Category Archives: Akciğer Hastalıkları

Eve Hava Temizleme Cihazı Almalı Mıyız?

Eve Hava Temİzleme Cİhazı Almalı Mıyız_

Mikdat Kadıoğlu Hocamızı (@Mikdatca ) ilgiyle takip ediyorum; zaman zaman bizlerle paylaştığı ev içi hava kalitesi ölçen cihazının verilerinden, evlerimizin hava kalitesinin pek de parlak olmadığını görüyoruz. Her sabah evden çıkarken plume isimli ücretsiz uygulamadan hem güzel şehrimizin hava kalitesine bakıyorum, hem de dünyadaki diğer şehirlere. Mesela Norveç Bergen genellikle tertemiz hava solurken, Yeni Delhi, Pekin zehir soluyor. Çin’in durumu vahim ötesi; Mars’da yaşama hazırlık yapıyorlar gibi duruyor; aşırı ilerleme, aşırı ucuz üretim sevdası aşırı yıkıma neden oluyor. Tabii ki havadaki zerreciklerin hepsi insan kaynaklı değil, en fazla kısmını okyanuslardan gelen deniz suyu spreyi oluşturuyor, fakat bizlerin yarattığı kirlilik de azımsanmayacak kadar çok.

Hava kirliliği çok basit bir sağlık problemi değil; örneğin sağlığınıza dikkat etmek için bindiğiniz bisiklet de hava kirliliğine maruziyeti arttırıp, ölüm riskini arttırabiliyor. Bunun dışında özellikle hafta sonlarının geçtiği AVM’ler, çalıştığımız kurumların hava kalitesi de bence çok parlak değil. Akdeniz Üniversitesinde yapılan bir çalışmada eski klima sistemi ile yeni klima sistemin karşılaştırılmasında, yenisinde partikül oranı 4’de bir azaldığı gözlenmiş. Yani kurumlardaki iklimlendirme sistemlerinin de belirli aralıklarla bakımı veya yenilenmesi de gerekiyor.

Hava kirliliği, enteresan bir şekilde sadece solunum yollarını etkilemiyor, tansiyon ve şeker üzerine de kötü etkileri var. Hatta beyne kadar sızabiliyor.

Bugün sizlerle paylaşacağım çalışma Amerika’da yapılmış ve düşük gelir grubu için yapılan sitedeki insanların evlerine küçük, portatif hava filtreleme cihazı konulmuş. Site Detroit şehrinde bulunmakta ve 100 metre ötesinde günde 21.900 araç geçen bir yol ve 800 metre ötesinde 133.000 araç geçen başka bir yol var.  Çalışmaya alınan grupta sigara içilmiyor.

İlk grubun evine konulan cihaz herhangi bir filtreleme yapmıyor, ikinci gruba konulan düşük verimli HEPA filtreleme 2.0 μm çapındaki parçacıkların %99.0’ını filtrelerken, yüksek verimli gerçek HEPA filtresi daha da küçük (0.3 μm) çaplı parçacıkların %99.97’sini filtreliyor. Genel sağlık açısında 2.5 μm düşük parçacıklar akciğerin derin dokularına (alveollere) kadar ulaşabiliyor, daha büyük parçacıklar burun ve boğaz tarafından filtrelenebiliyor.

 

Kişisel PM2.5 maruziyeti

Filtreleme yapmayan cihazla ortalama 15.5 μg/m3

Düşük verimli HEPA filtreme ile 10.9 μg/m3

Yüksek verimli HEPA filtreleme ile 7.4 μg/m3

 

Tansiyonda Düşme

Düşük verimli HEPA filtreme ile 3.4 mmHg

Yüksek verimli HEPA filtreleme ile 2.9 mmHg

 

Eve Gidecek Sonuç

1800’lü yıllarda yaşamış Kızılderili Şef Oturan Boğa’nın sözünü anımsayalım: “Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve diğer süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar. Bu ulus, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor.”

Sonumuz Darth Vader’a benziyor, filtresiz nefes alamayacak bir  geleceğe hızla yaklaşıyoruz.

 

http://www1.mmo.org.tr/resimler/dosya_ekler/a07b6ff3930910b_ek.pdf?tipi=..

https://burakuzel-md.com/2016/04/05/hava-kirliligi-insulin-direnci-yapiyor-sekeri-yukseltiyor/

https://burakuzel-md.com/2016/10/28/hava-kirliligi-beyne-de-geciyor/

https://burakuzel-md.com/2011/08/15/bisiklet-kullanmanin-yarar-ve-zararlari/

http://www.itunovatto.com.tr/tr/hakkinda/yurutulen-projeler/hava-kirliligi-olcumunde-mobil-yontemler_2472

https://www.academia.edu/20686868/T%C3%BCrkiye_Genelinde_Hava_Kirlili%C4%9Finin_Ana_Bile%C5%9Fenler_Analizi

Masako Morishita, et al. “Effect of Portable Air Filtration Systems on Personal Exposure to Fine Particulate Matter and Blood Pressure Among Residents in a Low-Income Senior Facility A Randomized Clinical Trial”. JAMA Intern Med. doi:10.1001/jamainternmed.2018.3308

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları, Genel, Genel Sağlık, Hipertansiyon

Berk ve Yavuz Ayvalık’ta

Her son yeni bir başlangıçtır

Öğlen olmuştu, karnımız zil çalıyordu; tam o sırada Ayvalık sapağı karşımızda belirmişti.

-“Müdür, hadi girelim Ayvalığa, ama ne yiyeceğiz?”

-“Sen söyle adamım, ben hem Ayvalık tostu yemek istiyorum, hem de papalina.”

Sonunda Ayvalık tostunda karar kıldık. Bu tostun özelliği ekmeğidir; ne muhteşem bir şeydir, hiç İstanbul’da yediklerimize benzemez. Avşar büfenin ayvalık tostu da muhteşemdir, sahibinin Hülya Avşar hayranlığı da had safhadadır.

-“Yav adamım, madem buradayız, ne diye tarz olacağız diye kasalım kendimizi; bari bir kaç gün burada kalalım; vaktimiz kalırsa da ineriz aşağı, sörf de yaparız belki.”

-“Berk kardeşim, şu an ağlamak istiyorum- 89 gassaray maçı aklıma geliverdi.”

Cunda adasında neyse ki kendimize bir oda bulmuştuk; pansiyon sahibinin pancar motorlu bir ahşap kayığı da vardı. Bavullarımızı odaya koyduktan sonra, sanki yüzyıllardan beri bizi beklermişçesine kayığına götürmüştü. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsünün burada olması, bu bölgeye sevgimizi İstanbul seviyesine çıkarıyordu. 22 adanın etrafında 4 metrelik pancar motorlu kayıkla dolaşıp, kâh pina peşinde, kâh da sadece tuzlu suyun ılık kollarına girmek için deliriyor gibiydik. Pancar motorun kulak patlatan sesi içimize işliyordu. Ayvalık denizinin sevecen kolları bizi bekliyordu. Küçük kayığımız ılık denizin içinde yol alırken, sanki bu sularda doğmuşum, hiç başka bir şey yaşamamış, basit ve mutlu bir insanmışım gibi hissediyordum.  Patriça koyundaki manastırın önünden geçerken, terk edilmiş adada hüzünle eski canlı günlerini hatırlayan kalıntılar, her şeyin insanla güzel olduğunu bana anlattı. İçimdeki endişe alevi, bu görüntülerle sönmeye başlamıştı.

Ne zor bir sene geçirdim diye düşündüm; bir dizi film gibi, bitmeyen ve sürekli artan bir gerilimle beni girdabına çeken bir rating makinesinin içinden kendimi zor kurtarmıştım. Bu girdapta sonsuzca ve sürekli boğulan insanlar ve aileler de vardı. Bu girdabı ölüm ve yalnızlık hissi oluşturuyor, suçluluk hissi de kamçılıyordu. Bu evrenin minik bir kırıntısı bile değilken, evrenin merkezinde olduğumuzu zannetmemiz bu acı dolu deneyimi bize yaşatıyor olmalıydı.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Ödem

Ödem Neden yazın artar- (1)

Ödem nedir? Nasıl oluşur?

Ödem, dokuların arasında sıvı birikmesi durumudur. Ödem en sık bacaklarda gözlenmektedir, ancak vücudun başka bölgelerinde de olabilir, örneğin akciğer ödemi, beyin ödeminde olduğu gibi. Ödem bazen de genel olabilir, tüm vücuda yayılabilir. Biz isterseniz bu aralar sık görülen bacak ödeminden bahsedelim

Ödemi oluşturan birkaç neden vardır, eğer nefes darlığı ile birlikte bacaklarınızda ödem olduysa kalp yetersizliğinden şüphelenebiliriz. Bu arada bazı ilaçların (özellikle kalsiyum kanal blokeri tansiyon düşürücü ilaçlar) da yan etki olarak bacaklarda ödem yaptığını akılda tutmakta fayda olur. Bunun dışında böbrek problemleri de ödeme neden olabilir.

Haşaratın en sevdiği bölgeler yine bildiğiniz üzere bacaklardır, böcek ısırmalarında da ısırılan yerin etrafında ödem oluşmaktadır.

Eğer tek taraflı bacak şişmeniz varsa, bunu önemsemenizi öneririm, çünkü bacak (toplar)damarlarında oluşan tıkanıklıklar da bacakta ödem oluşturur. Bunun tehlikesi bu pıhtının kopup, akciğere gitmesi durumudur ki buna da pulmoner emboli diyoruz.

Bazen cilt enfeksiyonları da ödem yapabilmektedir, o yüzden ayak hijyeninize dikkat etmenizi öneririm; bu duruma selülit deriz. Bu selülit kozmetik değil, cildin enfeksiyonu durumudur. Bazı çeşit ayak, cilt mantarları da ciltte, veya damarlarda enfeksiyon yapabilir. Bu durum da bacakları şişirebilir.

Gebelerde ise bacaklardaki kanın kalbe geri dönmesinde bebeğin karın içindeki basısı ve yine gebelikle ilişkili vücutta sıvı artmasına bağlı ödem oluşmaktadır. Gebelerin tuz kullanımı konusunda dikkatli olması gerekir, tuzlu bir patlamış mısır, bacakları şişirebilir.

Varisler, yani bacaklardaki toplardamardaki genişlemeler de ödeme nede olabilmektedir.

Bir de yaz aylarında damarlar genişlemektedir, biraz fazla ayakta hareketsiz kaldığınızda bacaklarınızda hafif ödemlenme olabilir.

Nasıl tedavi edilir?

Ödem neye bağlıysa onu tedavi etmek gerekir, örneğin kalp yetersizliği varsa öncelikle bu hastalığın tedavisi uygundur. Eğer ilaca bağlıysa, ilaç değiştirilir, tıkanıklığa bağlı ise kan sulandırıcı ilaçlar veririz. Eğer sıcaklara bağlı şişme varsa, ayaklarımızı yukarıda tutmak, uzun süre sabit ayakta kalmaktan kaçınmak yeterli olacaktır.

Ödemden korunma yöntemleri nelerdir?

Bacaklardaki ödemden korunmak için özellikle ayak hijyenimize dikkat etmemiz gerekir. Uzun süre ayakta kalmak ödemi arttırabilir, toplardamarlardaki kanın kalbe geri dönüşünü sağlamak için hareket halinde olmamız gerekir. Uzun yolculuk yapıyorsak, mutlaka aralarda mola verir yürümemiz gerekir.

Ne gibi rahatsızlıklara yol açabilir?

Aşırı ödem kan dolaşımını bozabildiği gibi, uzun süren ödemlerde ciltte incelme, renk değişikliğine neden olabilmektedir. Ayrıca altta yatan hastalık durumun ciddiyetini belirlemektedir, örneğin damar tıkanması varsa tedavi acil olarak başlamalıdır.

Yaz aylarında artış göstermesinin sebebi nedir?

Yaz aylarında daha önce bahsettiğim gibi damarlarda genişleme olmaktadır, bu da damarın geçirgenliğini arttırıp ödemin daha kolay oluşmasını sağlamaktadır.

Ödem atmaya yardımcı olacak yiyecekler nelerdir? 

Eğer başkaca bir hastalığınız yok ve sadece sıcaklara bağlı ödeminiz varsa ayaklarınızı yukarıda tutmanız yeterli olur. Ancak kalp yetersizliği gibi bir durum varsa idrar sökücü ilaç kullanmak gerekir. Bu noktada ödemin nereden kaynaklı olduğunu bulmak ve buna uygun tedavi vermek gerekir. Bazı bitkilerin idrar sökücü özelliklerinin olduğu bilmekteyiz, ancak standardize edilemediği için tıbbi tedavi olarak maalesef kullanmıyoruz.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kokomo Plajından Kaçış

Her son yeni bir başlangıçtır

Güneş batmaya yüz tutuyordu, bizim çadır ise içine birkaç şiş sokulmuş paçavradan ileri gidemiyordu. Her ikimiz de acayip terlemiştik. Hava kararırken arabayı yaklaştırdık ve farları açtık.

Sonunda çadırımsı bir şey kurmayı başarabilmiştik. Gelirken yolda aldığımız sandviçleri yedik ve çadırın içine matlarımızı sererek uyumaya çalıştık. Çadırın içi aşırı sıcaktı ve nefeslerimiz de bunu körüklüyordu. Çadırın kapımsı fermuarını açmak dışında bir çaremiz kalmamıştı ve ölesiye yorgunduk.

Üzerimdeki kalın battaniyeyi atmaya çalışıyordum, ama mümkün değildi. Sanki Kızılayın battaniyesiydi. Ama daha yumuşak bir şeydi.

-“Ne bu?” diye nara atarak ayağa kalkmaya çalıştım, o sırada Yavuz’da uyanmış, çadırın içindeki sokak köpeğini fark etmiş ve panikleyerek o da ayağa kalkmıştı. Köpek neyse ki yolunu bulup kaçmıştı. Ama bizim panik hali devam ediyordu, Her ikimiz de ayağa kalktığımız için, bir adam boyu yüksekliği olmayan küçük çadırımız yıkılıverdi. Aynı anda panikle sağa, sola döndüğümüz için balıklar gibi ağa dolanmış olduk.

-“Yavuz, senin aklına uyanda kabahat, akıl ne sende var, ne de bende.”

-“Müdür, sen onu bırak da, biz nasıl buradan kurtulacağız onu düşün.”

-“Olm, sen soktun bizi bu duruma, sen düşün.”

MacGyver aklıma geldi. O ne yapardı diye düşündüm. Muhtemelen böyle bir salaklık hiç yapmamıştır diye aklımdan geçirdim.

-“Yavuz, senin çakın nerede?”

Yavuz çakısını neyse ki çabuk bulmuştu, brandayı keserek, içine düştüğümüz tuzaktan kurtulabilmiştik. Muhtemelen sokak köpeği, dışarıdaki rüzgârdan sığınmak için bizim kapısı açık çadırımıza sığınmıştı. Neyse ki o panikle hayvan bizi ısırmamıştı. Yaban hayatına bir nokta koymalıydık.

Çadırın içinden kurtarabildiğimiz kadar eşyamızı kurtardık. Modern zamanların“İki Yıl Okul Tatili” tadında bir tatil geçiriyorduk. Tek fark o çocukların zeki olması, bizim iq’muzun düşük olmasıydı.

Çadırın kalıntılarını bizim gibi başka enayilere örnek olsun diye orada bırakıp arabaya atladık. Feribot için adanın öbür tarafına gidip, bekleme alanına vardığımızda sabaha karşı saat 3’tü. İn cin top oynuyordu, ama bunu seyredecek mecalimiz kalmamıştı. İkimiz de sızmak üzereydik.

Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte arabanın içindeki sıcaklık, magma tabakasının sıcaklığına yaklaşmaktaydı; korkumuzdan camları da açamıyorduk. Hâlbuki feribotun kalkış saatine de çok vardı.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Berk ve Yavuz Kokomo Plajında

Her son yeni bir başlangıçtır

Berna komutanın kafası çok meşgul olduğundan, izin istediğimi dilekçeme imza attıktan sonra algılamıştı.

-“Berk” dediğinde bir anda irkildim.

-“Hemmreder, buyurun Berna Hanım”. Az kalsın emredersiniz komutanım diyecektim. Berna komutanın bakışları donuklaşmış, yüzü savaşta saldırı düzenine girmişti. Şahsen Berna Hanımın kanseri olmak istemezdim, o hücrelerin analarından emdikleri süt burunlarından gelecekti.

-“Telefonun açık olsun, 3 çaldırıştan önce cevap verir pozisyonda ol.”

-“Tabi ki Berna Hanım”

Ayvayı yediğimin resmiydi. 7/24 ben nasıl 3 çaldırışta telefonum açacaktım. Yani duşta olabilirdim, tuvalette olabilirdim. Acaba hiç tatile çıkmasam mı diye düşünmeye başladım.

-“Müdür kafayı takma, ben sana su sızdırmaz telefon kabı alırım sen merak etme. Ayrıca yeri de ayarladım. Kokomo Beach gibi bir yere götüreceğim seni (http://youtu.be/KNZVzIfJlY4)

-“Yavuz, emin misin burasının o müthiş sahil olduğuna?”

Yavuz bir haritaya bakıyor, bir de ıssız ve terk edilmiş kumsala bakıyordu. Buna anlam veremiyordu.

-“Şşşş, alooooo! Ağabeycim burası hayallerimizin kokomo kumsalı mı? Yoksa buraya kusmalı mı?”

Sanki Marsta keşif gezisi yapan “curiosity” gibiydik. NASA’dakiler ne hayallerle Marsa gitmişler, kırmızı marslıları görecek yerde taş toprakla yetinmek zorunda kalmışlardı. Biz ise rüzgârın kuruttuğu ıssız bir sahildeydik. Parti hayali kurarken Gobi çölüne düşmüş gibi olmuşduk.

-“Müdür, iyi tarafından bak, buradan bir arsa falan alırsak, ileride çok değerlenecek. Hem de ucuza kapatmış oluruz.”

-“Yavuz! Kafayı mı yedin?”

Yavuz, mükemmel bir sörf sahili bulduğunu düşünüyordu. Buna neden olan şeyde, bir belgeselde izlediği sörfçülerin bu tip ıssız kumsalları keşfetmeye çalışmalarıydı. Hâlbuki ben arada sörf yapıp, daha çok parti yapmak istiyordum.

-“Bak müdür, çadırı şuraya kuralım; çalılar da bizi en azından korur. Hem de süper eğlenceli bir macera olacağına eminim.”

-“Çilemse çekerim, kaderimse gülerim. Senden mi korkacağım Yavuz efendi” diye bağırdım.

Yavuz’la çadır kurmaya başladık. Çadır kurmak sanki çok basit bir şey gibi insan kafasında tezahür etse de, bir ton çubuk, nerenin neresi olduğu anlaşılamayan branda vardı.

-“Kardeş, bu yaban hayatı bize göre mi sence?”

-“Müdür, aç karna bir ton belgesel izledik seninle, tabi ki bize göre.”

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Berk Yeniden -3

Her son yeni bir başlangıçtır

Nasılsa bir daha kemoterapi almayacağımı düşünerek soğuk espirimi patlatmanın verdiği hazla bizimkileri yakaladım. Annem içeride ne konuştuğumuzu merak ediyordu, kontrol edemediği bir şey mi vardı?

-“Dövme yaptırabilir miyim diye doktora sordum. Yaptırabilirmişim. Şöyle sırtıma kocaman bir yakuza dövmesi yaptırmak istiyorum da.”

Yeniliklere açık olduğunu zanneden annemin gözünde dövme demek, uyuşturucu müptelası olmakla eşdeğerdi. Dövme yaptırmayı düşünmüyordum, ama annemi de sinirlendirmek hoşuma gidiyordu.

-“Birlikte yaptıralım evladım. Ben de koluma Atamızın imzasının dövmesini yaptırmak istiyordum.”

Annem beni dumura uğratmıştı, nereden çıkmıştı bu dövme işi.

-“Olur mu anne, yani katiyetle yaptırmanı istemem.” diyerek şiddetli bir şekilde karşı çıkıyordum.

-“Ukala dümbeleği evladım, her zaman sen anneni kandıracak değilsin değil mi? Senin gibi binlerce zırtapozu adam ettim ben evladım.”

-“Gerçekten dövme yaptırmayacaksın, değil mi anne?”

Saçlarım tekrar çıkmaya başlamıştı, sanki dalgalanıyor gibiydi. Saçlarımın çıkmasından çok kirpiklerime ve kaşlarıma tekrar kavuşmak beni mutlu ediyordu. Onlarsız güneş tamamen bir işkence halini alıyordu. Artık tatil vakti gelmişti; kafamı dinleyecektim. Hemen Yavuz’u aradım.

-“Adamım, bre yiğidim, tıfıllığın geldiği son noktam.”

-“Ne vardı birader?”

-“Ne oynuyorsun kardeş?”

-“Olm işim var, emekli polis memuru Max Payne var karşında, saygılı ol, alırım bak seni”

-“Biraz büyü be kardeşim. Bebek oyunlarını bırak, bak GTA V çıkacakmış ona hazırlan benim gibi, hayret bir şeysin yani. Neyse, ne diyecem bak”

-“ Söyle adamım.”

-“Müdür, hadi izin alalım Alaçatı’ya sörfe gidelim.”

-“Berna komutan bizi izin vermez, niye versin ki, ben de olsam vermezdim. Hele sana yağmurlu günde bir bardak su bile vermem, şahsen.”

-“Müdür, sen pis bir adam oldun. Seni sörfte geçtiğim için naz yapıyorsun. Dikkat et, bana rüzgârın oğlu derler, bastım mı yelkeni rüzgâra, uçar giderim.”

-“Senin kafa gitmiş birader, beni geçeyim derken kafana bumba çarptığı zamanı unuttun galiba; kardeşin yanında olmasa boğulup gidecektin.”

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -6

Her son yeni bir başlangıçtırPlan yapmalıydı ve buna hemen başlamalıydı. İnsan kaynaklarını aradı ve önümüzdeki 1 hafta işe gelemeyeceğini söyledi. Ofise hızlıca döndü, laptopunu aldı, üstünü giydi ve hızla binayı terk etti. Yakında bir Starbucks olmalıydı, çalışırken öğle yemeğinde bile ofisin dışına çıkmadığı için çevreyi çok iyi bilmiyordu, ancak Berk tayfasını ellerinde büyük kahve bardaklarıyla sanki süper çok iş yapıyormuş havalarında koridorlarda dolaşırken çok görmüştü.

Büyük ve sert bir kahve sipariş edip uzun masaya geçti; internet bağlantısı burada vardı ve akşama kadar yoğun çalışmalı ve aileye prezantasyon yapmalıydı. Notlar almaya başladı:

  1. Kanser Nedir?
  2. Meme Kanseri Nedir?
  3. Meme Kanserinde Erken Tanı Nedir?
  4. Meme Kanserinde Tedavi Nedir?
  5. Ameliyatını Hangi Doktor Yapar?
  6. Ameliyat Risk Taşır Mı?
  7. Sağlık sigortam bu ameliyatı karşılar mı?
  8. Hangi Hastanede ameliyat olmalıyım?
  9. Ameliyat sonrasında enfeksiyon riski nedir?
  10. Ameliyat sonrası kendi işimi kendim halledebilir miyim?
  11. Kaç günde eve dönebilirim- Can’ı kime emanet etmeliyim?
  12. Kemoterapi görecek miyim?

Benzer bir çalışmayı Can’ın doğumundan önce de yapmıştı, dolayısıyla jargonu az da olsa biliyordu.

  1. Kanser:

Kontrolsüz büyüyen, çıktığı yerin komşusundaki dokuları istila edebilen ve çıktığı yerin dışındaki organlara atlayabilen (metastaz) bir hastalık.  Kanserin iki hareketi vardı ya yakınındakine saldırıyor veya damar sistemini kullanarak başka organlara göç ediyorlardı. Neden böyle davranıyor ve zıvanadan çıkıyordu bu hücreler bilinmiyordu.

Kanser hücreleri kaotik hareket ettiği için daha fazla enerji harcamak zorunda kalıyordu ve bu enerjiyi de verimli kullanmıyordu. Bu yüzden kanser hücreleri artmış enerji ihtiyacını sağlamak için kendilerine kaçak damar hattı çekiyorlardı. Gayri nizami bu hareketlerle hızla sayılarını arttırsalar da zayiatları da bu derece fazla oluyordu. Belki de bu hücreler yeni bir organ yapmaya çalışıyordu, ama genetik bilgileri yeterli olmadığı için çıkan doku bir işe yaramıyordu, fay hattına kaçak bina inşa etmek gibi bir şeydi. Hem kendi yıkılıyordu, hem de içindekilere zarar veriyordu.

  1. Meme Kanseri Nedir?

Kadınların %12,5’inde gözüken bir kanser türü, ayni 8 kadından bir tanesi bu hastalıktan etkileniyordu. Sayısal lotoyu tutturma olasılığının 13.983.816’de bir olduğu düşünülürse, aslında bu durum piyangonun birisine çarpmasından çok, yağmura yakalanmaya benziyordu.

Meme kanseri riskini arttıran durumlar vardı: bunların çoğunluğu östrojene maruz kalmayla alakalıydı, erken adet görmek, dışarıdan östrojen almak riski arttırıyordu. Emzirmek ise riski azaltıyordu. Bir de genetik yatkınlık vardı, yakın akrabalarda meme kanseri olduğunda da risk artıyordu.

Ayrıca BRCA denilen, BReast CAncer (meme kanseri) genetik mutasyonunda da meme kanseri riski oldukça artıyordu; öyle ki bu kadınların %65’i meme kanseri %46’sı yumurtalık kanseri oluyordu. Rakamlar dehşet vericiydi.

Bir de CHEK2 mutasyonu vardı ki bu da meme kanseri riskini %37’ye taşıyordu.

“Şansa yaşamışız” diye düşündü Berna. Hayatın iş dışındaki rakamlarının da vahşi olabileceğini düşünmemişti. Acaba kanserin üzerinde de satış baskısı var mıydı, daha fazla kanser yapalım diye, sanki onun için çalışıyor gibiydi bu mendebur hücreler.

Erkek olmak da meme kanserini sıfırlamıyordu, ama erkeklerde de meme kanseri olduğunu görünce şaşmıştı. Hâlbuki erkeklerin de memeleri vardı. Berna kendisininkilerden her zaman memnun olmasa da onlardan bir tanesi kaybetmek de istemiyordu. Memeleriyle kendisini kadın, güçlü bir kadın hissediyordu; hayata bir daha gelse bu göğüs farkıyla, doğurgan güçle gelmek isterdi.

Gözünden damlaların yuvarlandığını laptopun klavyesinin ıslanmasıyla fark edebildi.  Gözlerini Park Bravo’dan aldığı gömleğine sildi, ağlamak için nasılsa bolca vakti olacaktı. Şu anda zamana karşı yarışıyordu.

  1. Meme Kanserinde Erken Tanı Nedir?

40 yaş üzerindekilerin mamografi çektirmesini önerenler de vardı, önermeyenler de. Aslında çok gecikmemişim diye düşündü. Acaba erken bir evrede miyim? Başka yapılabilecek bir şey var mı diye aklından geçirdi. Bir şekilde tanı konulmuştu.

  1. Meme Kanserinde Tedavi Nedir?

Meme kanserindeki ilk tedavi cerrahi müdahale ile kanserli alanın vücuttan çıkarılmasını içeriyordu. Ya kitle çıkarılıyordu, ya da memenin tamamı çıkarılıyordu. Bunu neye göre karar veriyorlardı, bunu gideceği doktora sormak için ajandasına “Doktora Sorulacaklar” başlığını yazdı.

Bazen cerrahi işlem öncesinde kemoterapi veriliyordu, bazen de cerrahi sonrasında. Yine bunu neye göre karar veriyorlar diye düşündü. Çok karmaşık bir işe bulaşmıştı. Bir de ışın tedavisi vardı ki bunu hiç anlamamıştı.

“Moral bozmak yok!” dedi, sertçe kendine; 1.000km’lik yol ilk adımla başlar

  1. Meme Ameliyatını Kim Yapar?

Bu Kara Murat kim sorusuna benziyordu, herkes “Ben, ben” diyordu, ama bunlardan usta olan kimdi? Bunu ayrıca araştırması ve destek alması gerekiyordu. Bu seçimi internet desteğiyle yapamayacağını anlamıştı, başka bir networke bağlanmalıydı.

  1. Ameliyat Risk Taşır Mı?

Meme kanseri sonrasındaki ölüm riski sıfır olmasa da son derece düşüktü, bulabildiği bir rakam %0,24’ü gösteriyordu. Demek bu cerrahi müdahaleden korkması gerekmiyordu.

  1. Sağlık Sigortam Bu Ameliyatı Karşılar Mı?

Özel sigortasını şirketi yapıyordu ve %100 karşılıyordu, sigortanın geçmediği hastane yok gibiydi. Acaba bu ameliyatı Türkiye’de mi olsaydı, yoksa İngiltere’ye mi gitseydi? Londra’da yaşadığı yıllarda, oranın sağlık sisteminden hiç haz etmemişti. Hoş 2 veya 3 kez basit hastalıklar geçirmişti, ama GP’yle iletişim pek kuramamıştı.

Mutluluğu uzaklarda aramaya gerek yok diye düşündü, memleket gibisi yok diye içinden geçirdi.

  1. Hangi Hastanede Ameliyat Olacağım?

Bu soru, hangi doktora ameliyat olacağım sorusuna bağlıdır.

  1. Ameliyat Sonrası Enfeksiyon Riski Nedir?

Ameliyat çok zor ve karmaşık bir ameliyat gibi durmuyordu, ama yine de bir doktor arkadaş bulmak, onun bilgisini ve tecrübesini kullanmak gerekiyordu.

  1. Ameliyat sonrası kendi işimi kendim halledebilir miyim?

Ortak cevaba bak

  1. Kaç günde eve dönebilirim- Can’ı kime emanet etmeliyim?

Ortak cevaba bak

  1. Kemoterapi görecek miyim?

Ortak cevaba bak

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -4

Her son yeni bir başlangıçtırYorgan, emek ve sabır gereken bir sanattır; sabrı ve sistemli çalışmayı babasını izlerken öğrenmişti, ama biraz da simetri tutkusu vermişti. Okuldayken en fazla geometriyi severdi, ama üniversitede işletmeye kendini daha yakın bulmuştu.  Üniversiteye girdiğinde en havalı bölüm işletmeydi. Derslerde çok zorlanmamıştı, disiplinli çalışması, kendine güveni ile okulu derece ile bitirmişti. Okul hayatı boyunca İngilizce öğrenmek için gittiği British Council’de de iyi ilişkiler kurmuş, bu da onun ekonomi MSc için London School of Economics’den burs almasına sebep olmuştu. LSE’de master yaparken ek iş olarak da barda barmaid olarak çalışması insanları daha iyi gözlemlemesine neden olmuştu.

Londra’da geçirdiği iki yıl, İngilizce aksanını da değiştirmişti. Şu anda çalıştığı şirket Amerikan menşeli olduğu için aksanıyla dalga geçenler başlangıçta çok olmuştu. Stajyer olarak girdiği bu şirkette, kariyer basamaklarına çıkıp koordinatör olmayı başarmıştı. Bu plan içine bir evlilik ve bir de Can’ı sıkıştırması da operasyonel gücünün ne kadar kuvvetli olduğunu kendine ispat ediyordu.

Can doğana kadar çocukları pek sevmezdi, belki de kendinden başka birisini de fazla sevdiği söylenemezdi. Can zihinsel hayatında bir çatlak açmıştı. Kariyer hedefleriyle Can arasında sıkışmıştı. Bunun olabileceğine ihtimal vermiyordu, ancak annelik içgüdüleri son derece baskındı. Her şeyi kontrol edebiliyordu, ama bu duyguyu zar zor zapturapt altına alabiliyordu. Kendisi için çizdiği, çok çalışma, disiplin ve sürekli ilerleme, edebi anlamda kan, ter ve mücadele ile elde edilen iktidar, minicik bir velet tarafından köklerinden sarsılmıştı.  Evdeki simetriyi bile tutturamıyordu, Can’ın yaramazlıkları, oyuncakların dağınıklığı içinde bir öfke santralinin gürültüyle çalışmasına neden oluyor, ancak Can’ın en ufak ateşi çıktığında bu öfke nedeniyle büyük bir suçluluk duyuyordu.

-“Hayatta sağlam duracaksın” olan düsturunu iş ve özel yaşamında katı bir şekilde uygulayabiliyordu, ama “du”. İş hayatında kaç kişiyi harcadığını hatırlamıyordu bile, zayıfları, sızlananları hiç sevmezdi. İyi yönetici, iyi elemanlarla çalışırdı, ancak onları da sıkı bir eğitimden geçirmek ve kendisi gibi sert ve dayanıklı yapmak zorundaydı.

Ama Can, hiç çalışanlarına benzemiyordu, ne yapsa da, basitinden karışığına her türlü stratejiyi uygulasa da istediğini yaptıramıyordu. Bir denge oluşturmak için iktidarının bir kısmını ona vermek zorunda kalmıştı. Zamane bebeleri ve genlerdeki analık, güçlü bir işbirliği içindeydi. Karışık duygular yaşıyordu. İş hayatına bunun yansıması olmuştu, iş eski öneminde değildi; en önemli toplantılarda bile konsantrasyonu kaybolup Can’ın yemeğini yiyip yemediğini düşünür olmuştu. Hâlbuki Can’ın öncesinde, daha çok CEO olduğu zamanların hayalini gerçekleştirmeye çalışırdı. Harrods’da alışveriş yapabileceği zamanların gelmesini bekliyordu, o Chloé çantaya yaklaştığını hissediyordu, ama gelecek ve Can için de yatırım yapmalıydılar. Ailelerden destek de alarak bir evleri olmuştu, arabayı şirket zaten veriyordu. Ama Can okula başladığı zaman masrafları katlanarak çoğalacaktı, hele popüler bir okula vermek istese, ki isteyecekti, bir servet onları bekliyor olacaktı.

IT’ci bir geek olan eşi Arda ile iyi anlaşıyorlardı, Can’a iyi babalık yapıyor ve onunla birlikte çok eğleniyorlardı. Boğaziçi’nde tanışmışlar, Berna Londra’dan döndükten sonra da hayatlarını birleştirmişlerdi.

2 hafta önce sağ göğsünde belli belirsiz bir sızlama ile bir sertlik fark etmişti. İlk önce sutyenin rahatsız ettiğini zannetmişti, ama her zaman sağlamcı olduğu için vakit geçirmeden doktora gitmeye karar vermişti. Muayene eden doktor her hangi bir şey bulamamış, ama yaş itibariyle mamografi ve ultrason istemişti. İşte bu noktadan sonra olaylar jet hızıyla gerçekleşmişti.

-“Biyopsi yapmak lazım.”

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -3

Her son yeni bir başlangıçtır-“Nasıl oluyor bu işler?”

Ne işleri nasıl oluyor diye düşündüm, Berna komutan kesinlikle işte Assasin’s Creed oynadığımı biliyordu, acaba tapınak şövalyeleri kısmını nasıl geçeceğini mi merak ediyordu, orada mı takılmıştı.

-“Berk, birazdan konuşacaklarımız kesinlikle aramızda kalmalı, bunu anlıyor musun?”

Amerikalılara has emir tekrarı, benim Berna komutan tarafından hafif çaplı bir embesil gibi göründüğüm anlamına geliyordu.

-“Tabi ki.” Yoksa “Yes Sir!, Yes Sir!” mü demeliydim, filmlerde olduğu gibi.

Berna Hanım, gözlerinden yaşlar Muson yağmurları gibi inmeye başlamıştı. Muson kelimesi mevsimden geliyordu, Berna Hanım’sa bir anda kurak mevsimden ıslak mevsime geçmişti.

Berna komutan benim bilmediğim bir şey mi biliyordu, acaba PET/CT sonuçları beni kandırmak için yapılmış bir düzmece miydi? Acaba şu anda ölmek mi üzereydim? İçim bir fena oluyordu, ölümün taze toprak kokusu ensemden aşağı kayıyordu.

-“Berk, senin tecrübelerinden faydalanma istiyorum. Geçen hafta göğsümden biyopsi yapıldı ve bana meme kanseri tanısı konuldu.”

Berna Hanımın gözlerindeki korkuyu görebiliyordum, hem gençti, hem de büyütmesi gereken bir çocuğu vardı. Arkadan Queen’in “Who wants to live forever?” kulağıma geliyordu (http://youtu.be/5L8-FTvSVxs) . Kim sonsuza kadar yaşamak istemezdi ki? Onu çok iyi anlayabiliyordum, dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydi; çaresiz hissediyordu, yalnız hissediyordu, hiçbir şeye odaklanamıyordu, kimdi düşmanı, neden onu tehdit ediyordu, ne suç işlemişti? Hâlbuki Can’ı onca işinin arasında, o kariyer basmaklarında 1,5 yıl emzirmemiş miydi?

Ailesinde kimsede kanser yoktu, tamamen bilmediği bir yola girmişti. En son doktora gittiği zaman Can’ın doğumuydu, yani aradan 4 yıl geçmişti. 41 yaşındaydı ve formunun zirvesindeydi. Çaylaklık dönemi bitmişti, büyük resmi görebildiğini düşünüyordu, ancak şimdi anlıyordu ki yanlış resme bakıyordu. Kariyer basamaklarını tırmanırken çektiği eziyeti düşündü, bir de çektirdiği eziyeti de.

Düz liseden mezun olup Boğaziçi’ne girmek için uzun yıllar canını dişine takıp çalışmıştı. Şirkette onu snob gibi görseler de, aslında halkın bağrından kopup gelen birisiydi. Annesi ev hanımıydı, babası ise yorgancıydı. Hiçbir zaman bolluk içinde bir hayatı olmamıştı, kıt kanaat geçinebiliyorlardı. Çocukluğunda babasının dükkânında çok vakit geçirir ve ona yardım ederdi. Pamuğun kabartılmasına bayılırdı, ilk zamanlar yay gibi aletle pamuk kabartılırken, sonradan çıkan basit bir makine pamuğu kar tanesi gibi havaya üfleyip kabartırken gelecekte önemli ve yüksek mevkide olduğu günlerin hayalini kuruyordu.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -2

Her son yeni bir başlangıçtırEn son bu şarkıyı mavi turda gerçek yakamozda Elif’le birlikte söylemiştik. Ne günlerdi diye düşünürken, annemim suratıma fikse olduğunu fark ettim.

Annemin yanağına sulu bir öpücük kondurup: “öpüjeeem seni” diye nara atmaya başladım. Babam ve kardeşim, annemin ekşimiş suratına bakarken katıla katıla gülüyorlardı.

Normalde bu laubaliliğe gerekli cevabı veren annem de gülme krizine girmiş, “seni şebek seni” diye söyleniyordu.

Sabah uyandığımda başımda müthiş bir ağrıma ve zonklama vardı, ağzım kurumuştu. Umarım beyin metastazı olmamışımdır diye düşündüm. Bu hastalığı pis tarafı da zift gibi insanın düşüncelerine yapışması ve hiç çıkmamasıydı.

Yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra,  duşa girdim. Kafamdan akan sular, Nürburgring’de sürat denemesi yapan arabalar gibi hızla aşağıya akıyordu, insanın kafasında saçının olmaması buna neden oluyordu. Bir de şampuanın köpürmesi için de saçın gerekliliğini hiç düşünmemiştim.

Gözlerim kapalı, akan sular kulağımı tıkıyordu. Bu durum sanki denizaltında normal nefes alabiliyormuşum gibi hissetmeme neden oluyordu, büyük bir mavinin içinde yitip gidiyordum. Hayat bütünlüğünü kaybetmişti bir an için, ama sonunda bir ışık gözüme çarpıyordu.

-“Amanın!” diye bir anda dün en son telefonda neler yazdığımı düşünmeye başladım. Galiba Elif’le tekrar yazışmaya başlamıştım. Kalbim huzursuzca orada olduğunu önündeki göğüs duvarını hızla tekmeleyerek hissettiriyordu. Umarım salak bir şeyler yazmamışım diye içimden dua etmeye başladım. Alçak irtifa uçuşlarında, insan normalinin dışında bir dünyayı yaşayabiliyor ve yazabiliyordu.

Gördüğüm o ışık, ne bir kurtarıcı, ne de bir işaretti, banyonun ampulünü görüyordum sadece. Başa gelen çekilir diye, telefonumu parmağımla kaydırdım, ama parmaklarım ıslak olduğundan telefon bir türlü açılmıyordu; bu kötüye işaret olabilir miydi? Yoksa kendimi çok mu önemsiyordum?

Mesajları açtığımda, tek bir mesaj vardı: “Elif slm”.

Cevap yoktu, bu beni derinden etkilemişti. Hâlbuki mesaj gelir diye bekliyordum, hala önemli ve değerli birisi olmak istiyordum. Zihnimizin tuzakları diye düşündüm.

Artık normal hayatıma dönmeliydim, bir işim vardı, doğru ya.

-“Yavuz, ne yapacağız bu yaz adamım, hiç planımız var mı?”

Yavuz’la öğle yemeğindeydik, adamım havalı olsun diye noodle’ını çubuklarla yemeye çalışıyordu, ancak noodle hep düşüyordu ve küçücük bir parça ağzına atabiliyordu. Benim sorumu pek duymuşa benzemiyordu.

-“Yav, ben bu sahneyi bir yerden hatırlıyorum, BBC’de böyle bir belgesel izlemiştim, ama orada maymunlar çubuğu karınca yuvasına sokup, karıncaları yiyorlardı.”

-“He, he” diye soğuk bir gülüş attı Yavuz, “Olm, bilmiyorsan da öğreneceksin, ne o öyle yer sofrasından elle pilav yemek. Bırak bu kabile alışkanlıklarını adamım, biraz medeni ol.”

Masada bulunan çubuklardan bir tanesini aldım ve Yavuz’un eline çubukla vurarak:

-“Seni düelloya davet ediyorum, medeni maymun, çubukları burnuna sokacağım.” diye bağırdım.

Çubukları kılıç gibi bir birlerine çarpıyorduk ki:

-“Ooo, beyler eğleniyormuş!” nidasını duyduk.

Bu koordinatör Berna Hanım’ın sesiydi. Her ikimiz de korkuyla ayağa zıplarken, masada bulunan kola bardakları sarkaç gibi salınmaya başladı. Yavuz da ben de kola bardağını yakalamaya çalışırken, kafalarımız bir birine hızla tosladı. Gözümün önünden şimşekler uçuşurken, elim yanmaya başladı, yanlışlıkla elim sebze çorbamın içine girmişti. Çığlık atarak yerime otururken, çorba da Berna komutanın ayaklarının dibine kusmuk gibi dökülmüştü.

Artık Berna komutan beni ofis-boy’luğa atayacaktı. Bu şirketteki kariyerim, sonuna gelmişti. Bir daha asla Berna komutanın beni ciddiye alacağını zannetmiyordum, ayrıca ilk şirket evliliği durumunda kapının önüne koyulacağım kesin gibiydi.

-“Beyler, sirk gösteriniz bitti mi? Yavuz, senin de yemeğin bitmiş gibi görünüyor, bizi Berk’le yalnız bırakabilir misin?”

Bu kelimeler hayra alamet değildi, Yavuz’un da benim de yüzümüz Sinead O’Connor’ın “Nothing compares to you” klipindekine benzemişti, bu şarkının meali “benzemez kimse sana” gibiydi, ancak Berna komutanın “bakışından süzülen işvene kurban” olamıyordum, daha çok kurbanlık koyun gibi bacaklarım titremeye başlamıştı. Galiba işteki son günüm bugündü. Son dönemde işi biraz sermiştim, tabii; keşke toplantılarda daha fazla aktif olsaydım diye düşündüm.

Yavuz restorandan Azeri folklor oyuncusu kızlar gibi sanki ayakları olmadan boynu bükük havada kayarcasına çıkarken, benden sonra ona sıra geleceğini biliyordu. İkimizi de işsizlik sigortasına başvururken görebiliyordum; birikmiş Sodexo’larımızla bir yıl karnımızı doyurabilirdik, sonrasında şaşalı hayatımız sona erecek, soğan ve ekmeğe dönecektik.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Her son yeni bir başlangıçtırKahramanımız Berk geçtiğimiz bölümde başından testis kanseri geçmişti ve sizler tarafından ilgiyle okunmuştu: bu hikayeyi https://burakuzel-md.com/olmeyi-unutan-hucreler/ adresinden tekrar okuyup hatırlayabilirsiniz. Şimdiki hikayemiz, bir öncekinin hemen devamı olarak gelişiyor ve sizlerin beğenisine sunuyorum.

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Dereceye baktığımda gözlerim yuvalarından dışarı fırlayacak gibi olmuştu, ateş 40,5 dereceydi. Bu ne Allah’ım diye düşünürken, panik hissi sanki denize girerken hani suyun sıcaklığını anlamak için ayaklarınızı suya hafifçe dokundurursunuz sonra koşarak suya atlarsınız ya, o sınırda duruyordu.

Nereden geldi bu iş başıma diye düşünürken, bir yanda da avazım çıkıncaya kadara bağırarak kaçıp kurtulmak istiyordum.

Bu sahneyi sanki daha önce yaşamış gibiydim, yine “Er Ryan’ı kurtarmak” filminin açılış sahnesindeydim. Normandiya çıkartmasına katılmış ve ileri doğru koşuyordum. Arkadaşlarımın bir anda yere yığılışını seyrederken, ben de bir an için yere yapışmış gibiydim. Kafamda şiddetli bir uğuldama vardı, yeri artık hissetmiyordum, sanki boşluktaydım; etrafımı görüyordum, ama bulanık bir resme benziyordu, denizin tuzu ağzımdaydı, ama acı mı tatlı mı algılayamıyordum, etrafımdan sesler geliyor, ismimi söylüyorlardı, ama ismim ne onu bile bilmiyordum. Kafamdaki miğferden vurulmuştum.

Aradan ne kadar geçtiğini anlayamadım, ama birisi mütemadiyen “Berk ne yapacağız şimdi?” diye soruyordu. Fotoğraf makinesindeki gibi netlik önce kaybolmuş, sonra bulanık görüntüler ve sesler bir şeyler ifade etmeye başlamıştı.

En iyisi, hikâyemi ben size kaldığımız yerden anlatayım. Ben bu duruma yakalanmış ve kurtulmuş ne ilk kişiyim, ne de son kişi olacağım.

37 yaşında bir erkeğim. İstanbul Teknik Üniversitesinde okudum, sonra MBA yaptım. Süper havalı bir tip değilim, ama bir “looser” da değilim. Özel bir şirkette çalışıyorum. İşimi de severek yapıyorum, eskiden hırsım çoktu, ta ki bu durum başıma gelene kadar. Ne küçük şeyleri dert ediyormuş insan bu vesileyle öğreniyor tabi. Yazları denize tatil köylerine gideriz. Kışın hafta sonları alış veriş merkezlerine gideriz. Dağın kokusu ne güzeldir, içine çekersin, temizdir, serindir, sağlıktır, ama hasretliktir. Bu durumun en korkutucu olan tarafı ise bir daha bunları sanki göremeyecek gibi hissetmekti bence.

En son nerede kalmıştık diye düşünecek olursak, en son kemo bitmiş ve akşam kutlama yemeği yapılacaktı.

Alkollü içecekleri fazla içemem, geceleri çıktığımızda yani bir bira içebilirim veya da bir kadeh whis-co.

Kemonun bittiği akşam evde bir bayram havası vardı, babam çocuk gibi heyecandan hop oturup hop kalkıyordu, annem ise her zaman ki vakur edasına devam ediyordu, sanki İngiliz kraliyet ailesinde yetişmiş gibi davranıyordu, ancak içten içe onun da heyecanlı olduğunu anlayabiliyordum.

-“Anne”, dedim üzgün bir sesle fısıldayarak.

-“Anne sana önemli bir şey söylemem lazım.” diye devam ettim.

-“Ne oldu yavrum?”

Annemin içinde esen bahar havası, kutuplardan gelen can acıtıcı soğukla yer değiştirivermişti. Karanlık düşünceler yüzünü allak bullak etmeye saliseler içinde neden olmuştu.

-“Cari açık artmış, ne olacak bu dövizin durumu.”

-“ Allah seni bildiği yapsın, binlerce insan yetiştirdim, bir seni yetiştiremedim. Sen ne hain bir evlatmışsın. Otuz küsur yaşına geldin, ama adam olamadın; anneyle böyle dalga geçilir mi?”

Annem bana makineli tüfekle taarruz ederken Pompadour saçları bungee-jumping yaparmışçasına ağzına giriyordu, demek ki o da kendini bırakmıştı, saçları hiç bu kadar uzamazdı.

Akşama gideceğimiz yer Anadolu Fenerindeki Fener restoranıydı. Salaş bir ortamda muazzam bir manzarası vardı. Fenere vardığımızda hava daha kararmamıştı, güneşin ışığının azalması ve yataylaşması lacivert, yeşil ve kahverenginin keskinliğini arttırıyordu; doğanın şekli İstanbul’da değil sanki fjordlara gelmişsiniz hissi yaratıyordu. Kuzey ülkelerinin hüzünlü havası ile rakı-roka-balığın karışımı bir kontrast oluşturuyordu, aynı gecenin içinde aydınlık ve sıcağın; gündüzün içinde de soğuk ve gölge bölgelerin bulunması gibi yin ve yang durumunu yansıtıyordu.

Restoran, fjordun tepesinde bulunuyor ve taraça tarzında balkonlardan oluşuyordu; yazın dik yamacın altında bulunan koya tur tekneleri gelir, insanlar denize girerlerdi, ancak daha mevsimi gelmemişti. Terk edilmişlik hissi burada da vardı, ben de kendimi öyle hissediyordum. Hastalıktan delicesine korkmaz ve hastanede güvende hissetmek de çok hayra alamet bir durum değildi.

Kardeşimin de yemeğe katılmasıyla, bende normalde kaybolmuş olması gereken kara bulutlar dağılıverdi; balık köftesi, enfes yeşilliklerden oluşan salata ve taze istavritle birlikte tüketilen rakı serin lokantayı ısıtmaya yetmişti. Artık eski mutlu günlerimize geri dönmüştük, artık başka bir stres istemiyordum.

Güneş uykusuna çekilirken, muhteşem bir ay da doğmaktaydı. Ben en fazla ayın bu rengini seviyordum, sarı ve huzurlu; tepeye çıktığı zaman aynı boyutta gibi olsa da hem küçülmüşü gibi algılanıyordu, ancak daha kötüsü eskinin flüoresan, yeninin enerji verimli ampullerinin soğuk ışığını andırıyordu. Enerji verimi kötü olsa da, özellikle eskiden balıkçı tezgâhlarındaki ampullerin ışığı içimi ısıtıyordu.

Ayın şavkı boğaz üzerinde dalgalanırken Sezen Aksu’nun şarkısı dilime dolandı (http://youtu.be/MVNqXDfcNgk) :

Cigaramı sardım karşı sahile

Yaktım ucuna acıları

Ağları attım anılar doldu

Ağlar hasretimin kıyıları

 

Yareme tuz diye yakamoz bastım

Tek şahidim aydı

Aman aman

Bir elimde defne

Bir elimde sevdan

Kalbim egede kaldı

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Mongersen: Crohn Hastalığında Devrim Mi?

Mongersen’den Hikayeler- Crohn2000 yılı civarında sevgili abim, hocam Dr. Gökhan Demir’in Amerika’dan dönüşünü hasretle bekliyordum. Döndüğünde hemen Gökhan abiyi sıkıştırmaya başladık. Gökhan abi, her zaman olduğu gibi alev alev yanan bilim aşkıyla Amerika’da yaptığı çalışmalardan bahsetmeye başladı. Bir insanın her hangi bir meslekteki başarısı, kişinin yaptığı işe ihtirasıyla doğru orantılıdır derler, bunun canlı örneği ise Gökhan Hocadır. Konuya hâkimiyeti kadar, canlı anlatımı, sesini ve beden dilini kullanması da mükemmeldir.

İşte tam o zamanlar, beni yetiştiren hocam Prof. Dr. Nil Molinas Mandel ile şunun münakaşasını yapıyordum; siz cisplatin devri hekimisiniz, ben ise trastuzumab hekimi diyerek kendimi teknolojik olarak büyük gördüğümü iddia ediyordum (20’li yaşların hezeyanları). Gökhan abi ise anti-sense oligonükleotidler üzerine çalıştığını söyleyince, benim havam da tamamen sönmüş oldu. Defalarca anlatmasına rağmen anlayamıyordum. Odasına astığı bir hücrenin enzimlerini, genlerini gösteren afiş de beni büyülüyordu.

Gelelim bugünkü konumuza: Crohn hastalığı, sindirim sisteminin iltihaplı hastalıklarından bir tanesidir. Crohn hastalığı sindirim sisteminin tüm bölgelerini tutabilir ve bu güne kadar yüz güldürücü bir tedavisi bulunmamaktaydı.

Crohn hastalığındaki iltihabi durumun SMAD7’nin fazla olması nedeniyle olduğu düşünülmektedir. Yüksek seviyedeki SMAD7 ise bağışık sistemini baskılayıcı TGF-β1 (transforme edici büyüme faktörü) seviyesini azaltmaktadır.

SMAD7 proteini 1995’de bulunmuş ve matrak olsun diye “dekapentaplejiğe direnen anneler”
isimlendirilmiş. Biliyorsunuz gen çalışmaları genellikle meyve sineklerinde yapılır. Dekapentaplejik geni (dekapenta: 15, pleji: felç), meyve sineğinin organlarını oluşturan 15 diskin oluşumun felç olması anlamında kullanılmaktadır.

Mongersen ise ağızdan kullanılan SMAD7 antisense oligonükleotidir. Bu ilaç, geni kapatmak yerine ürettiği RNA’yı durdurmaktadır (genin ürettiği RNA’ya sense, bunun durduran maddeye de antisense denilmektedir).

Plasebo kontrollü, çift kör faz 2 bu çalışmada mongersen günde 10mg, 40mg ve 160mg dozlarda hastalara verilmiştir.

Sonuçlar

15 günde tam şifa elde edilen hastalar

Plasebo %10

40mg mongersen kullananlarda %55

160mg mongersen kullananlarda %65

Bu sonuçlar son derece yüz güldürücüdür, ancak çalışmaların devam etmesi gerekir.

Giovanni Monteleone, et al.“Mongersen, an Oral SMAD7 Antisense Oligonucleotide, and Crohn’s Disease”. N Engl J Med 2015; 372:1104-1113

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Folik Asit Yüksek Tansiyonda İnmeden Koruyor

folİk Asİt ve İnmeFolik asiti özellikle hamile kalanlar veya hamile kalmak isteyenler yakından bilir. Folik asit, diğer isimleriyle folat, B9 vitamini, B vitamini ailesinden vitaminlerdir. Folik asiti insan vücudu üretememektedir, dışarıdan diyet yoluyla almamız gerekmektedir. Folat, DNA yapımında etkili olduğu kadar metilasyonunda da etkili.

Metilasyon, ise epigenetik değişikliklerde önemli, bu demek dediniz mi? Efendim, çağımız genetik çağı, artık bundan sonra senin kolesterolden falan bahsetmek yerine “senin MTHFR geninde bozukluk var mıydı şekerim?” sorularını birbirimize sorar olacağız. Genetik değişiklikler, yapısal değişiklikler, daha önceki yazılarımda da bahsettim, Burak yerine Rakbu yazmak gibi, anlam tamamen değişiyor, yani genin ürettiği protein değişiyor. Epigenetik değişiklikler ise  genin yapısını bozmayan, ama çalışmasının kapatan şeyler. Yani lambanız var, düğmeyi bir türlü açamıyorsunuz. İşte folat da bu noktada yerini alıyor; çünkü epigenetik değişiklikler genin metilasyonu ile oluyor. Dolayısıyla gebelikte bebekte nöral tüp defektlerini engellemekte kullanıdığımız folat, epigenetik üzerine etki ediyor- hem de 50 tanesi 2TL’ye satılıyor (bu nedenden dolayı bir süre sonra eczanelerde bulamayacağız diye tahmin ediyorum).

Folat eksikliği, kansızlık yapabildiği gibiş, homosisteini yükseltiyor. Homosistein yüksekliğ artmış kalp damar hastalığı ile ilişkili, ama daha önce yapılan çalışmalarda homosisteini yüksek olanlara folat verildiğinde homosisteinin düştüğü gözlenmiş, ama kalp damar hastalığı riskinin değişmediği ne yazık ki gözlemiştik.

Bugün bahsedeceğim çalışma Çin’de yapılmış ve ve toplam 20,742 tansiyon hastası çalışmaya alınmıştır. Bu alaınan hastaların öykülerinde inme veya kalp krizi bulunmamaktadır. Bu hastalar folik asidi düzenleyen genlerden biri olan  MTHFR C677T (rs1801133) genotipine göre sınıflamışlar. Bu genin kodu CC olanlar %100 aktivite gösterirken, CT olanlarda %65, TT olanlarda, hayır o TT trending tweet demek değil, timin-timin demek, %30 enzim aktivitesi oluyor. Manası ise, TT olanların kanlarında folat düşük, homosistein yüksek.

Çalışmada bir grup hastaya enalapril içeren tansiyon ilacı, diğer gruba da hem enalapril, hem de folik asit içeren hap verilmiş. Çalışma çift kör yapılmış.

Sonuçlar

4,5 yıl takipte

Sadece enapril alan grupta inme %3,4 iken

Enapril-folik asit alanlarda %2,7 olarak bulunmuş Yani folik asit inme riskini mutlak olarak %0,7 azaltmış. Küçük gibi görünse de oldukça olumlu bir durum oluşturmuş. Yan etki ise her iki grupta benzer saptanmış. Ayrıca genetik değişiklikleri olanlarda da benzer etkiler gözlenmiştir.

Tansiyon hastaları bu çalışmanın ışığında folik asit almaları faydalı olabilir.

Yong Huo, et al. “Efficacy of Folic Acid Therapy in Primary Prevention of Stroke Among Adults With Hypertension in China. The CSPPT Randomized Clinical Trial”. JAMA. Published online March 15, 2015. doi:10.1001/jama.2015.2274

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

İyi Haber: Ailesel Kolesterol Yüksekliği Şeker Hastalığını Engelliyor

Kolesterol hücrenin yapıtaşı, dolayısıyla olması gereken bir molekül. Kandaki kolesterol düzeyinin belirli bir aralıkta olmasını istememizin iki nedeni var: uçlarda ölüm riski fazla. Bunu otobanda araba kullanmaya benzetebiliriz, çok yavaşsanız size çarpabilirler, çok hızlıysanız siz çarpabilirsiniz.

Kolesterol çok düşükse veya çok yüksekse ölüm riski fazla. Kolesterol düşüklüğü genel beslenme yetersizliği (Afrika’daki açlarda olduğu gibi), kronik hastalığı olanlarda (tedavi edilemeyen tüberküloz gibi) veya kolesterol üreten organın çalışmamasında (karaciğer sirozu gibi) görülmektedir.

Kolesterol yüksekliği ise, çoğumuz gibi, enerji kaynaklarını kolay bulan (bakınız buzdolaplarınız), sıkı enerji tüketen (bakınız vücut ağırlığınız ve göbeğiniz), az enerji tüketen (bakınız arabalarınız) insanlarda sık gözleniyor. Kolesterol yüksekliği olan insanları kabaca iki gruba ayırabiliriz

  1. Grup: Bu insanlardan otobanda hız sınırını aşanlar, bunlara trafik cezası gönderip hızlarını azaltmak gerekiyor, yani enerjilerini kısıp, daha fazla enerji harcamalarını sağlamamız gerekiyor = az ye, bol egzersiz yap.
  1. Grup: Bu insanlardan hem hız yapıp hem alkollü olanlara hem ceza yazmak, hem de trafikten men etmek lazım. Yani bu insanların kalp damar hastalıkları var veya ciddi riskleri varsa (diyabet, ailesel kolesterol yüksekliği gibi), bu insanlara yukardakine ek olarak, kolesterol düşürücü ilaç da vermek lazım. Ama burada önemli nokta EK OLARAK ilaç vermenin gerekliliği.

Bu 2 gruptaki insan sayısı en fazla 1.grupta mevcut. Bu 1. gruptaki insanlar hem kolesterolleri düşük olsun, hem eski yeme ve egzersiz yapmama alışkanlıklarını sürdürsün istiyorlar. İlaç firmaları da, insanların bu isteklerine cevap veriyor; ilaçlar kolesterolü düşürüyor, ama insanlar diyet ve egzersiz yapmadıkları için, yani buna neden olan olayı ortan kaldırmadığı için bir kısmı diyabet oluyor, vs. Ama ilaç kullanırsa, insan kendini kandırarak, kolesterolünü düşürmüş, zor olanı-kısa yoldan fethetmiş oluyor. Ne var ki kazanan ilaç firmaları oluyor (fazla insanın olduğu grupta daha fazla ilaç satılacağı aşikardır).

  1. gruptaki insanlara tedavi edici olarak ilaç vermek zaten şart, bu konuda da herhangi bir şüphe yok. Ama bu gruptaki insan sayısı 1. gruba göre daha az.

Bugün bahsedeceğim çalışma ise bu 2. gruptaki kişileri ele alıyor. Kolesterol yüksekliğiyle tip 2 şeker hastalığı kolkola olduğunu gayet iyi biliyoruz, bunun nedenin de fazla yemek-az hareket etmek istediğiniz biliyoruz. Peki ailesel kolesterol yüksekliği olanlarda şeker hastalığı riski artıyor mu?

1994-2014 yılları arasında Hollanda’da yapılan bu çalışmada 63,320 bireyin DNA incelemesi ailesel kolesterol yüksekliği için yapılmış.

Sonuçlar

Ailesel kolesterol yüksekliği olanlarda tip 2 şeker hastalığı prevalansı %1,75 bulunmuştur.

Bu kişilerin etkilenmemiş akrabalarında ise tip 2 şeker hastalığı %2,93 olarak tespit edilmiştir.

Yani kolesterolüm yüksek diye üzülmeyin, bu durum şeker hastalığı riskinizi azaltıyor.

Joost Besseling, et al. “Association Between Familial Hypercholesterolemia and Prevalence of Type 2 Diabetes Mellitus”. JAMA. 2015;313(10):1029-1036. doi:10.1001/jama.2015.1206.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Şiddetin her Türüne Karşıyım

Şiddete karşıyım, siz de her türlü şiddete karşı çıkın, hiç bir türünü beslemeyin, yüceltmeyin.

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

1 Yorum

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kardiologlar Kongreye Giderse Hastalara Ne olur?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Kalp krizi diye bilinen hastalık, kalbi besleyen damarların tıkanması ile kalbin beslenmesinin bozulması ve kalp hücrelerinin ölmesi durumudur. Vücudumuzda onca damar varken, olmazsa olmaz bir organın damarının tıkanması insanoğlunun zaaflarından birisi. Örneğin bacağımızı besleyen damarlar (atardamar) bu sıklıkla tıkanmıyor.

Gelelim konumuza, kalp krizinin tedavisiyle kardiologlar ilgileniyor. Kalp krizinin tanısı göğüs ağrısı (baskı tarzında ağrı), EKG’de değişiklikler ve kan tetkiklerinde kalp kası hasarının gösterilmesi ile oluyor.

Hekimlik sürekli gelişen ve ilerleyen bir bilim dalı olduğu için çoğumuz bilimsel toplantılara, kongrelere katılıp en yeni bilgilere ulaşıyoruz. Bazılarımızda kendi çalışmalarımızı bu kongrelerde sunuyoruz. Peki kardiologların ulusal kongreye katıldıkları tarihlerde hastalara ne oluyor? İşte bu sorunun cevabı bu çalışmada:

Çalışma 2002-2011 yıllarında 2 ulusal kardioloji kongresinin yapıldığı tarihlerle, kongrelerden 3 hafta öncesi veya sonrası tarihlerde başvuran hastalar (kalp krizi geçiren, kalp yetersizliği olan veya kalp durması olan) değerlendirilmiş. Kongre günlerinde 30bin,  kongre olmayan günlerde 180bin vaka çalışmaya alınmış.

Sonuçlar

Eğitim hastanelerinde yüksek riskli kalp yetersizliği veya kalp durması ile gelen hastaların 30 günlük ölüm oranları karşılaştırıldığında:

Kalp yetersizliğinde, kongre günlerinde %17, kongre olmayan günlerde %24 ölüm oranı varken

Kalp durmasında kongre günlerinde %59, kongre olmayan günlerde %69 ölüm oranı tesbit edilmiştir.

Kalp anjiosu (perkutan koroner girişim) kongre günlerinde düşük (%20’ye karşı %28) olmasına rağmen ölüm oranı değişmemektedir.

Sözün Özü

Kongre zamanı kardiolog bulamazsanız, moralinizi bozmayın.

Anupam B. Jena, et al. “Mortality and Treatment Patterns Among Patients Hospitalized With Acute Cardiovascular Conditions During Dates of National Cardiology Meetings”. JAMA Intern Med. 2015;175(2):237-244. doi:10.1001/jamainternmed.2014.6781.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

6 Adımda Zatüre

Copyright Dr. Burak UZel

Copyright Dr. Burak UZel

Pnömoni, akciğerlerin enfeksiyonudur ve her yaş grubunda hafifden ağıra değişen şiddette hastalık yapmaktadır.

  1. Zatüre Olduğumu Nasıl Anlarım?

Pnömoninin işaretleri:

Öksürük,

Ateş,

Halsizlik,

Bulantı, kusma,

Hızlı nefes alma veya nefes darlığı,

Titreme veya batma tarzında göğüs ağrısıdır.

Ancak, her zatüre de bunların olması da gerekmemektedir.

  1. Kimler Risk Altındadır?

65 yaşından büyükler ve

5 yaşından küçükler risk altındadır

19-64 yaş aralığındaki bireylerde altta yatan diyabet, astım, sigara kullanımı varsa

artmış pnömoni riski vardır.

  1. Zatüre Üşütmekten mi Olur?

Hayır, üşüme ile zatüre gelişmemektedir. Pnömoniye bakteriler, virüsler, mantarlar neden olmaktadır ve tedavisi nedene yönelik olmalıdır. Toplumdan edinilmiş pnömoni (TEP), hastanede bulunmamış kişilerde gelişen pnömoni çeşitidir. Hastane kaynaklı pnömoniler ise kullanılan antimikrobial ilaçlara dirençli olma olasığı nedeniyle dikkatli bir şekilde tedavi edilmelidir.

Bakteriyel pnömoninin en sık sebebi Streptococcus pneumoniae (pnömokok’tur) ve viral sebepler influenza, parainfluenza ve respiratuar sinsiyal virüslerdir . 1 yaşın altındaki çocuklarda en sık pnömoni sebebi respiratuar sinsisyal virüsdür (RSV).

  1. Zatüreyi Engellemek İçin Aşı Şart

Ülkemizde hastalarımıza uyguladığımız çeşitli aşılar zatüre gelişmesini engellemektedir. Bunlar:

Pnömokok Aşısı

Hemofilus influenza tip b (Hib) Aşısı

Boğmaca Aşısı

Suçiçeği Aşısı

Kızamık Aşısı

Grip (influenza) Aşısı

5.Zatüre Tanısı Nasıl Konulur?

Muayene şarttır, ancak dinleme bulguları her zaman olması gerekmez (dinleme belirli bir derinliğe kadar hassastır.

Akciğer grafisi. Bir akciğer grafisinden alınan radyasyon bir uçuşta alınan kozmik radyasyona eştir, yani oldukça düşüktür. Fakat akciğer grafisinin normal olması zatüreyi ekarte ettirmez

Akciğer Tomografisi. Akciğer grafisine göre daha detaylı bir bilgi verir, ancak radyasyon dozu yüksektir, dolayısıyla herkese her an tomografi çekilmemelidir.

  1. Zatürenin tedavisi nedir?

Hastaneden bulaşmayan zatürelerde genellikle 2’li antibiotik tedavisi veya tekli antibiotik tedavisi kullanılmaktadır. Hastanden kazanılmış zatürelerde bakteriler antibitiklere dirençli olabileceğinden tedavide kullanılan antibiotikler farklılık göstermektedir. Hekiminiz sizin için en iyi tedavi seçimini yapacaktır.

Zatüre olduğunuzu düşünüyorsanız, size en yakın hekime en kısa sürede başvurmanız gereklidir.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kadınların Yapmaması Gereken 7 Hata

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

1. Kalmasın diye yemekleri bitirmek

Bu yazıyı okuyanlar arasında ikinci dünya savaşında ekmeğin karneyle alındığı zamanları görenlerin sayısı azdır, ancak israfla ilgili kulak çekilmelerine, Etiyopyadaki aç çocukların o son lokmaya muhtaç olduklarını dinleyenler çoğunluktadır. Bunun çözümü yeteni kendine pişir, geri kalanı da paylaş olmalı.

Allah kimseyi açlıkla ıslah etmesin, ki ben gerçekten açlıkla ıslah olan bir insanım, ancak İstanbul il sınırları içide bildiğim tek gerçek (sadece zihinsel değil) insanlar rejim yapanlar.

Sevgili yemek yapan veya evdeki hanımlara yemek yaptıran hanımlar, açlık şu an yok, kimseyi semirtmeyin; artık endüstriyel manipülasyonlarla semirtilip kesilen hayvanlara bile tahammülümüz yok.

Sonuç olarak artan yemekleri yemeyin; kedilere de vermeyin- onlar da sizin yüzünüzden obez oldu. Az alın, az yapın- fazlasını gerçekten ihtiyacı olanlara gönderin (nasıl bulursunuz bilmiyorum- bu konuda iyi anılarım yok).

2. Sigara içmek

Bir hekim olarak beylik lafları etmeyeceğim, ama sizleri can evinizden vuracağım: KIRIŞIRSINIZ; pörsümüş bir marul gibi BÜZÜLÜRSÜNÜZ. Kimse de sizi kurtaramaz. Erkekler zaten sizden önce öldüğü için fark edemiyorsunuz ama sigarayı emzik gibi içmekten doğan yüz hareketi dudaklardan gözlere doğru giden feci yarıklara neden oluyor. Sigara cildi acayip yaşlandırıyor: en az 100 yaş fazla gösteriyorsunuz. YAPMA!

3. Güneş kremsiz açık havaya çıkmak

Güneş dünyadaki yaşamın enerji kaynağı: ama her şeyin azı karar çoğu zarar diyen bizim atalarımız değil mi? Ortak akıl söylemiş bir kere… İnternete girin, hiç güneş görmemiş budist rahiple, çoğu zamanı güneşte geçen ve fakat güneşten korunmayan köylünün ciltlerindeki farklılıkları.

Siz siz olun, her zaman koruyucu kremi cildinize sürüp çıkın

4. Süper ucuz ayakkabı/çanta almak

Kaç kere söyledik biz çocuk sana
Bir türlü kulak asmadın lafımıza
Hadi bırak onları gel yanımıza
Gel gel gel Cartel’e gel

Ucuz etin yahnisi adlı parçayı bilen var değil mi? Sevgili hanımlar, erkekler ne kadar kolay manipüle edilebiliyor biliyorsunuz. Sizler de ayakkabı ve çantada benzersiniz… Yapmayın lütfen, bu kadar ucuzlarda zehirli madde olma olasılığı yüksek: https://burakuzel-md.com/2014/12/05/azo-boyalari/

5. Gebelikte aşırı kilo almak

Türkiye’de kadınlarda %40’lara varan obezite kadınlarda. Son yıllarda erkeklerde bu orana yaklaşmaya başladı. Kadınlar insanlığın ilerlemesinde temel taşı olduğuna göre nasıl bu obezite tuzağına düşüyor? En önemli nedenlerinden biri gebelikte alınan kilolar eğer ihtiyaçtan fazlaysa kalıyor. Hamilelik döneminizi mutlaka bir jinekolog nezaretinde geçirin. Diyetisyen de bu dönemde ihtiyacınız olan sağlık profesyonellerinden biri olabilir.

Ben doğal takılmak istiyorum diyenlere önerim, o elinizde tuttuğunuz cep telefonlarını bırakın, arabaya da binmeyin, kitap da okumayın- bunların hiçbirisi taş devrinde yoktu…

6. Düzenli egzersiz yapmamak

Taş devrinde olan ve ne yazık ki bizlere sirayet eden en gıcık mevzu: yürümek. Atalarımız ( Osmanlıdan çok çok önce) mağaralarda yaşarken, güneş doğduğu zaman yola koyulup börtü böcek yiyip karnını doyurmaya çalışırmış. Aslanlar bile 10 avından 1’ini yakaladığı düşünürse biz insanların hayvansal proteine (mangala) erişmemizin uzun bir süre son derece güç olduğunu görmemiz icap eder.

Sonuç olarak mağaradan çıkıp karnımızı doyurmak için çok yürümemiz (işte egzersiz dediğimiz bu) lazım

7. Stresle mücadele edememek:

Bunu sonra konuşacağız. Çoğunuz stresle mücadele etmeyi bilmiyorsunuz :)

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Vertigo Nedir? Vertigo Olduğumu Nasıl Anlarım?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Hareket etmeksizin hareket hissine vertigo diyoruz. Çocuğu olanlar bilirler, atlıkarıncaya üst üste iki tur bindikten sonra inip, durduğunuzda, dünya atlıkarınca gibi dönmeye devam ettiğini hissetmişsinizdir. İşte tam bu duruma vertigo diyoruz.

Vertigosu olan kişiler dönme veya hareket yönünü belirtmektedir, örneğin oda sola doğru dönüyor veya arkaya doğru gidiyorum gibi.

Vertigoyu, neredeyse bayılma, veya yürümede düşme hissi (disequlibrium) ile karıştırmamak gerekmektedir. Vertigo, neredeyse bayılma ve yürümede düşme hissinin tamamına sersemlik hissi denmektedir ve bu hissi yaşayanların %50’si vertigodur.

Vertigonun sebeplerini ikiye ayırabiliriz: çevresel (periferik) nedenler ve merkezi nedenler. Bunun ayırımı da kabaca işitme ile ilgili şikayetlerin varlığı ile yapabiliriz.

Sersemlik Hissediyorum, Ne Yapmalıyım? Hangi Doktora Gideyim?

İlk önce tansiyonunuzu, nabzınızı yatarken ölçün, sonra ayağa kalkıp tekrar ölçün. Artık her evde bulunan (bulunması gereken) otomatik tansiyon aletleri hem tansiyonu ölçüyor, hem de nabzı ölçüyor. Tansiyonun 90/60mmHg altında olması anormaldir. Yatarken ile ayakta arasındaki tansiyon farkı 20’nin üzerindeyse anormal bir durumdur. Örneğin, yatarken 140/80 olan tansiyonun ayağa kalkınca 110/60’a düşmesi gibi. Böyle bir durumda iç hastalıkları uzmanına veya kardiyolojiye başvurmanız uygundur.

Eğer nabızda düzensizlik varsa kardiyolojiye başvurun.

Eğer durduğunuz yerde başınız dönüyorsa, ani hareket yapmayın, geçmesini bekleyin. Kısa bir sürede geçiyorsa muhtemelen benign pozisyonel vertigonuz vardır (kulaktaki kristaller). Bu tip durumda yataktan dönerek kalkmayın.

Eğer başınız hala dönmeye devam ediyorsa, yardım isteyin- özellikle ileri yaşta baş dönmeleri, düşme ile kırıklara neden olabilmektedir; dikkatli olun.

Baş dönmesine işitme ile ilgili şikayetler (duyma azalması/kaybı, kulakta çınlama) eşlik ediyorsa, KBB uzmanına başvurun.

Baş dönmesine çift görme, bir tarafta tutmama eşlik ediyorsa nörolojiye başvurun.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kansızlık Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Kansızlık, kanın rengini veren ve dokulara oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin (eritrosit veya alyuvar) azalması durumudur. Kansızlık yavaş yavaş da gelişebilir veya aniden de gelişebilir. Bu hız kişideki şikâyetleri etkilemektedir. Ani gelişen kansızlığın sık nedenlerinden bir tanesi kan kaybıdır, yavaş gelişen kansızlığın en sık sebeplerinden bir tanesi de bildiğiniz üzere demir eksikliğidir. Bugün isterseniz kansızlığın en sık sebeplerinden bir tanesi olan demir eksikliğinden bahsedelim.

Demir Eksikliği Nedir?

Kan sayımı (hemogram) yapanlar lütfen ellerine sonuçlarını alsın, tekrar yazımın yanına gelsin.

Buldunuz mu? Tamam, şimdi devam edelim.

Demir, kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobinin bir parçasıdır. Hemoglobin otomatik kan sayım cihazlarında Hb ve Hgb kısalmasıyla yazılan ve genellikle kadında 12g/dL, erkekte de 13 g/dL üzerinde olan bir değerdir.

Kan sayımında (hemogram) takip ettiğimiz bir başka parametre RBC, yani eritrosit sayısıdır. Bu değerinde 4.000.000 üzerinde olmasını bekleriz (bu değeri bazen 4,0 * 106 olarak da görebilirsiniz).

Sonrasında MCV dediğimiz bu kırmızı kan hücrelerinin hacmine bakarız (bu kadar küçük bir şeyin hacmi mi olurmuş diye düşünüyorsanız, evet bunu ölçebiliyoruz- tıp o kadar ilerledi yani) bu değerin de 81fL’den büyük olmasını bekleriz.

Bir başka baktığımız parametre de RDW’dir; bu değer eritrositlerin dağılım hacmini göstermektedir; yani bütün eritrositler aynı hacimde midir sorusunu yanıtlamaktadır. Eğer bu değer fazlaysa, özellikle demir eksikliğini düşünürüz, çünkü demir eksikliğinde bazı eritrositler küçük, bazıları normal olur ve RDW genişler. Bu söylediğim değerler laboratuardan laboratuar değişmektedir, o yüzden sonuçlar kendi referans aralığında değerlendirilmelidir.

Kan sayımın eritrosit kısmıyla işimiz bittiğine göre, demir eksikliği için 3 farklı parametreyi değerlendirebiliriz. Demir eksikliği durumunda bu parametreler şu şekilde değişir:

  1. Demir: Düşer
  2. Demir Bağlama Kapasitesi: Artar
  3. Ferritin: demir deposunu göstermektedir, demir eksikliğinde ilk bu azalır.

Demir eksikliğini tespit ettiğimize göre, nedenlerine bakalım mı?

Demir eksikliğini kadınlarda sık görmekteyiz, bunun da en sık sebebi adet kanamalarıdır. Bunun dışında artan ihtiyaç da (gebelik, çocukluk dönemi) demir eksikliğine neden olabilmektedir.

Demir eksikliğinde yukarıdaki sebepler yoksa kaçak araştırmakta fayda vardır. Yani idrar tahlili, gastroskopi ve kolonoskopi erkeklerde ve kadınlarda yapılabilir. Aşırı adet gören kadınların da jinekolojiye başvurmasını da ayrıca önermekteyim.

Özellikle tekrarlayan demir eksikliklerinde mide bakterisi olan helikobakter pyloriye, çölyak hastalığına bakmakta da fayda olacaktır.

Bir başka demir eksikliği yapan sebep de (aynı zamanda b12 vitamin eksikliğ de yapabilir) şeker ilacı, insülin direnci ilacı olan metformin kullananlardır. Bu ilacı kullanıyorsanız, senede bir demir, B12 vitamin, folik asit baktırmanızı öneririm.

Demir Eksiliğim Var, Tedavi Nedir?

Demir eksikliğinde yerine koyma tedavisi söz konusudur. Bunu ya ağızdan ilaçlarla, ya kas içi enjeksiyonlarla, ya da damar içi infüzyonla yapılabilir.

Artılar ve Eksiler Nedir?

Ağızdan demir ilacı:

Artısı=            Ağızdan kullanım kolaylığı

Eksisi=            Aç karna alınma mecburiyeti

Kabızlık yapabilmesi

Mide ağrısı yapabilmesi

Büyük abdesti siyaha boyayabilmesi

Uzun süreli tedavi (genellikle 6 ay)

Kas içi demir ilacı enjeksiyonu:

Artısı=            Kısa sürede demiri yükseltmesi

Kısa süreli tedavi ihtiyacı

Eksisi=            Kullanım zorluğu (bir sağlık kuruluşuna gidilmesi)

Ağrılı enjeksiyon

Enjeksiyon yerlerinde siyah renk (demirin rengi dövme gibi kalıcı olabilmektedir)

Damar içi demir ilacı infüzyonu:

Artısı=            Çok kısa sürede demir depolarını doldurur

Kısa süreli tedavi ihtiyacı

Eksisi=            Kullanım zorluğu (bir sağlık kuruluşuna gidilmesi)

Damarda inflamasyon (ağrı-kızarıklık-sertleşme) yapabilmesi

Alerjik reaksiyonlar

Son Söz

Demirin fazlası özellikle karaciğere toksiktir, orta ve uzun vadede ölüm riskini arttırmaktadır. Bir hekime danışmadan tedavi olmamanızı öneririm.

1 Yorum

Filed under Akciğer Hastalıkları