Monthly Archives: Eylül 2013

Aydınlanma -5

Pazartesi günü kısa kemoterapiyi aldıktan sonra Yavuz’u aradım. Yavuz’un sesinde bir gariplik vardı, bir şeyleri bana söylemeye imtina ediyordu. Biraz sıkıştırdıktan sonra baklayı ağzından alabildim, uzun süredir Alzheimer nedeniyle yatağa bağımlı yaşayan ananesi vefat etmişti ve bugün cenazesi kaldırılacaktı. Karışık duygular içindeydi Yavuz, yatağa bağımlı o beden sadece bir kabuk gibiydi, etkileşimde bulunamıyordu.

Onu ziyaret ettiğinde duvara karşı duruyor gibiydi, hâlbuki çocukluğunda birlikte nasıl eğlenirlerdi, hard-diski kısmen silinmiş bir bilgisayar güvenli modda sadece açılabiliyordu. 2.5 petabyte, yani 2500 terabyte’lık hafızayı yedeklemek de hâlihazırda mümkün değildi; ama keşke olsaydı diye düşündü Yavuz. O zaman fiziksel olarak etkileşmese de, zihinsel olarak ebedi temas kurulabilecekti.

Benim için ise soru şuydu, bu cenazeye gitmeli miydim?

Caminin avlusuna ilk gelenlerden biri bendim. Avludaki salkım söğütün dalları, yolun karşısındaki çamın iğne yaprakları tatlı bir meltemle sallanıyordu, onların bizim küçük hayatlarımızı taktığı yoktu, herhangi birşeyle de ilgileniyor gibi değillerdi, gündüzden ışık, geceden karanlık bekliyorlardı. Avlu eş, dost, akrabalarla dolarken, nemli gözler en yeni dedikoduları birbirine anlatıyor ve bir yandan da ölümden bu sefer de yırttık diye seviniyorlardı. Musalla taşının bitişiğinde oyun bahçesinde çocuklar neşe içinde bağıra çağıra oyunlarını oynuyorlar, bazısı ise oyuna alınmadıkları için avazları çıktığınca bağırıyordu. Eski zamanların insani ilişkilerinin güzelliğini, imam elindeki kablosuz mikrofonla amplifikatör-hoparlöre aktararak cemaatin duymasını sağlıyordu. Caminin duvarındaki Digitürk uydu alıcısı, dünyevi isteklerin, uhrevi ihtiyaçlarla harmanlandığını gösteriyordu.

Hayat, kişinin kendi istediği şekilde gitmiyordu, kendi kurallarını istisnasız uyguluyordu. Kendi adıma hırslarımın, kendime ve başkalarına ne kadar eziyet etmiş olduğunu şimdi görebiliyordum. Sevmek, sevilmek ve yardım etmek dışında her şey boştu.

-“Başın sağolsun Yavuz”

-“Kardeşim, buraya gelmen beni çok mutlu etti. Biliyorum senin için bir cenazeye gelmek zor, ama sen benim için bunu yaptın. Adam gibi adamsın.”

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Aydınlanma-4

Üçüncü kemoterapiyle birlikte göğsündeki garip acı hissi ve gece terlemeleri tamamen kaybolmuştu. İştahı tedavi günü biraz azalsa da verdiği kiloları tekrar almıştı. Altıncı kemoterapiden sonra hep hayalini kurduğu Trans-Sibirya Demiryolu ile Moskova’dan başlayan Vladivostok’da biten 9,258 kilometrelik yolcuğu yapmayı planlıyordu. Moskova için uçak biletini almıştı, 6 gün sürecek yolculuk Pasifik Okyanusunda bitiyordu. Bu tren seferi, dünyanın en uzunuydu, Rusya bir yandan öteki yana katederken Sibirya’dan geçiyordu. Çocukluğundan beri Baykal Gölünü merak etmişti. Dünyanın en derin gölüydü ve tren hemen güney sahilinden geçiyordu. Trenden çekilen bir fotografta pürüzsüz göl yüzeyi, gölün ne kadar berrak bir su içerdiğini gösteriyordu. Çocukluğunda derslerde okuduğu tarih kitaplarından esinlenerek at sırtında Orta Asya’da dolaştığını hayal ederdi. Çadırda içilen kımız hayalinden, hastanede damara zerk edilen ilaç gerçekliğine geçen süreci değiştirmesi lazımdı. Özüne dönmeliydi, bunu da ancak çocukluk hayallerini gerçekleştirerek yapabilirdi.

-“Berk, Moskova biletini aldım, sen de gelsen muazzam bir deneyimi birlikte yaşardık.”

-“Ahmet Abi, Moskova olur da, altı gün tren üstünde bir hayat bana göre değil. Hem tek başıma sıkılırım”.

-“Oğlum, biz varız ya.”

-“Besleme model takılmasam daha iyi olur.”

-“Gün ola, hayrola. İşler nasıl değişecek göreceksin, sonra Ahmet Abi müneccim gibi adammış diyeceksin.”

O haftanın üç gününü birlikte aynı kemoterapiyi aldıktan sonra, ben kemo treninde 2 gün fazla kalacaktım. Kısaları saymazsak 1 büyük kemo seansı kalıyordu. Ahmet Abi’siz geçen 2 günü de müzik dinleyerek geçirdim.

Müziğin duygu durumumu nasıl değiştirdiğini görmek beni son drece şaşırtmıştı. Eskiden, dinlediğim müziğin beni bu kadar etkilediğini bilmiyordum. Fiziksel olarak bir frekanstaki titreşimin, yanyana geldiğinde insanın zihninde bir duyguya çevirilmesi çok şaşırtıcıydı. Sesleri beyin sınıflıyordu, muhtemelen ilkel dönemlerde nerelerin güvenli, nerelerin güvensiz alanlar olduğunu anlamak içindi bu. Ancak ne zaman hüzünlü bir şarkı dinlesem, kendimi çaresiz hissederken, “Eye of the Tiger” dinlediğim zaman da herşeyi yapabilecek güçte olduğumu hissediyordum. Öğrenilmiş veya müzikle dikte edilmiş çaresizliğe ihtiyacım yoktu, mp3 player’ımdaki iç karartıcı, Jilet FM tarzındaki şarkıları dijital çöpe şutlayıp, mutluluk verici şarkıları yükledim. İnsan mutlu olmak için, ortamını da hazırlamalıydı; bu bir hastane köşesinde tedavi alırken bile önemliydi.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma -3

Ahmet Abi, Galatasaray Lisesi mezunuydu ve arkadaşlığa bu nedenle özellikle önem verirdi. Tekstil piyasasında zirvedeki hayatı, tekstilin çökmesi nedeniyle sekteye uğramıştı, ancak hiç kimseyi satamayacağından dolayı, işini değiştirememişti, cepten yemeye başlamıştı. Kirli sakalları her zaman aynı boydaydı, gömlekleri çoğu zaman ketendi ve asla gömleğin altını pantalonunun içine sokmazdı, normlara uyma fikri onu hasta ediyordu. Sigaradan çatlamış sesinin, kendine ayrı bir karizma kattığını düşünürdü.

Bundan 6 ay önce kuru bir öksürük peydah olmuştu, sigaradan diye düşünüyordu. Ancak göğsünde zaman zaman bir ağrı hissi oluyordu. Kardiyolog arkadaşı, onu efor testine sokmuş, ancak herhangi bir sıkıntı bulunamamıştı. Geceleri terlemeye başlayıp, hafif kilo kaybı da olunca, zurnanın zırt dediği yere geldiğini anlamıştı. Bu zamana kadar akciğer kanseri olmaktan çok korkuyordu, aralıklarla akciğer filmi çektiriyordu, ama sigaradan da vazgeçemiyordu. Sigara sanki kişiliğne yapışmıştı, onsuz kendini bütün gibi hissedemiyordu. Güzide Abla, uzun süre sigarayı bırakması için baskı yapmıştı, kendi de birkaç kez denemişti sigarayı bırakmayı. Ancak her sigarayı bıraktığında, sanki hayatının en güzel sevgisini bir daha asla kavuşamayacak şekilde kaybettiğini düşünüp, mutluluğu sonsuza kadar ulaşamayacağını derinden hissederdi. Bu kayıp hissi, karnında garip bir huzursuzluk yaratıyordu; sanki karnının içinde bir kartal vardı ve tüm mutluluğunu her yaşadığı gün gagalıyordu. Sigarasız geçen her gün, Prometheus’un Kazbek dağındaki ebedi cezalandırılmasını yaşıyordu, ciğeri hergün kemiriliyordu, ancak bu his sanki ölümsüzdü, ertesi gün hiç kemirilmemiş gibi tekrardan başlıyordu. Herkül’ün onu kurtarmasını bekliyordu, fakat sigaradan bir nefes çekince gerçek olmayan bu işkencenin bitmesi, sigaradan hiçbir zaman ayrılamamasına neden oluyordu.

Ahmet Abi verdiği kararlardan pişmanlık duymazdı, “pişman olacağın işleri yapsan da bunun keyfine var” derdi arkadaşlarına. Akciğer kanseri tanısı konulduğunda, sigarayı bir anda aramaz olmuştu ve artık hiç sigara içmiyordu. Geriye dönüp baktığında ise sigara ile ilişkili tüm olanların sadece aldatmaca olduğunu görünce hayatında ilk ve son kez büyük bir pişmanlık da yaşamaya başlamıştı. Kendine ne yapmıştı, ailesine ne yapmıştı?

Akciğer filminde belirgin bir şey yoktu, fakat durumdan işkillenen Göğüs Hastalıkları Uzmanı tomografi çekmeyi uygun görmüş ve orta hatta kitleyle birlikte karaciğerde de olmaması gereken bir nodül görmüştü. Karaciğerinden alınan parça ile küçük hücreli akciğer kanseri tanısı konulmuştu. Kemoterapiden korkmuyordu, artık pek bir şeyden de korkmuyordu. İş hayatının çalkantılı, fırtınalı dönemlerinde öğrendiği bir şey vardı, sadece mücadele edenler ve hedefi olanlar ayakta kalıyordu. Bu hastalığı yenmeyi hedeflemişti ve sonuna kadar da mücadele edecekti. Bu mücadeleyi de hep mutlu kalarak, hayatla ve ölümle dalga geçerek yapacaktı.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma -2

Üçüncü kemoterapi artık bir belirsizlikle başlamıyordu, herkes kendi ritüelini yapıyordu, hemşireler önce bazısı dışarıdan görünen, ancak bazısı hiçbir şekilde fark edilmeyen mavi-mor damarlara ustalıkla giriyor, vacutainer ile negatif basınçlı mor kapaklı tübe kan sayımı için, sarı negatif basınçlı tübe ise biyokimya için kan alıyorlardı. Hastanın kendisi ve yakınları ilk önce hemşirelere teslim oluyorlardı, sonra sonuçlara teslim oluyor, en sonunda da doktorun sonuçları yorumlamasına teslim oluyorlardı.

Kemoterapi saçma atan tüfekle ava çıkmak gibiydi, bir yere odaklanamadığı için önünde ne varsa bilyelerini atıyordu, ancak bu uyduruk silaha uzun menzilli sniper silahı muammelesi yapılması çok acıtıydı. Ne büyük bilgi ve teknoloji eksikliğimiz vardı. Tek bir hücremizde 3.2 gigabyte bilgiye hâkim değildik. Ne var ki, hücre dediğimiz şeyi de 1665 yılına kadar bilmiyorduk.

-“Fatoş Hemşire, Ahmet Abi bugün geldi mi? Sanki bugün tedavi günüydü.” diye sordum.

Üniformanısının kısa kollarını kıvırmış, tecrübenin doruklarındaki hemşirenin gülen gözleri, profesyonellikten uzaklaşarak bir anda buğulandı. Bu durumu benim anlamamı istemediği için yutkunup gözlerini gözlerimden kaçırdı.

Ahmet Abi, dünyanın en güzel insanlarından biriydi, bir anda kanımız birbirine kaynamıştı. Yüzüne baktığınızda kalbinin iyiliği size yaz güneşi gibi çarpıyordu. Tanı tarihimiz aynı zamanlara denk geliyordu, aynı tedaviyi alıyorduk, ben de ekstradan bleomisini haftalık alıyordum, ikimizin de saçları aynı anda dökülmüştü. Neşeli bir adamdı, neşesi keyfim dediği sigarası yüzünden kaçmıştı. Küçük hücreli akciğer kanseri tanısı konulmuştu, galiba karaciğere de bir sıçrama da vardı. Karısı Güzide Abla da çok şeker bir insandı, birbirlerine ne kadar yakışıyorlardı. Ahmet Abi’nin muzip espirilerini bazen anlamazdan geliyordu, bazen de kendisi de erkekmişçesine topa sert giriyor, ben bile utanıp kulaklarıma kadar kızarıyordum.

-“Ne oldu kerata? Gelmeyince öldüm mü sandın? Oğlum biz eski toprağız, bu bileği bükecek daha anasından doğmadı.”

Gözümdeki yaşı alelacele silerken, “Yok be Ahmet Abi, bu ilaçlar insanın gözünde sulanmaya neden oluyor.”

-“Tabi koçum, en son sulanan senin gözün değil, senin ağzındı. Hani bir kız ziyarete gelmişti ya, sarışın, uzun boylu. Paspas atmıştık senin altına.”

-“Abi, sen de pek fenaymışsın. İyi ki ne güzel kız dedim. Değil miydi yani, demese miydim?”

2 Yorum

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma

Kafama beremi taktım, kayakları sapladığım yerden çıkardım, ayakkabıları kapatıp, sonuna kadar sıktım, ayaklarımı bağlamalara geçirdim ve kayakları sağa ve sola açarak hızlandım. Pistte kimse yoktu, dizlerim önde hızlı dönüşlerle yeşil lifti geçip Yılmaz Demir pistine bağlandım. Gözlerimden akan yaş hızdan olmalıydı, gözlüğümü bile takmayı unutmuştum. Kötü ve zararlı düşüncelerden çok çabuk uzaklaşmalıydım. Ağaçların arasından geçerken, güneşin etkisiyle dalların üzerinde kalan tek tük kar yığıntıları yere dökülüyordu, bir kışı daha devirmiş çamların yaprakları zaferlerini kutluyordu. Sık ve sert dönüşlerden dizlerim ağrımaya başlamıştı, ama çamçukuruna kadar durmaya niyetim yoktu. Lifti gördüğümde artık bu gidişe son vermenin zamanı gelmişti; biraz kar sapanı yapıp sola hafif zıplayıp yanladım. Süratim fazla olduğu için kayağın kenarı fazla miktarda kar püstükürtmüştü, ancak yine hızdan dolayı kayaklarım durduğunda gövdem hareketine devam edip yana devrilmiştim. Artistik hareketim bir düşüşle sonlanmıştı. Yattığım yerden kalkmadan halime gülmeye başladım, gökyüzü ne kadar güzeldi; bunun keyfine varmalı ve aldığım her nefes için minnet duymalıydım.

-“Müdür ne oldu sana, ok gibi fırladın. Bir an Alberto Tomba zannettim seni.”

-“Tomba kısmı tuttu, kardeşim, tomba sırtı üstü gördüğün gibi.”

Günü kah kayarak, kah kafede pinekleyerek geçirdik. Akşam eve döndüğümde hala burnumda dağ kokusu vardı, herşeye rağmen mutluydum.

Haftasonunu evde geçirdikten sonra, ikinci kemonun sonuncu kısa tedavisini yaptırmıştım. Artık eskisi gibi kalbim heyecanla çarpmıyordu, kemoya alışmaya başlamıştım.

Öz saygımı bozmamak için yılgın suratlarla ilgilenmiyor, insanlara duygusal atıklarını başka çöplüğe boşaltmalarını söylüyordum. Hastalık beni bencil insan yapmış gibi görünse de, aslında sürecin kendisi, hayatın ve insanın ne kadar değerli ve el üstünde tutulması gerekliliğini bana sertçe öğretmişti. İnsan en fazla kendi benliğine zarar veriyordu, bazen bu da yetmeyip duygusal çöplerini başka insanlara bulaştırıp, kötüye ortak etmeye çalışıyorlardı.

Bu hastalığın iyi yanı, çocukluktan kurtulamayan beni olgunlaştırmasıydı, artık insanları ve etrafımı daha farklı görüyordum.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları