Europe and the United States”. BMJ 2014;348:g3656

D Vitamini: Uzun Yaşamın Sırrı için yorumlar kapalı

Filed under Vitamin ve Mineraller