Category Archives: Genel

Kilo Ameliyatları İntihar Riskini ve Alkol Kullanımını Arttırıyor

belly-black-and-white-body-42069

Bariatrik cerrahi veya kilo verdirici cerrahi, özellikle son dönemlerde çeşitli sanatçıların basına yansıyan görüntülerinden sonra son derece merak edilir ve nihayetinde de halkımız tarafından uygulanır oldu. Tıpta bir tedavi uygularken mutlaka kar-zarar hesabı yaparız. Kullanılan en basit bir alerji ilacı dahi ölümcül yan etkilere neden olabilir; dolayısıyla biz hekimler ön görülebilir riskleri saptamak için en son yayınları da takip ederiz. Sağlık yönetiminin tek karar alıcısı tabii ki hekimler değildir, kişinin kendi sağlığı hakkında bilgi sahibi olması ve karar verme sürecinde doğrudan yetkili olduğunu bilmesi iyidir. Nihayetinde Lenin’in dediği gibi “güvenmek iyidir, kontrol etmek ise ondan daha iyidir.” Bu blogun başyazarı ve tek yazarı olarak da naçizane gayem, en son okuduklarımı sizinle paylaşmak ve sağlık okur yazarlığınızı arttırmaktır.

İsterseniz bariatrik kelimesinin kökeninden bahsedelim, sonra konuya devam edelim. Baros, Yunanca ağrılık demek, yanına iatrik eki konulunca ağırlıkla uğraşan bilim dalı oluyor. Kilo fazlalığının kalp damar hastalıklarına yakınlaştırıcı etkilerini son dönemde artan miktarda duymuşsunuzdur, çünkü maalesef ki hızla kilo alıyoruz. Kilo fazlalığı da, aynı sigara kadar bedenimize zarar veriyor. Kilolardan kurtulmak istiyoruz, ama bunu kısa yolla ve kolayca yapmak istiyoruz. Ancak kısa yoldan kar etmek çiflikbankla sonuçlanabilir mi? Bence kilo vermenin en doğru yolu diyet ve egzersiz, ama bu da meşakkatli bir yol. Bu yol konusunda sonra daha detaylı bir yazı yazarım, ama bu yolda başarısız olanların alternatifi de bariatrik cerrahi girişimler oluyor. Bariatrik cerrahi çoğu hastada  (%66) kilo vermede etkili bir yöntem, ama işin sadece sanatçılarda olduğu gibi vitrin kısmı yok. Bugün sizlere 3 çalışmadan bahsedeceğim:

Bariatrik Cerrahi ve İntihar  

İsveç Obez Kişiler çalışması

1987- 2001 yılları arasında bariatrik cerrahi yapılan 2010 hastanın 87’si intihar etmiş veya kendine zarar vermiş. Kontrol grubuna göre 1.78 kat artmış oran saptanmış

 

İskandinav Obezite Cerrahisi kayıtları

20256 gastrik bypass geçiren hastanın 341’i intihar etmiş veya kendine zarar vermişken,  cerrahi yapılmayan grupta 84’ü intihar etmiş veya kendine zarar vermiş. Bu artış 3,48 kat olarak hesaplanmış. Hastanın kilo verip vermemesi ise intihar etmesi veya kendisine zarar vermesiyle ilişkisiz bulunmuş.

 

Bariatrik Cerrahi ve Alkol

Amerika’da yapılan bu çalışmada Roux-en-Y gastrik bypass (RYGB)  ve laparoskopik ayarlanabilir gastrik bantlama yapılan hastalar araştırılmış. Çalışmaya 2348 hasta alınmış. Bu hastalar 5 yıl takip edildiklerinde:

Başlangıçta %6 olan alkol kötüye kullanım oranı, gastrik bypass yapılan hastalarda %16’ya çıktığı saptanmış, gastrik bantlama yapılanlarda alkol kötüye kullanımı aynı oranda kalmışken, düzenli alkol tüketimi %8’den %16’ya çıktığı gözlenmiş.

Sonuç

Obeziteyi tek katmanlı bir sorun olarak düşünmemek gerekiyor; kısa yoldan kilonun kaybı, kişinin o kiloya çıkış nedenlerini düzeltmiyor. Kişi oluşan bu boşluğu ya dolduramıyor, ya da başka bir bağımlılığa transfer oluyor.

 

 

Wendy C. King, et al. “Alcohol and other substance use after bariatric surgery: prospective evidence from a U.S. multicenter cohort study”. Surg Obes Relat Dis. 2017 Aug;13(8):1392-1402. doi: 10.1016/j.soard.2017.03.021. Epub 2017 Mar 31.

 

Martin Neovius, et al. “Risk of suicide and non-fatal self-harm after bariatric surgery: results from two matched cohort studies”. www.thelancet.com/diabetes-endocrinology http://dx.doi.org/10.1016/S2213-8587(17)30435-7

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Genel

Cepışmak

app-application-business-262458

Cepışmak, dün okuduğum ve bugün sizinle paylaşacağım çalışmadan esinlenerek uydurduğum bir fiil; TDK’de yok, keza her şeyi bilen Google’da da… Fiil yeni olsa da, eylem aslında çok tanıdık, her gün maruz kaldığımız teknolojik bir gerçeklik: cebe yapışmak, ceple dışlamak. Öyle yaygın, öyle bulaşıcı ki eli tutan, gözü az buçuk gören her birey bu hastalığın pençesinde. Sadece çocuklar değil, yaşlılar da bu kervana katılmış durumda. Akıllı telefonların hayatımızı oldukça kolaylaştırdığı bir gerçek, onlarla kimerik bir yapı oluşturduk, ama bunun insanın doğasını da etkilemeyecek düzeyde kullanmayı da öğrenmemiz gerekiyor. Aksi halde altı insan, üstü cep telefonu olan Likya’lı kimera olmak yerine matrixde yaşayan vücutlara döneceğiz.

Neden Önemli?

Sosyal izolasyon, “görünmez olmak ve etrafındakiler tarafından sosyal ilişkilerden dışlanmak” olarak tanımlanmıştır. Sosyal izolasyonun 4 temel insan ihtiyacı olan, ait olmaya ihtiyaç, özgüvene ihtiyaç, manalı bir var olmaya ihtiyaç, kontrole ihtiyaç üzerine yıkıcı etkilerinin olduğu bilinmektedir.

Sosyal izolasyon:

  1. Ait olma ihtiyacını tehdit etmektedir. Kişinin istenmediğini veya kişiye değer verilmediğinin açık veya sembolik olarak gösterilmesi.
  2. Yüksek özgüvenin devamın sağlanmasını tehdit etmektedir. Kişi bu şekilde cezalandırılmaktadır veya nerede yanlış yaptığını düşünmeye zorlanmaktadır. Kişinin ilgi çekici olmadığı hissini de yaratabilir.
  3. Manalı bir var olma ihtiyacını tehdit etmektedir. Bu durum sosyal ölümü temsil etmektedir ve kişi görünmezdir.
  4. Kontrol ihtiyacını tehdit etmektedir. Kişi neden ihmal edildiğini anlamamakta, durumu değiştirememekte ve nihayetinde umutsuzluk ve acizlik hissi oluşmaktadır.

Bu çalışmada 18-34 yaşları arasında 114 kadın, 14 erkek alınmış. Katılımcılar 3 gruba bölünmüş. Çalışma biri katılımcı, diğeri bilgisayar animasyonu olan 2 kişi arasında 3 dakikalık görüşme şeklinde planlanmış. İlk grupta görüşme başlar başlamaz araştırmacı elindeki telefonu masaya koyuyor ve bir daha bakmıyorken, ikinci grupta kısmi cepışan araştırmacı görüşme süresinin yarısında telefonuna bakıyor, gülümsüyor ve okuduğu bir yazıya gülüyor. 3. Grupta ise araştırmacı deneğin karşısına oturur oturmaz cepışıyor ve görüşme esnasında da buna devam ediyor.

Tahmin edildiği gibi, ikili görüşmelerde cepışmak algılanan iletişim kalitesini ve ilişki tatminini bozuyor. Cepışmak aynı zamanda sosyal izolasyonda olduğu gibi temel insani ihtiyaçları da bozuyor.

Sonuç

İnsan sosyal bir hayvan, ancak sosyallik sadece fiziksel olarak aynı ortamda bulunmakla sağlanmıyor, iletişimin de düzgün yapılması lazım. Dolayısıyla ilişkilerimizde mutlaka cepışmaktan uzak durmamız gerekiyor.

http://selfpsikoloji.com/2017/09/14/kontrol-ihtiyaci-uzerine/

https://evrimagaci.org/photo/tr/dislanmanin-sosyal-psikolojisi

Varoth Chotpitayasunondh, Karen M. Douglas . “The effects of “phubbing” on social interaction”.  DOI: 10.1111/jasp.12506

Yorum bırakın

Filed under Genel

Yeni Nesil Şeker İlaçları (iltihaplı) Barsak Hastalığı Mı Yapıyor?

Tip 2 şeker hastalığı başlangıcında çok da karışık bir hastalık değil aslında; aldığımız enerji ile harcadığımız enerji arasındaki dengesizlikten kaynaklanıyor. Konu enerji olunca,  fosil enerji kaynaklarının yoğun olduğu Ortadoğu gibi, insanın başı da beladan kurtulmuyor. Fotosentez de yapamayacağımıza göre daha az enerji almalı ve daha fazla enerji tüketmemiz, enerji dengemizi sağlamakta faydalı olacaktır. Eğer enerji dengemiz fazla olursa (fazla yemek, az yürümek), bu enerji fazlası vücudumuzda yağ olarak birikmekte. Aslında bunun da bir sebebi var, çünkü tarihe baktığımızda 4 yıllık periyodlar halinde kıtlık ve bolluk dönemleri oluyor. Kıtlık, ya kuraklıktan, ya da savaşlardan oluyor ve insanlar bolluk döneminde yağlanarak, kıtlık dönemine hazırlık yapıyor. Benzer bir durum da bebek sahibi erkeklerde oluyor, bebek doğunca anne sadece bebekle ilgilenip, enerji arama faaliyetlerine katılamayacağından dolayı, erkek öncesinde yağlanıyor ki, daha fazla enerji kaynağı bulabilsin.

Vücutta yağ fazlalığı kutupta yaşıyorsanız iyi bir şeyken, sıcak evlerimizde yaşarken pek de faydalı olmuyor. Bunca lakırdıdan sonra her zaman söylediğimi tekrar edeyim, tip 2 şeker hastalığının ilk ve öncelikli tedavisi, doğal olanı, diyet ve egzersizdir (ama hobi olarak değil, günlük iş olarak). Bunun yetmediği durumlarda, eğer bir sakınca yoksa ilaç olarak metformini kullanırız. Bu ilacın yetmediği durumlarda metformine ek olarak, yeni geliştirilen DDP-4 inhibitörleri olan bazı ilaçları tedaviye ekleriz. DDP-4 inhibitörleri, kan şekerini yükselten glukagon üzerinde işlevlerini görmektedir (DDP4 inhibitörleri, GLP-1, GIP gibi inkretinleri arttırararak, glukagon salgısını azaltır, insülin sekresyonunu arttırır, mide boşalmasını azaltır ve kan şekerini düşürür).

Bu grup ilaçlar içerisinde sitagliptin, vidagliptin, saxagliptin, linagliptin etken maddeli ilaçlar bulunmaktadır. Benim günlük pratiğimde, tedavide sık kullandığım ilaçlar grubundadır; bu zamana kadar birkaç hastamda yan etki görerek kestiğim, genellikle güvenle kullandığım bir ilaç olmasına rağmen bugün bu ilacın nadir görülen ve yeni keşfedilen bir yan etkisinden bahseden bir çalışmayı sizlerle paylaşacağım.

Bu çalışmada 1 Ocak 2007 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 141.710 hasta araştırılmış. 208 hastada iltihaplı barsak hastalığının geliştiğinin gözlendiği bu çalışmada, özellikle DDP-4 inhibitörü kullanan hastalarda ülseratif kolitin 2 kat daha sık oluştuğu, ancak bu etkinin Crohn hastalığı riskini etkilemediği gözlenmiştir.  Ancak bu artış oldukça az sayıda hastada gözlemlendiğinden, bu ilaçlar için kesin yargıya varılmamalıdır. Eğer bu ilacı kullanıyor ve 4 haftayı geçen veya 6 ayda ikiden fazla tekrar eden karın ağrısı ve ishaliniz varsa, mutlaka doktorunuza danışın.

Bu arada bu yazıyı yazarken dinlediğim güzel bir şarkıyı dinlemek isterseniz, linke tıklamanız yeter: https://youtu.be/eryKY1fhUlo?t=231

 

 

 

Devin Abrahami, et al. “Dipeptidyl peptidase-4 inhibitors and incidence of inflammatory bowel disease among patients with type 2 diabetes: population based cohort study. “.BMJ 2018;360:k872 http://dx.doi.org/10.1136/bmj.k872

Yorum bırakın

Filed under Genel, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Cep Telefonları Tansiyon Ölçecek

Yüksek tansiyon, toplum sağlığı açısından başa bela bir hastalık. Toplum sağlığı derken, tabii ki bu yazıyı okuyan senden bahsediyorum. Tansiyon yüksekliğinin sıkıntılı bir durum olduğunu Çin uygarlığını barbarlıktan, uygarlığa geçişine öncülük etmiş Sarı İmparator Huang Di’nin (M.Ö 2698 – 2598)keşfettiği; hatta “kim ki çok tuz yer, nabzı sertleşir ve bir süre sonra ölür” dediği rivayet edilmektedir. O dönemlerde Çin’lilerin 3000 civarında nabız türü tanımladığı da söylenmektedir.

Toriçelli

Bu isim size ne çağrıştırdı?

Ortaokul yıllarına şöyle bir uzanıverin ve Evangelista Toricelli’nin 1644 yılında yaptığı deneyi hatırlayın. Deniz seviyesinde 0°C sıcaklıkta, yaklaşık 1 metre uzunluğundaki bir ucu açık diğeri kapalı bir cam tüpün içini tamamen cıvayla doldurdu. Sonra cam tüpün açık olan ucunu parmağıyla kapatarak cıva dolu bir kabın içine yerleştirdi. Ardından parmağını açık uçtan çekti. Cam tüpün içindeki cıvanın bir miktarı kaba boşaldı, ama yüksekliği 760 mm olacak kadar bir kısmı tüpün içinde kaldı.

Toricelli

Cıvanın neden tamamı boşalmadı? Çünkü kaptaki cıvaya uygulanan açık hava basıncı cam tüpün içindeki cıvayı yukarı doğru itti. Tüpün içindeki cıvanın sıvı basıncı açık hava basıncına eşit hale geldi. Bu dengelenme ilkesini kullanarak barometreler yapıp açık hava basıncını ölçebiliyoruz.

Atar damarlarımızdaki basıncın ölçülmesi bu buluşun ardından maalesef ki kolay olmadı; ilk önce atlarda deneyler yapıldı ve 1881’de Samuel Siegfried Karl Ritter von Basch’ın modern tansiyon aletini (sfingomanometre) icat etmesiyle artık rutin kullanıma geçti.

Yüksek Tansiyonu Keşfeden Sigortacılar

Genellikle bir duruma hastalık dememiz için o durumun ölüm riski taşıması gerekir. Risk deyince de akla tabii ki risk yönetiminden para kazanan sigortacılar geliyor. 2. Dünya savaşından dönen emekli askerleri sigortacılar yaşam sigortası yapıyorlar, ama bazı sigortalılar, sigortacıların beklediğinden erken ölüyor ve bu nedenden dolayı sigortacılar para kaybediyor. Neden böyle olduğunu anlamak için araştırma yaptıklarında, tansiyonu yüksek olanların, yaşam sürelerinin kısaldığını keşfediyorlar ve böylece yüksek tansiyonun önemi anlaşılıyor.

Başım Ağrımıyor Tansiyonum Olamaz Hurafesi

Tansiyon her yaş grubundan insanları etkiliyor ve yaş ilerledikçe tansiyon hastalığı riski artıyor. Benim öğrenciliğimde (20 yıllık hekim olduğumu düşünürseniz) tansiyonların yaşa göre normalleri vardı; o zaman aklımda tutamamıştım, ama zaten gerek de yokmuş, erişkinseniz tansiyonun 120/80mmHg olması ideal. Bu basıncın su cinsinden karşılığı, yani kalbimizi evlerimizdeki devir daim pompası şeklinde düşünürsek 163cm/108cm su olduğunu görürüz. Yani kalbimiz kanı, ortalama bir insan boyuna çıkartacak bir pompa gücü ideal olarak üretiyor. Eğer bu basıncı arttırırsak o zaman da boru sistemi, yani damarlarımız bozuluyor.

Her damar değerli, ama bazısı daha da değerli değil midir? Örneğin kalbimizi besleyen, beynimizi besleyen damarlar bozulursa ne olur?

Alt başlığa geri dönelim ve bu hurafeye bir son verelim: başınız ağrımıyorsa tansiyonunuz normaldir diyemeyiz.

Tansiyonu Takip Etmen Senin İçin Neden Önemli

Türkiye’de yaşayan 4 insandan 1 tanesinin tansiyonu yüksek; yani yaklaşık 80 milyon nüfusumuz varsa, 20 milyon vatandaşımızın tansiyonu yüksek. Bu 20 milyon kişinin sadece 10 milyonu, tansiyonunun yüksek olduğunu biliyor. Tansiyonunun yüksek olduğu bilinen 10 milyon kişinin sadece 5 milyonun tansiyonu kontrol altında. Toplam hesaba bakarsak 20 milyon hastanın, 15 milyonu kontrol altında değil; bunlardan bir tanesinin sen olup olmadığını nasıl anlayacaksın?

Cep Telefonu İle Tansiyon Ölçümü

Özellikle koldan tansiyon ölçen otomatik cihazların güvenirliği en az bizim hastanelerde kullandıklarımız kadar olduğunu biliyoruz; aynı şeyi maalesef bilekten ölçüm yapanlar için söyleyemeyeceğim… Ama ölçüm yapmak insanlarda korku yaratıyor, ya hastaysam diye korkuyoruz, ya da bana bir şey olacak diye kollarımızı mosmor edinceye kadar sık tansiyonumuza bakıyoruz. Bugün bahsedeceğim çalışma cep telefonundan tansiyon ölçümü; ama kola takılan, bileğe takılan ek bir aksesuar yok. Yeni geliştirilen bu sensör sayesinde cep telefonuna bastığınızda tansiyonunuz da ölçülecek. Gerçekten halk sağlığını etkileyecek, yaşamı kolaylaştıracak muhteşem bir icat olacağını düşünüyorum.

Bu sistemde kullanıcı cep telefonuna parmağıyla basıyor, kan hacmindeki dalgalanmayı ölçen sensörler tansiyonu hesaplıyor. Bu sistemle ölçümlerde sistolik tansiyonda (büyük) 3,3 ile 8,8mmHg, diyastolik tansiyonda -5,6 ile 7,7mmHg arasında uyumsuzluk bulunmuş. Ölçümler net olmasa da yakın. Ancak kullanımın pratikliği düşünülürse çok faydalı bulduğumu söyleyebilirim.

Umarım yakın zamanda bu özelliği olan cep telefonları kullanıma girer.

Cep telefonu ile tansiyon

 

 

 

Sarı İmparator: http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvWWVsbG93X0VtcGVyb3I

https://fizikdersi.gen.tr/acik-hava-basinci-ve-toricelli-deneyi-nedir/

Tansiyon aleti (sfingomanometre): http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3BoeWdtb21hbm9tZXRlcg

 

Anand Chandrasekhar, et al. “Smartphone-based blood pressure monitoring via

the oscillometric finger-pressing method”. Sci. Transl. Med. 10, eaap8674 (2018) 7 March 2018

Yorum bırakın

Filed under Genel

IKIGAI

IMG_5085

Evet, pek değerli okurum, birlikteliğimizin sekizinci senesine girdiğimiz bu ayda, bir değişiklik yapayım ve yeni okuduğum bir kitaptan aldığım notları sizlerle paylaşayım istedim. Eğer bu konsepti beğenirseniz, devam ederiz…

Efendim şöyle ki, bu kitabın sahipleri, herkesin aradığı ölümsüzlük iksirinin peşine düşmüş insanlardan nasıl faydalanırız diye düşünüp bir kitap yazmaya karar vermişler. Kitabın ismine bakıp, yazarlarının Japon olmasını da tabii ki beklemeyin, ekonomik krizin etkilediği İspanyol’lar bu işe el atmış.

Kitabın isminden “Japonların Uzun ve Mutlu” yaşamlarının olduğu anlaşılıyor, ama ne kerametse mutlu yaşamla ilgili ilk alıntı bir Japon’dan değil, George Washington Burnap isimli bir Amerikalıdan: “Yaşamdaki mutluluğun ana şartları: yapacak bir şey, sevecek biri ve umut edecek bir şey.” Bunu George maalesef sadece kadınlara öneriyor, velakin bu aforizma “Kadının Alanı ve Görevleri” isimli kitapta mevcut (bkz. https://books.google.com.tr/books?id=ur8XAAAAYAAJ&printsec=frontcover&hl=tr&source=gbs_ge_summary_r&cad=0#v=onepage&q&f=false). Bilimsel çalışmalardaki ilk kural; başlığın neyse, aynı konuyu araştırmaktır, ama neyse ki bu kitabın böyle bir iddiası yok.

İkigai’nin kelime anlamını ise yazarlarımız kitabın ilk sayfasında “raison d’etre”  olarak belirtmişler, dolayısıyla eğer Fransızca’nız yoksa ikigai, bir nevi ikinai durumu oluşturmakta bünyede…

Yine ilk sayfada Marc Winn isimli bir abinin havalı bir Venn diyagramı var ama ben bu kesişim kümesinin bana ne kattığını ve ortasında bulunan ikigaiyle bağlantısını çözemedim. Ancak bu vesileyle Marc Winn’in çok ulvi bir projesi olduğunu öğrendim: 2020 yılına kadar Guernsey’i dünya üzerinde yaşanabilecek en iyi ada gayesi olan “Karahindiba Vakfı”. Bu arada Guernsey de şuradaymış ( http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvR3Vlcm5zZXk ) . Eğer bu projeye katılmak isterseniz de şuraya bir uğrayın http://dandelion.gg/

Okinawa’lıların Ortalama Ömürlerinin Neden Daha Fazla Olduğunun Nedenleri?

  1. Hara hachi bu

Bu deyim Japonca ’da midenin %80’nini doldur demekmiş. Aslında, hemen tüm canlılarda yaşamı uzatan en önemli faktörlerden birisi açlık olduğu bilimsel olarak gösterilmişti. 88 yaşındaki Yuki de şöyle demiş yazarımıza: “ Yiyerek daha uzun yaşayamazsın. İşin sırrı gülümsemek ve daha iyi zaman geçirmektir.”

 

  1. Sosyal bağlar ve ev dışı yaşam

İnsan doğası gereği yalnız yaşayamıyor; özellikle sosyal izolasyon ve sedanter hayat ömrü hızla azaltıyor. Ne yapıp edip sosyal hayattan kopmamak gerekiyor. Yazarlar da Japonya’da kalıcı emekliliğin olmadığını, insanların uğraşlarına devam ettiğini gözlüyorlar. Okinawa’da ise fertler mahalle ağlarıyla birbirine bağlı, imece usulü yardımlaşma yaygın.  Küçük şeyleri bile kutluyorlar. Bir genel özellik de, her Okinawa’lı bahçesiyle uğraşıyor; bu şekilde insanı hayata bağlayan bir amaç edinildiği gibi, ev dışında düşük yoğunlukta beden hareketleri yapılıyor.

 

İstanbul’da yaşayanlar için belki bahçecilik zor, ancak daha çalışırken bile insanın kendine bir başka iş yedeklemesi gerek; bizim Bakırköy çevresinde en sık yapılanlardan biri sokak hayvanlarını beslemek.  Bir de ev dışında bir hayat, insanın olmazlarında bir tanesi, çünkü beyin ve vücut en fazla ev dışında çalışıyor; işleyen demir de pas tutmuyor.

 

  1. Endişelenmemek

Normal şartlarda vahşi doğada hayvanlar tehlike fark ettiklerinde ya savaşırlar, ya da kaçarlar; bunu yapabilmek için de kandaki kortizon, adrenalini arttırırlar, yani ocağı kömürle doldururlar. Ama bizim medeni hayatımız bizi sürekli tehdit altındaymış gibi tutuyor, en azından telefonun şarjı bile bir stres kaynağı hayatımızda. Bu ve benzeri duygusal yükler insan vücudunu bozuyor. Bununla baş edebilmek için bu yazıma bakabilirsiniz: https://burakuzel-md.com/2015/01/20/stresle-basa-cikmak-icin-7-adim/

 

Uzun Ömre Gazel

 

Sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmek için

Hoşlandığın her şeyden az az ye

Erken yat, erken kalk ve sonra çık yürüyüşe.

Her günü sükûnetle yaşa ve keyfini çıkar yolculuğunun.

Sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmek için

İyi geçinelim arkadaşlarımızla,

İlkbahar, yaz, sonbahar, kış

Her mevsimin mutlulukla çıkartırız tadını.

Parmaklarımızın ne kadar yaşlandığına takılmamak işin sırrı

Onları çalıştırmaya devam ettirirsen, kutlarsın yüzüncü yılını.

 

IKIGAI

Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı

Hector Gatcia ve Francesc Miralles

ISBN: 978-605-2361-45-0

Yorum bırakın

Filed under Genel

Tip 1 Şeker Hastalığının Kesin Tedavisi Mümkün Olabilir Mi?

“21. yüzyılın cahili okuma yazma bilmeyen olmayacak; öğrenmeyen, öğrendiğini bırakmayan ve tekrar öğrenmeyen olacak.  -Alvin Toffler

Bilgilerimizin gelişimi ışık hızına yaklaştı; geçen hafta kızımla Matrix filmini izlerken,  Defne, Matrix’in 1999 yapımı olmasına çok şaşırdı, sanki 90’lı yıllar tarih öncesine aitmiş gibi tahayyül ediyordu.

Birkaç temel bilgi verdikten sonra, konumuza geri döneceğim.

  1. 23 kromozomunu annemizden aldığımız, 23 kromozomunu babamızdan aldığımız ilk hücremizin içerdiği bilgi, vücudumuzdaki her organın bilgisine sahip. Bu hücre bölünerek çoğalıyor ve çoğalan hücreler, zaman ve etkilerle organlara dönüşüyor. Dolayısıyla, vücudumuzdaki her hangi bir hücre tekrar programlanarak istediğimiz hücre haline potansiyel olarak getirebiliriz.
  2. Tip 1 Şeker Hastalığında, insülin salgılayan ve pankreasta bulunan beta hücreleri yok oluyor, vücudumuzda da insülin üretecek başka hücre çeşidi yok. İnsülin ağızdan alındığında parçalanıyor, dolayısıyla enjeksiyon dışında pek bir alternatif yok (nefesle alınan insülin var, ama sonuçlar biraz karışık). Organ nakli veya beta hücre nakli ise pek pratik değil.

Pankreasta bulunan ve de adacık hücrelerinin %20’sini oluşturan bir de alfa hücreler grubu var. Bu hücreler glukagon üretiyorlar. Bu hücrelerin beta hücresine çevrilmesinde birkaç avantajı var:

  1. Alfa hücrelerinin gelişimi beta hücrelerine benziyor, dolayısıyla tekrar programlanması daha kolay
  2. Alfa hücreleri , beta hücrelerinin yakınında konuşlanmış durumda.
  3. Diyabette alfa hücre sayısı artıyor, dolayısıyla programlanacak hücre sayısı fazla.
  4. Alfa hücrelerinde azalma şeker metabolizması üzerine kötü etkide bulunmuyor
  5. Glukagon diyabette zararlı, alfa hücrelerinin bir kısmının beta hücresine çevrilmesi kan şeker kontrolünde faydalı olabilir.

Bu çalışmada, bilim insanları alfa hücrelerini beta hücrelerine çevirmek için adeno-ilişkili viral vektör kullanmışlar. Yani, bu virüs ile alfa hücreleri enfekte edilmiş ve bu virüs ile (pankreatik ve duodenal homeobox 1-Pdx1 ve MafA trankripsiyon faktörleri) bilgiler alfa hücrelerine taşınmış, bir nevi alfa hücresinin programına yama yapılmıştır.

Aşağıdaki grafiği anlaşılması için basitleştirdim, orijinaline yazının sonundaki linkten bakabilirsiniz.

Alfa Beta

Çalışmada, farelerdeki beta hücreleri, ALX maddesi ile yok ediliyor, kan şekeri şekilde görüldüğü gibi 400’ün üzerine çıkıyor, 7. gün AAV (adeno ilişkili vektör) ile yama programı uygulanıyor. Kırmızı çizgi tekrar programlanan grubu gösteriyor, gördüğünüz gibi kan şekeri 21.günden itibaren normale dönüyor, tekrar programlanmamış farelerde ise kan şekeri yine 400’lerde seyrediyor.

Şu anda bu yöntem insanlardaki Tip1 Şeker Hastalığının tedavisinde uygulanmıyor. Ancak, geçen hafta New England Journal of Medicine’da yayımlanan bir çalışmayı da bu vesile ile paylaşayım: kanamaya neden olan Hemofili A hastalarında (kan pıhtılaşmasında etkili olan faktör 8’in eksikliği) benzer bir yöntemle (adenovirüs ilişkili vektör ile yama programı) tekrar faktör 8 üretimi sağlandı (8 hastanın 7’sinde ).

Sonuç olarak, bazı hastalıklar tarih sayfasındaki yerlerine doğru hızla ilerliyorlar. Müthiş…

 

http://www.cell.com/cell-stem-cell/fulltext/S1934-5909(17)30472-1

http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1708483

Yorum bırakın

Filed under Genel

Okumak Değil, Yeniden Programlamak

“21. yüzyılın cahili okuma yazma bilmeyen olmayacak; öğrenmeyen, öğrendiğini bırakmayan ve tekrar öğrenmeyen olacak.  -Alvin Toffler

Yarınki yazımız, kişilerin değil; hücrelerimizin tekrar öğrenmesiyle alakalı olacak: tip1 şeker hastalığında (alfa) hücrelerinin insülin salgılayan (beta) hücrelerine nasıl dönüşebileceğini araştıran bir yazımız var.

 

IMG_5057

Yorum bırakın

Filed under Genel

Derimizi İlaç Üretmesi İçin Programlayabilir Miyiz?

 

İlkokula gidiyordum, babam Almanya’daki bilimsel çalışmalarını tamamlayıp döndüğünde bana getirdiği hediye, o zaman için benim gözümde uygarlığın geldiği son noktaydı: radyolu dijital kol saati… Tabii ki, bunun heyecanı çabuk biterek, yerini Sinclair bilgisayara, onu da yine ilkokul yıllarımıza kafa ayarı ile damgasını vurmuş Commodore bilgisayarına terk etmişti. Bilgi birikimi ve dünyadaki pek çok gelişimin logaritmik olması nedeniyle 0’dan 1 gelmek için geçen zaman çok, ama sonrasında 2, 4, 8, 16, 32, 64 diye gidiyor. Son dönemlerde tıpta çığır açan gelişme ne diye soracak olursanız CRISPR teknolojisi derim. Bu konuyla ilgili daha önce yazdıklarımı da okumanızı tavsiye ederim:

  1. https://burakuzel-md.com/2014/12/15/bir-word-belgesi-gibi-genlerimizi-duzeltmek-mumkun-mu/
  2. https://burakuzel-md.com/2015/08/31/gen-optimizasyonu-ile-obezite-tedavi-edilebilir-mi/

Bu buluş, yakın zamanda hayatımızı değiştirecek, kolaylaştıracak. Benim şahsi beklentim, önümüzdeki 10 yıl içinde artık eczaneye gidip ilaç almak yerine, internet üzerinden vücudumuza software yüklemek. Bu durum bilgi aktarımındaki gelişimi anımsatıyor; pikaptan, kasete, cd’den, dvd’ye ve nihayetinde internete evirilen süreç.

Gelelim konumuza: şeker hastalığı salgın şeklinde devam ederken, tedavisinde kullandığımız Glukagon Benzeri Peptid-1 (GLP-1) benzeri ilaçlardan bahsetmek gerekiyor.

Normal şartlarda, GLP-1 insülin salınımını arttır, glukagon sekresyonunu inhibe eder, gıda alınımını ve iştahı azaltırken, gastrik boşalmayı geciktirir, kilo verdirir ve β hücresini apopitozisten korur. Bu etkileriyle diyabet tedavisinde etkindir, ancak bu ilaçların bir sıkıntısı ağızdan alınmak yerine enjeksiyon ile uygulanmalarıdır.

Bu çalışmada bilim insanları deriyi alıp, genetik olarak değiştirip, tekrar vücuda ekmeyi planlamışlar. Deri nakli, aslında plastik cerrahların yanık yaralarını kapatmak için sık yaptığı basit bir işlemdir. Bilim insanlarının fareler üzerinde yaptığı bu deneyde, fareden aldıkları deri greftini CRISPR sistemin kullanarak GLP-1 üretir hale getirmişler ve fareye tekrar nakletmişler. Nakil sırasında problem olmadığı gibi bu hücreler de yeni programlandığı gibi çalışır olmuşlar.

Son Söz

Bu teknolojinin gelmesini beklerken boş durmayalım, bir önceki yazımda okuduğunuz üzere teknolojiyi kendimizi değerlendirmek için kullanalım ve bol bol yürüyelim: https://burakuzel-md.com/2017/07/12/gunde-kac-adim-atilirsa-obezite-en-az-yari-yariya-azalir/

 

http://www.cell.com/cell-stem-cell/fulltext/S1934-5909(17)30274-6

Yorum bırakın

Filed under Genel

Günde Kaç Adım Atılırsa Obezite En Az Yarı Yarıya Azalır?

Türkiye Adım Sayısı

Bundan 30 yıl önce eskrime başladığımda kendime ait bir silahım (eskrimde kılıç denilince, kılıç branşı akla gelir) bile yoktu. Sanki Sezen Aksu’nun “Bir Kedim Bile Yok” şarkısını andırsa da, aslında çoğu sporcunun da kendine ait bir malzemesinin olduğunu o dönemde hatırlamıyorum.  Üniversite, uzmanlık vesaire bitip, biraz kendime zaman ayırabileceğim zamanda benim için dünyanın en iyi hocası olan Meral Gören’in yakınımızdaki spor salonuna görevlendirilmesiyle tekrar başladığım eskrimde, inanılmaz bir değişim gördüm. Malzemeler aslında aynı pahalılıkta olsa bile, sporcuların her malzemesi bol bol vardı. Bu hem ülkemizin zenginleştiğini, hem de ailelerin spora yatırım yapabildiğini göstermesi nedeniyle benim için sevindirici oldu. Doktor, hep eskrim konuşuyorsun, yazıya dön mü dediniz? Tabii ki dönerim, ancak biliyorsunuz ki, Türkiye Eskrim Federasyonunun en önemli kurulu olan Sağlık Kurulu üyesi olduğumu sizlere tekrar hatırlatmak isterim:)

 

Akıllı telefonlar hayatımızın bir parçası, hatta hastalarıma sorduğum sorulardan bir tanesi de kaç adım atıyorsunuz, akıllı telefondan gösterin oluyor. Ben bu sessiz devrimi gerçekten beğeniyorum, çünkü ancak ölçebildiğiniz şeyleri yönetebiliyorsunuz; bunun karşılığında da gizlilik ortadan kalkıyor.

 

Bu çalışma akıllı telefonlara yüklenen bir uygulama ile yapılmış ve 717,527 kişinin 68 milyon günündeki fiziksel aktivitesi araştırılmış. Bu çalışmaya 111 ülke alınmış.

En fazla Japonya’ da adım atılırken (5846 adım), en az adım ise Suudi Arabistan’da (3103 adım) atıldığı gözlenmiş. Benim şahsi gözlemim de, özellikle Kuzey Irak’ta ve Suudi Arabistan’da inanılmaz oranlarda obezite var ve insanların çoğu da tip 2 şeker hastası. Bunların hiç biri de ne diyet yapıyor, ne de egzersiz yapıyor, ayrıca önerilen tedaviler de uygun değil.

Çalışmanın geneline bakıldığında ortalama 1000 adım atan kadın ve erkeklerde obezite oranı %30 iken. Pardon, kısa bir ara vermem lazım, akıllı saatim kalk yürü diye uyardı…

 

Kadınlarda 8000 adım ve üzerinde obezite oranı %10’a iniyor.

Erkeklerde ise 8000 adım ve üzeri obezite oranı %20’e iniyor. Bu da, gerçekten ciddi bir fark.

 

Bir de işin toplum sağlığına bakıldığı zaman, obeziteyle en fazla ilişkili parametre aktivite eşitsizliği olmuş, yine örneğin Suudi Arabistan’da kadınlar çok az adım atarken, erkekler daha fazla adım atmasına aktivite eşitsizliği denmiş. Toplum sağlığı açısından sadece bir grup insanın değil, toplumun tamamının fazla adım atması teşvik edilmelidir.

Toplum sağlığını ilgilendiren ikinci konu da çevrenin yürümeye müsait olup olmaması. Haliyle yürünebilir yerlerde yaşayanlar, daha fazla adım atıyor.

Son resim de dün attığım adım sayısı… Yollarda görüşmek üzere :)

IMG_3804

 

 

 

 

Tim Althoff, et al. “Large-scale physical activity data reveal worldwide

activity inequality”. doi:10.1038/nature23018.

 

 

3 Yorum

Filed under Genel

Her TSH Yüksekliği Tedavi Edilmeli Mi?

Tiroid bezinin az çalışmasına hipotiroidi diyoruz. Tiroid bezinin az çalıştığını ise, serbest T4 ve TSH düzeylerine bakarak çoğunlukla anlıyoruz. Çok nadir bazı durumlarda ek tetkikler de gerekiyor. Tiroidin az çalışması kilo artışına, fazla çalışması ise kilo vermeye neden olabilir. Kitaplarda her ne kadar çok didaktik anlatılsa da, gerçek hayat böyle değil. Daha bugün ciddi hipertiroidisi, yani tiroidi fazla çalışan bir hastama tedavi başlarken, hastam bana bu hastalıktan dolayı mı kilo aldığını sordu. Hâlbuki kilo vermiş olmasını beklerdim.

 

Mantık, tıpta her zaman işlemiyor. Seneler önce, Cerrahpaşa’da okurken ortopedi sözlü sınavında sevgili hocam Prof.Dr. Murat Hız’la ilgili bir anımı da bu araya sıkıştırayım. Hoca bizi grup grup alıyordu, bizden önceki tüm grubu bütünlemeye bırakmıştı; kitapta olmayan sorular soruyordu. Ben, ilk birkaç sorusunu cevaplayabilmiştim, son sorusu alçı dünyada en fazla nerede üretilir olmuştu. Ben de mantık yürüterek, eğer bu soruyu hoca sorduysa kesin Türkiye olmalı diye düşündüm ve “Türkiye” dedim. Hoca tabii ki tatmin olmayarak Türkiye’de nerede diye sordu, bu sefer de alçı nerede en fazla olabilir diye düşünürken “Pamukkale” deyiverdim. Hoca okkalı bir küfürle beni odadan çıkarttı, ama neyse ki yazılı sınavda tam puan aldığım için sınavı geçebildim.

Konumuza geri dönelim… Kadın doğumcularının ısrarlı baskılarıyla, artık havada uçan kuşa bile tiroid ilacı veriyor olsak da, bugün bahsedeceğim konu yaşlı popülasyonu ilgilendiriyor. Çalışma çift kör, randomize, plasebo kontrollü, paralel grupla yapılmış ve 65 yaş üzerinde, TSH’sı 4.6-19.9 arasında olup, serbest T4’ü normal olan 737 erişkin çalışmaya alınmış. 368 hastaya 50 μg levotiroksin verilmiş ve doz ayarlaması yapılmış, 369 hastaya da plasebo (içinde etkin madde bulunmayan ilaç) verilmiş. Ortalama yaşı 74.4, ortalama TSH’sı 6.4 olan bireylerin 1 . yıl sonunda aktif ilaç alanlarda TSH’sı 3.63’e gerilemiş, etkin ilaç almayanlarda ise değer 5.48’de kalmış, yani ilaç etkin. Ancak hipotiroide bağlı semptom skorunda ve yorgunluk skorunda bir değişiklik bulanamamıştır.

 

Sonuç

Eğer TSH’nız 4.6-19.9 arasında, serbest T4’ünüz normalse, levotiroksin sizin şikayetlerinize fayda sağlamayacaktır. Ancak bu çalışmanın neticesinde ilaç almayın veya ilacı kesin sonucunu çıkartmayın, zira bu durumda ilaç alıp almamanın kalp damar hastalığı riskini nasıl değiştirdiği araştırılmamıştır. Genellikle biz hekimler TSH 7.5 üzerindeyse ilaç başlarız, gebelikte ise bu sınırımız 2.5’a iner.

 

David J. Stott, et al. “Thyroid Hormone Therapy for Older Adults with Subclinical Hypothyroidism”. N Engl J Med 2017; 376:2534-2544June 29, 2017DOI: 10.1056/NEJMoa1603825

Yorum bırakın

Filed under Genel

Eskrim

http://www.hurriyet.com.tr/sporarena/eskrim-turnuvasi-nefes-kesti-sampiyon-40497608

Yorum bırakın

Filed under Genel

Beyaz Ekmek mi, Ekşi Hamur Mayalı Ekmek mi?

Ekmek1

Sizi bilmem, ama ben Anadolu toprağını ve coğrafyasını çok severim. Üstünde yaşadığımız bu güzel ve sevecen toprak, her türlü hırsı, kibri içine almış ve yerine sevgisini vermiş. Anadolu’nun bağrından çıkan yabani hububatın insanoğlu tarafından keşfedilmesi ve içindeki nişastası öğütülerek, suyla ve yine yabani mayayla karşılaşması da yerleşik hayata geçmemizde önemli etkenlerden biri. Şu aralar ne kadar uzak da kalmaya çalışsak, ekmeğin kutsallığı değişmeyecek.

Hekimlik hayatımın 20. Yılına doğru ilerlerken, her yeni gün yeni bir bilgiyi edinmenin hazzını yaşadığım gibi, bunu hayatımda da uygulamaya çalışıyorum. Örneğin, endüstriyel üretim gıdalardan uzak durmaya çalışıyorum, hatta pizzayı, makarnayı bile evde kendimiz hamur hazırlayıp yapıyoruz.

 

Gelelim bugünkü çalışmamıza. Araştırmacıların merakı endüstriyel ekmek ile daha doğal olan ekşi hamur mayalı ekmeğin insanların kan değerlerine (şeker, kolesterol vb) etkisinin ne olduğu olmuş. Bu yüzden 10 kişiye beyaz ekmek, 10 kişiye ekşi hamur mayalı ekmek 1 hafta boyunca vermişler. Haa, bu arada karşıda (İstanbul’un Anadolu yakasında) bir hekim arkadaş bir ekşi maya hamur fırını açmış, talebe de yetişemiyormuş; bu yüzden hekimliği bile bırakmış, belki hoşuna gider diye araya bu bilgiyi sıkıştırıverdim. Sonra ara vermişler, sonra da beyaz ekmek grubuna ekşi mayalı ekmek, diğer gruba da tam tersini vermişler.

Sonuç

Aslında beklediğin ekşi maya grubunun sağlıklı olduğu, değil mi? İşte bilimin en güzel tarafı da bu; her zaman beklentileri doğrulamıyor. İki ekmek grubu arasında kan değerleri açısından anlamlı bir fark oluşmuyor, barsak florası (bizimle birlikte yaşayan mikrop dünyası) da ekmekten etkilenmiyor. Fakat araştırmacılar bununla yetinmiyor ve daha detaylı veri analizi yaptıklarında şunu fark ediyorlar, barsak florasına göre kişinin ekmeğe yanıtı değişiyor.

Yani barsak floramızın ne olduğunu bilirsek, hangi ekmek türünü tüketmemizin daha sağlıklı olacağını bilebiliriz.

Sevgiyle kalın,

 

 

Tal Korem, et al. “Bread Affects Clinical Parameters and Induces Gut Microbiome-Associated Personal Glycemic Responses”. Cell Metabolism 25, 1243–1253 June 6, 2017

Yorum bırakın

Filed under Genel

Aktif Ev-İş Yolculuğu Kalp-Damar Hastalığı, Kanser ve Ölüm Riskini Değiştiriyor

pexels-photo-287398

Bu sayfayı ve ilişkili sayfaları (facebook, instagram, twitter) okuyanlar, koruyucu hekimliğin ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyorlar. Hastalarıma hep şu örneği veriyorum, elinizde nadide bir vazo var ve sallanıyor; düşmesini bekleyip, kırık vazoyu tamir etmek mi iyidir, yoksa vazoyu muhafaza edip kırılmasını engellemek mi?

Aynı zamanda aktif bir sporcu ve Türkiye Eskrim Federasyonunun en önemli kurulu (bana göre tabi ki :) olan Sağlık Kurulu üyesi olarak aşağıdaki bilimsel yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Bu çalışma 263.450 katılımcı ile İngiltere’de yapılmış Katılımcıların %52’si kadın ve ortalama yaş 52,6’dır. Ev-iş seyahatlerinde yürüme, bisiklet, karışık mod (yürüme ve bisiklet) veya aktif olmayan (araç veya toplu taşıma) modun etkileri araştırılmış. 5 yıl içinde katılımcıların 496’sı kalp-damar hastalığı yüzünden, 1126’sı ise kanser yüzünden kaybedilmiş. Bu yıllar içinde ise 3478 kanser olayı, 1110 kalp-damar hastalığı olayı teşhis edilmiş.

Tüm nedenlere bağlı ölümleri bisiklet %31, bisiklet+yürüme %24 azaltmış

Kanser insidansını bisiklet %45, bisiklet+yürüme %36 azaltmış

Kansere bağlı ölüm riskini bisiklet %40, bisiklet+6yüyüme %32 azaltmış.

Kalp-damar hastalığı insidansını bisiklet %46, yürüme %27 azaltmış.

Kalp-damar hastalığına bağlı ölüm riskini bisiklet %52, yürüme %36 azaltmış.

Sonuç

Ev-iş arasında seyahati özellikle bisikletle yapmak son derece faydalıdır. Yürüme de etkin bir koruma sağlamakla beraber etkisi bisiklete göre bir parça düşüktür.

Politika oluşturucuların, halkın sağlığını korumak için bisiklet yollarını tanzim etmesi gerekmektedir. Araç sürücülerinin bisikleti fark etmelerini sağlayacak kamu spotlarının oluşturulması, bisikletlilere yapılan herhangi bir trafik eyleminin şikâyete binaen cezalandırılmasının faydalı olacağı kanaatindeyim.

Carlos A Celis-Morales, et al. “Association between active commuting and incident cardiovascular disease, cancer, and mortality: prospective cohort study”. BMJ 2017;357:j1456

Yorum bırakın

Filed under Genel

Açlığı Taklit Eden Diyetin Faydaları

Mesleğin başında bu tip konular nedense benim pek ilgimi çekmiyordu. Daha çok kanser konusunda kafayı yoruyor, Cerrahpaşa’daki hocalarımın bu konuya nasıl da vakıf olduklarını görüp, onlar gibi hastaları ve hastalıkları değerlendirmek için can atıyordum; ama insan beynine bilgilerin yüklenmesinde bir turbo mod yok, çok çalışma ve İngilizce deliberate, Türkçesi üzerinde düşünülmüş çalışma gerektiğini 10.000 saat geçip de “tamam şimdi oldu” zamanı anladım. Konuyu biraz uzatıyorum gibi duruyor, ama üst bilişin de (meta-cognition) bu süreçte etkili olduğunu sonra okuduğum yazılarda gördüm (https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Cstbili%C5%9F).

 

Ben o zamanlar, kanserin de basit bir açıklaması vardır diye düşünüp, teorik olarak kafa yorarken, o zaman asistan odasında şimdi ünlü bir endokrin uzmanı olan Özay Tiryakioğlu, müthiş bir endokrinolog olan Pınar Ablayla insülin direnci ve diyet konularındaki derin tartışmalarını anlamakta güçlük çekiyordum. Filhakika, insanların çoğunun hayatını tehdit eden mevzu da bu konularmış, sonradan anladım.

 

Biraz da yaş ilerleyip de arkadaşlarım 45’li yaşlara gelince, her ne kadar onlardan genç de olsam, uzun yaşamın nasıl elde edildiğini gösteren çalışmalar da ilgimi çekmeye başladı. Genlerimiz ve yaşam tarzımız bizim ne kadar yaşayacağımıza karar veriyor, isterseniz de çalışmamıza geçelim.

 

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, ömrü uzattığı yegane gösterilmiş şey açlık…

 

Çalışmaya 100 sağlıklı katılımcı alınıyor ve iki gruba ayrılıyor ve açlığı taklit eden diyetin (ATED) yaşlanma ve yaşla ilişkili hastalılarının göstergeleri, risk faktörlerine etkisi araştırılmış. ATED tipik olarak kalorisi, şekeri ve proteini az, doymamış yağı fazla yiyeceklerden oluşmaktadır. ATED her ay sadece birbirini takip eden 5 gün boyunca uygulanmıştır.

 

ATED Gün 1

%10 protein, %56 yağ ve %34 karbohidrat. Toplam 1090 kalori

 

ATED Gün 2-5

%9 protein, %44 yağ ve %47 karbohidrat. Toplam 725 kalori.

 

3 kez yapılan ATED turu vücut ağırlığını, beden ve toplam vücut yağını, insülin benzeri büyüme hormonu-1’i (IGF-1) ve kan basıncını azalttığı gözlenmiştir. Bu süre zarfında yan etki saptanmamıştır. Bu diyetin iyi tarafı ise, riski yüksek olanlarda iyi etkiler belirgin olmasıdır.

 

Sonuç

 

Ne demiş atalarımız, alınan enerjinin azı kar, çoğu zarar.

 

 

Min Wei, et al. “Fasting-mimicking diet and markers/risk factors for aging, diabetes, cancer, and cardiovascular disease”. Science Translational Medicine  15 Feb 2017:Vol. 9, Issue 377,  DOI: 10.1126/scitranslmed.aai8700.

 

5 Yorum

Filed under Genel

Simit Sarayı Dergisi Ocak 2017

Yorum bırakın

Filed under Genel

Hava Kirliliği Beyne De Geçiyor

industry-sunrise-clouds-fog-39553

“Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve diğer süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar. Bu ulus, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor.” (https://burakuzel-md.com/2012/03/30/oturan-boga-analojisi/)

 

İnsanlık sürekli ilerliyor, ancak sevimli mavi gezegenimizi de hunharca sömürüyor. Hiçbir iyilik karşılıksız kalmadığı gibi, kötülük de karşılıksız kalmıyor. İnsan hava kirletiyor, hava da onun bedenini, hatta beynini kirletiyor; belki de Alzheimer yaparak kendisini daha da kirletmemesini sağlamaya çalışıyor.

 

Manyetit denilen güçlü manyetik özelliği olan demir karışımı mineraller 20 yıl önce ilk kez beyinde tespit edilmiştir. Manyetitlerin redoks aktivitesi, yüzey yükü ve güçlü manyetik özelliklerinden dolayı beyin üzerinde güçlü bir etkisi olabilir. Alzheimer hastalığına bağlı plaklarla manyetitlerin ciddi bir ilişkisi olduğu da daha önce yapılan çalışmalarda gözlenmiştir. Manyetitlerin burundan koku alma sinir ile beyne taşındığı da düşünülmektedir.

 

Bu çalışmada Alzheimer’ı veya benzer plakları olan yaşlıların beyinlerinde manyetit miktarı yüksek çıkmış olmasına rağmen, her hangi bir hastalığı olmayan genç Meksikalı kişide de yüksek çıkmıştır. Bu durumun Meksika’da hava kirliliğinin fazla olmasıyla alakalı olduğu düşünülmektedir.

 

Manyetit ile hava kirliliği yanma ile oluşmaktadır. Yani otoyol çevresindeyseniz bu tip kirleticilere maruz kalabilrisiniz. Ancak toner kartuşu gibi başka nedenlerle de oluşmaktadır.200nm’den küçük nanokürelerin doğrudan beyne ulaşabildiği de bilinmektedir.

 

Araştırmacının konuyla ilgili videosuna da https://youtu.be/dfXjeNxSYgA linkinden ulaşabilirsiniz.

 

https://en.wikipedia.org/wiki/Magnetite

Barbara A. Maher, et al. “Magnetite pollution nanoparticles in the human brain.” PNAS September 27, 2016 vol. 113 no. 39 10797-10801

 

Yorum bırakın

Filed under Genel

Arabesk Yaşam Hücreleri Yaşlandırıyor

pexels-photo-27040

 

Bazı insanlar vardır, çok özeldirler ve belki bizler gibi sıradan insanlar hayatları boyunca onları ya bir kez görür, belki de hiç… İşte o insanlardan bir tanesi Prof. Dr. Gökhan Demir’dir. Bizler internken yaptığı pratik dersleri unutmak mümkün değil. Bir insan bu kadar mı şevkle tıp anlatır, bu kadar mı tıp da dâhil çok şey bilir ve kültürlü olur. Sene 1997’de onkoloji servisinin asistan odasında bizlere anlattığı telomer hala kulaklarımdan çıkmıyor; TUS (tıpta uzmanlık sınavına) hazırlanırken her şeyi bildiğimizi zannettiğimiz dönemde aslında hiçbir şey bilmediğimizi göstermişti. Gökhan Abinin anlatımındaki büyüleyicilik, içeriğindeki zenginlik muhteşemdir.

 

Neyse, gelelim Gökhan Abinin kulağımıza yamadığı telomerlere ve ne işe yaradıklarına. Telomerler (https://burakuzel-md.com/2010/07/13/olumsuzlugun-sirri-telomerler/ ), hücrelerin bölünme özelliğini kontrol altında tutmaya yarayan, kromozomun ucunda bulunan DNA parçasıdır. Telomeri, bir iplik parçası olarak düşünün, hücreler her bölündüğünde bu iplikten bir parça kopmaktadır; iplik kalmayınca hücre tekrar bölünemeyecek ve yaşlanacaktır.

 

Telomerlerin boyunun kısa olması, hücrenin erken öleceğini göstermektedir. Bu noktada sağlıklı hücrede uzun telomerler daha iyidir sonucunu çıkarabiliriz. Telomer uzunluğu ise hem genetik, hem de çevresel faktörlerden etkilenmektedir. Peki, yaşanan sıkıntılar telomerlere etki eder mi?

 

Çocukluk çağında yaşanan sıkıntılar

 

Maddi nedenlerden dolayı yer değiştirmek

Ailenin maddi destek alması

Babanın işsizliği

18 yaş öncesi polisiye bir olaya karışmak

Sınıfta kalmak

Fiziksel şiddete maruz kalmak

Ebeveynleri alkol veya madde kullanımı

 

Erişkin çağda yaşanan sıkıntılar

 

Çocuğunu kaybedenler

Eşini kaybedenler

17 yaş sonrası doğal afete maruz kalmak

Ateşli çatışmaya katılmış olmak

Bir alkol bağımlısı veya ilaç bağımlısı ile her hangi zaman birlikte olmak

Eşi veya çocuğu ciddi hasta olanlar

Medicaid (yeşil kart gibi) almış olmak

Yemek yardımı almış olmak

 

Çocukluk çağında yaşanan sıkıntıların hayatı daha fazla etkilediği düşünülmektedir. Bu sıkıntılar tek tek araştırıldığında belirgin etki gözlenmese bile sıkıntıların toplamı problem yarattığı gözlenebilir. Bugün bahsedeceğim çalışmada ABD Sağlık ve Emeklilik Çalışmasına katılan 4598 kişi incelenmiştir.

 

Yaşanan tek sıkıntının telomer boyuna etkisi gözlenmemiştir. Tüm yaşam boyunca oluşan sıkıntıların toplamı ise kısa telomer olasılığını %6 arttırmaktadır. Bu istenmeyen duruma ise özellikle çocukluk çağında yaşanan sosyal/travmatik maruziyetlerin etkisiyle oluşmaktadır. Çocukluk çağında eklenen her sıkıntı, telomer boyunun kısa olma olasılığını %11 arttırmaktadır.

 

Sonuç

 

Sağlıklı yarınlar için çocukluk çağında yaşanan sıkıntıları minimize etmemiz gerekmektedir.

 

Not: Telomer boyunuzu öğrenmek isterseniz şu siteye (http://telomeredx.com/ )  göz atabilirsiniz.

 

Eli Puterman, et al. “Lifespan adversity and later adulthood telomere length in the nationally representative US Health and Retirement Study”. PNAS, October 18, 2016  E6335-E6342

vol. 113 no. 42

 

Yorum bırakın

Filed under Genel

“Yorgunum Dostlar, Yorgunum, Yorgun” Diyorsanız Kronik Yorgunluk Sendromu Olabilirsiniz

pexels-photo

Uzun zamandır ne olduğu iyi bilinmeyen, her hangi bir testle de tanısı konulamayan bir hastalıktan bahsetmekte fayda var: Kronik Yorgunluk (Fatigue) Sendromu. Hoş, özellikle İstanbul’da yaşıyorsanız her daim yorgunsunuz demek; gürültüsü, trafiği, hava kirliliği, stresi, sıkıntısı, yani çilesi bitmez bir vahşi ormanda ürkek bir tavşanın yaşamı bizimkiler ki.

 

Bir kişiye Kronik Yorgunluk Sendromu (KYS) teşhisi konulabilmesi aşağıdaki belirtilerin olması gerekmektedir:

 

  1. Yeni gelişen, en az 6 aydan beri süregelen, artmış egzersizle ilişkili olmayan ve de dinlenmekle geçmeyen yorgunluk
  2. Egzersiz sonrası hasta hissetmek
  3. Zindeleştirmeyen uyku

 

Bu yukarıdakilerin dışında aşağıdakilerden en az bir tanesinin varlığı:

  1. Bilişsel bozulma
  2. Ortostatik intolerans (baş dönmesi, sersemlik hali)

 

Ayrıca hastalığın doğasında eklem ağrıları, boğaz ağrısı gibi şikâyetler de olmaktadır. Hastalık 40’lı yaşlarda başlamakta ve daha çok kadınları etkilemektedir. ABD’de 2 milyon kişide KYS hastası olduğu düşünülmektedir.

 

Bu hastalığa neyin neden olduğu tam olarak bilinmemektedir ve vücudun bağışıklık sistemi de dâhil birçok bileşeni etkilenmektedir.

 

Bugün bahsedeceğim çalışmada 84 KYS hastasında metabolomik çalışma yapılmıştır. Metabolomik çalışma, hücrenin metabolizması sonucu ortaya çıkan küçük moleküllerdir ve hem genlerden, hem de çevresel faktörlerden etkilenebilmektedir (örneğin protein metabolizmasının ürünlerinden biri ürik asittir).

 

Özellikle sfingolipid, fosfolipid, pürin, kolesterol, mikrobiyom, pyrroline-5-karboksilat, riboflavin, dal zincirli amino asit, peroksisomal, ve mitokondrial metabolisma bozulduğu tespit edilmiştir.

 

En fazla azalan ise sfingolipidler olmaktadır. Sfingolipideler metabolik sendromda ve akut hücre tehlikesinde artmaktadır; halbuki Kronik Yorgunluk Sendromunda sfingolipidler azalmaktadır. Kronik Yorgunluk Sendromunun hipometabolik bir durum olduğu düşünülmektedir.

 

Kronik Yorgunluk Sendromunun bu özellikleri Dauer’e benzemektedir. Dauer çevresel şartlar nedeniyle solucanların girdiği kendini koruma sürecidir; Dauere’ew giren organizmalar kendilerini zor şartlardan koruyabilmektedir. Tabi bunun imnsandaki karşılığının KYS olup olmadığı bir spekülasyon olacaktır; ne var ki KBY’si olanlarda ölüm riski intihar dışında artmamaktadır.

 

Sonuç

Kronik Yorgunluk Sendromu nedeni bilinmeyen bir hastalık olmasına rağmen yeni çalışmalar bunun  hipometabolik bir durumolduğunu göstermektedir; tanısal mahiyette sfingolipidler belki kullanılabilir, ancak bunun  için başka çalışmalara da ihtiyaç vardır.

Robert K. Naviaux, et al. “Metabolic features of chronic fatigue syndrome”. PNAS, September 13, 2016 vol. 113 no. 37. E5472–E5480, doi: 10.1073/pnas.1607571113

 

http://thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(15)01223-4/fulltext

Yorum bırakın

Filed under Genel

Egzersiz Yapmak İçin Önemli Bir Neden: Kanser Riskini Azaltmak

giphy

 

Bilgi düzeyimiz arttıkça, bulanık sulardan çıkıp kristal sularda yüzmeye başlıyoruz. Bedenimizle ilgili verilere bakmak için akıllı telefonlarımızı açmamız yetiyor: örneğin geçtiğimiz aylarda günlük adım sayımın düştüğünü görmüş olmam beni hemen uyardı. Bunun metabolik bir karşılığı da oldu, geçmişe göre LDL (yani kötü) kolesterolümde %20 artış da bu durumu destekledi. Çok da uzak olmayan gelecekte, kan vermek yerine ciltaltına yerleştireceğimiz çipler hem metabolik durumumuzu, hem de genetik durumumuzu sürekli takip edecek ve değişen durumları bize bildirecek.

 

Serbest zamanlarda yapılan fiziksel aktivitenin kalp hastalığı riskini ve tüm nedenlere bağlı ölüm riskini azalttığını biliyoruz, ancak kansere etkisinin ne olduğunu bu zamana kadar bilmiyorduk. Ancak bu etkileşimin hormonlar, insülin, insülin benzeri büyüme hormonu ve adipokinler üzerinden olduğunu tahmin ediyoruz. Ayrıca yağ dokusunun da spekülatif olsa da bir iltihabi durum yarattığını (spekülasyonun nedenini merak ederseniz bkz: https://burakuzel-md.com/2010/07/01/kusurlu-kolesterol-ilac-calismasi-jupiter-ve-rosuvastatin/ ) ve iltihabın da DNA’ya hasar verdiğini söyleyebiliriz.

 

Çalışma 1987 ile 2004 yılları arasında yapılan 12 çalışmanın verilerinin toplanmasıyla yapılmış. Serbest zamanlarında fiziksel aktivitesi en fazla olan grupla, en az olan grup karşılaştırıldığında enteresan sonuçlar elde edilmiş.

 

Ortanca yaşın 59 olduğu 1,44 milyon katılımcıda 186,932 kanser vakası çalışmaya dahil edilmiş.

 

Fiziksel aktivitenin aşağıdaki 13 kanser türünde azalmaya neden olduğu gözlenmiş:

Özefagus (adeno)kanseri (HR 0.58, 95% CI 0.37-0.89),

Karaciğer kanseri (HR 0.73, 95% CI 0.55-0.98),

Akciğer kanseri (HR 0.74, 95% CI 0.71-0.77),

Böbrek kanseri (HR 0.77, 95% CI 0.70-0.85),

Mide kardiya bölgesi kanseri (HR 0.78, 95% CI 0.64-0.95),

Rahim (endometrial) kanseri (HR 0.79, 95% CI 0.68-0.92),

Myeloid lösemi (HR 0.80, 95% CI 0.70-0.92),

Myelom (HR 0.83, 95% CI 0.72-0.95),

Kalın barsak kanseri (HR 0.84, 95% CI 0.77-0.91),

Baş-boyun kanserleri(HR 0.85, 95% CI 0.78-0.93),

Rektum kanseri (HR 0.87, 95% CI 0.80-0.95),

Mesane kanseri (HR 0.87, 95% CI 0.82-0.92),

Meme kanseri (HR 0.90, 95% CI 0.87-0.93).

 

Fiziksel aktivitenin bu olumlu etkileri şişmanlık ve sigara içiminden bağımsız olduğu da tespit edilmiştir.

 

Sonuç

 

Fiziksel egzersizin günlük rutinimizin bir parçası olması şarttır.

 

Steven C. Moore, et al.  “Association of Leisure-Time Physical Activity With Risk of 26 Types of Cancer in 1.44 Million Adults”. JAMA Intern Med. Published online May 16, 2016. doi:10.1001/jamainternmed.2016.1548

 

Gif Kaynak:  WWW.SIMPSONSWORLD.COM

Yorum bırakın

Filed under Genel, Genel Sağlık, Kanser

Genetik Kod ve Meme Kanseri

dna animasyon.gif

Genlerimiz bizim en değerli bilgimiz ve ancak gelişen teknoloji ile bu bilgiye daha hâkim olmaya başlıyoruz. 100 yıl önceki tıbbi bilgi dağarcığımız ile günümüz arasında dağlar kadar fark var. Teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki artık Moore kanunun sonuna gelmek üzereyiz.

 

Teknoloji ilerlese de bazı temel yaklaşımların da tıpta bitmemesi gerekiyor: insan sevgisi ve açık iletişim. Bundan yıllar önce bir üniversite hastanesinde poliklinik yaparken meme kanseri olan bir hastaya muayene masasına geçer misiniz diye sorduğumda hasta bana şaşkın gözlerle bakıp, ben buraya 5 yıldır geliyorum, en son ne zaman muayene oldum hatırlamıyorum demişti. 3 tesla ile MR çekip, 256 kesitli BT’lerin sadece raporlarını okumak da zamanımızda sık yapılan, ancak yapılmaması gereken şeyler: burada beni okuyan genç hekimler varsa onlara tavsiyem istediğiniz filmlere bakın, sadece raporu okumayın.

 

Gelelim konumuza: bence Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi matematik hocası olan sevgili Naci Halıcı’nın “zor” tanımı, “basit+basit=zor” analizi ile daha rahat anlayabileceğimiz genler ve kanser konusuna.

 

Kanseri anlamak için iyi analiz etmek gerekiyor: hepimizin ellerinde bulunan akıllı telefonların nasıl çalıştığını biliyor muyuz? Veya 100 önceki bir saat ustasına elimizdeki iphone’un bozulduğunu ve tamire verdiğimiz düşünün: ne yapabilir ki? Bizim de durumumuz bunu gibiydi, şimdi derin analizler yapıp, en basit halini bulup, puzzle’ı birleştirmeye çalışıyoruz. Puzzle ise 6 milyar parçadan oluşuyor. Her bir parçaya baz diyoruz ve bunun aynı zamanda bir eşi var. Bu sistem aynı bilgisayarlardaki gibi çalışıyor: bilgisayardaki sistem ikili, transistorun, yani lambanın açık olup olmaması durumu 0 ve 1 olarak yazılıyor, genlerde ise ATCG gibi yazılıyor.

 

İsterseniz basit bir bilgisayar programı yazalım: bunu da basic dili kullanarak yapalım

 

10 cls (ekranı sil komutu)

20 print “ben genetik öğreniyorum” (ekrana ben genetik öğreniyorum yazar)

30 end (programı bitirir)

 

Bu programın 3 satırdan değil de milyarlarca satırdan oluştuğunu düşünün, ve bu programın bazı yerlerinde harf hatalarının, komut hatalarının, bazen de mantık hatalarının olduğunu ve bunu çözmenin ne kadar zor odlunu düşünün; işte kanser genetiğine hoş geldiniz.

 

Bugün bahsedeceğim çalışma 560 meme kanserinin tüm genomunun araştırılmasını içeriyor.

 

Bu çalışmaya 556 kadın ve 4 erkek alınmış ve 3,479.652 yerine somatik baz koyma, 371.933 küçük indel (yerleştirme, silme), 77.695 yeniden düzenleme tespit edilmiş.

 

93 kanser geninde 1.658 ilerletici mutasyonlar gözlenmiş ve kanserlerin %95’inde en az bir tane ilerletici mutasyon tespit edilmiştir.

 

En fazla mutasyona uğrayan genler ise:TP53, PIK3CA, MYC, CCND1, PTEN, ERBB2, ZNF703/FGFR1 locus, GATA3, RB1 ve MAP3K1.

 

Sonuç

Teknoloji baş döndürücü hızla ilerliyor, kanser genetiğini anlamaya yeni yeni başlıyoruz ve muhtemelen önümüzdeki 10 yılda kanser tedavisinde büyük adımlar atacağımıza inanıyorum.

 

 

Serena Nik-Zainal, et al. “Landscape of somatic mutations in 560 breast cancer whole-genome sequences”. Nature (2016) doi:10.1038/nature17676.

 

http://www.molevol.org/the-universe-of-mutations-2-dna-rearrangements/

 

Yorum bırakın

Filed under Genel, Kanser