Monthly Archives: Nisan 2010

B Vitamini

Şeker hastalığı olan hastalarımı yakından takip ediyorum ve şekerlerini düzeltmek için gerekli herşeyi yapıyorum. Çünkü, şeker vücuttaki bütün organları bozabilmekte, yaşam kalitesini azaltmaktadır. Hastalarıma bir tedavi önerirken de bilimsel kanıtlarının olmasını da şart koşmaktayım, yani ilacın güvenilir ve etkin olması gerekir. Yoksa, bugün bahsedeceğimiz yazıda olduğu gibi masum ve zararsız olduğunu düşündüğümüz ilaçlar bile bazı istenmeyen olaylara sebep olmaktadır.

Şeker hastalığı bildiğiniz gibi böbreklerde bozulmaya neden olmaktadır. Şekere bağlı böbrek hastalığı (diyabetik nefropati) olanlarda, kan homosistein düzeyi yüksekliği sıktır. B Vitamini takviyesi kan homosistein seviyesini düşürmektedir.

Bu çalışma, 2001-2007 yılları arasında yapılmış ve diyabetik nefropatisi olan 238 hasta çalışmaya dahil edilmiş. Bir gruba B vitamini içeren hap (folik asid 2.5 mg, vitamin B6 25 mg ve vitamin B12 1 mg), veya plasebo verilmiş:

Böbrek Fonksiyonlarında Azalma (Radyonüklid olarak GFR Ölçümü)
B vitamin 16.5
Plasebo 10.7

Damar Olayları (kalp krizi, inme vb.) B vitamini alanlarda daha sık gözlenmiştir.

Sonuç

Eğer diyabetik nefropatiniz varsa B vitamini böbrek fonksiyonlarınızı kötü yönde etkileyebilir ve damarsal olaylarda artış olabilir.

Andrew A. House; Misha Eliasziw; Daniel C. Cattran; David N. Churchill; Matthew J. Oliver; Adrian Fine; George K. Dresser; J. David Spence “Effect of B-Vitamin Therapy on Progression of Diabetic Nephropathy: A Randomized Controlled Trial” JAMA. 2010;303(16):1603-1609.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Vitamin ve Mineraller

Çikolata

Çikolatının genel kanı olarak kendimizi iyi hissettirdiğini biliriz, ancak bu konuyla ilgili bu zamana kadar güçlü bilimsel kanıtlar bugün sizlerle paylaşacağım çalışmaya kadar yoktu.

Çalışmaya 1018 erişkin katılmış ve bu bireylerde depresyon taraması ve çikolata tüketimleri araştırılmış.

Aylık Çikolata Tüketimi

Depresyon taraması negatif olanlar 5.4 porsiyon
Depresyon taraması pozitif olanlar 8.4 porsiyon
Depresyon taraması şiddetli poozitif olanlar 11.8 porsiyon

Daha önce birkaç kez bahsettiğimiz ödül yolu bizlere neler yaptırıyor, değil mi?

Natalie Rose, MD; Sabrina Koperski, BS; Beatrice A. Golomb, MD, PhD “Mood Food Chocolate and Depressive Symptoms in a Cross-sectional Analysis “ Arch Intern Med. 2010;170(8):699-703.

Yorum bırakın

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh

Tuz

Sodyum (tuzun içeriğindeki madde) tüketimi tansiyonu arttırmakta ve tansiyon yüksekliği de kalp krizi ve inme riskini arttırmaktadır. Günlük önerilen sodyum tüketimi 2300mg olarak belirlenmesine rağmen Birleşik Devletlerde insanlar günlük 3900mg sodyum tüketmektedirler. İngiltere’de hükümet ve üreticiler, işlenmiş yiyeceklerdeki sodyumu azaltmak için işbirliği yapmaya başlamışlardır.

Ben tansiyon yüksekliği nedeniyle tedavi ettiğim hastalarımda:
• Sigarayı bırakmalarını.
• Fazla kilolarınızdan kurtulmalarını ve sağlıklı az tuzlu, az yağlı diyet uygulamalarını.
• Fiziksel olarak aktif kalmalarını ve egzersiz planı yapmalarını.
• Ayrıca ekmek tüketimini en aza indirmelerini öneriyorum

Bu çalışma, sodyuma vergi konulması da dahil çeşitli azaltıcı önlemler alınması durumunda sağlık ve sağlık harcamalarının nasıl değişeceğini hesap etmektedir.

Nüfusun Ortalama Sodyum Alımını %9.5 Oranında Azaltması Durumunda Birleşik Devletlerde:
40-85 yaşları arasındaki erişkinlerde 513.885 inme ve 480.358 kalp krizi engellenecektir.

Ülkemizde sodyum tüketimi

Ülkemizde ortalama bir insan 400gram ekmek tüketmekte ve bu tüketimden yaklaşık 2050mg** sodyum, 1000-1500 kalori almaktadır. Ayrıca ülkemizde yaşayan bireylerde ortalama sodyum tüketiminin de 7200mg ** civarında olduğu bildirilmiştir. Bu rakamlar, ülkemizdeki durumun ciddiyetini göstermektedir.

Ekmeği hayatımızdan çıkarmak bile sağlımızı iyi yönde etkileyecektir.

*Crystal M. Smith-Spangler, MD; Jessie L. Juusola, MS; Eva A. Enns, MS; Douglas K. Owens, MD, MS; and Alan M. Garber, MD, PhD”Population Strategies to Decrease Sodium Intake and the Burden of Cardiovascular Disease A Cost-Effectiveness Analysis”. Annals of Internal Medicine vol. 152 no. 8 481-487
**http://www.tkd.org.tr/pages.asp?pg=407
***http://www.turkhipertansiyon.org/pdf/salt_160608.ppt#256,1,SALTurk Çalış

Yorum bırakın

Filed under Hipertansiyon

Diyabet Tedavisinde Yeni Açılımlar*

 Tip 2 diyabet hastalığının tedavisinde inkretin sistemini hedef alan ilaçlar hem oldukça yeni hem de etkindirler. İki ana inkretin hormonu vardır: glukagon-benzeri peptide-1 (GLP-1) ve glukoz-bağımlı insulinotropik polipeptid (GIP). Bu sistemleri hedef alan insan GLP-1 analogu liraglutide ve DPP-4 inhibitör sitagliptin etken maddeli ilaçlar mevcuttur. Sitagliptin ülkemizde halihazırda mevcuttur, ben metformin kullanan hastalarımda tedaviye ek olarak bu ilacı gerektiğinde kullanıyorum ve başarılı sonuçlarını görüyorum. Liraglutid ülkemizde rutin olarak kullanılmamaktadır ve tiroid medüller neoplazmı açısından kalsitonin takibi gerektiği konusunda bazı çekinceler mevcuttur **.

Gelelim araştırmamıza

Bu çalışma tip 2 diyabetik, şeker kontrolü iyi olmayan (3 aylık kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1c değeri %7.5-10 arasında) ve metformin kullan hastalarda tedaviye eklenen ciltaltı liraglutide (1.2 veya 1.8mg) veya  sitagliptinin etkinlikleri karşılaştırılmıştır.

Hemoglobin A1c’de Azalma

1.8 mg liraglutid  1.5

1.2 mg liraglutid  1.2

100 mg sitagliptin 0.9

Yan Etki-Bulantı

1.8 mg liraglutid  %27

1.2 mg liraglutid  %21

100 mg sitagliptin %5

Yan Etki-Hafif Hipoglisemi

Her üç grupta yaklaşık %5

*Richard E Pratley, Michael Nauck, Timothy Bailey, Eduard Montanya, Robert Cuddihy, Sebastiano Filetti, Anne Bloch Thomsen, Rie Elvang Søndergaard, Melanie Davies

“Liraglutide versus sitagliptin for patients with type 2 diabetes who did not have adequate glycaemic control with metformin: a 26-week, randomised, parallel-group, open-label trial” Lancet 2010; 375: 1447–56

**http://www.fda.gov/Drugs/DrugSafety/PostmarketDrugSafetyInformationforPatientsandProviders/ucm198543.htm

Yorum bırakın

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Şeker ve Kan Yağları

 Diyetle alınan karbohidratların kan yağlarında değişikliklere neden olduğu bilinmekteydi. Ancak, yiyecek ve içeceklere eklenen şekerin etkisini araştıran bir çalışma bu çalışmaya kadar yoktu.

 Birleşik Devletlerde yapılan bu çalışma 6113 erişkini içermektedir.

 Sonuçlar

 Alınan kalorilerin %15.8’i eklenen şekerden gelmektedir. Şeker alımının toplam enerjiye oranı yükseldikçe HDL-C (iyi kolesterol) düşmektedir ve trigliserid yükselmektedir. LDL-C (kötü kolesterol) kadınlarda artmakta, ancak erkeklerde bir değişim olmamaktadır.  

 Diyetle alınan şeker miktarı, kan yağlarını etkilemektedir.

 Biz ne yapabiliriz?

En azından çaya, kahveye şeker koymayarak sağlık için bir adım atabiliriz.

Jean A. Welsh, MPH, RN; Andrea Sharma, PhD, MPH; Jerome L. Abramson, PhD; Viola Vaccarino, MD, PhD; Cathleen Gillespie, MS; Miriam B. Vos, MD, MSPH “Caloric Sweetener Consumption and Dyslipidemia Among US Adults “ JAMA. 2010;303(15):1490-1497.

Yorum bırakın

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Pankreas Kanserinde Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp

Diğer yazılarımdan da bildiğiniz gibi tamamlayıcı ve alternatif tıbba karşı değilim, ancak insan gibi değerli bir varlığa herhangi bir tedavi önerilecekse, bu önerinin bilimsel kanıtlarının olması gerektiğini düşünüyorum. Bence, tamamlayıcı ve alternatif tıp da dahil olmak üzere, hiçbir tedavi yöntemine ayrıcalık tanınmaması gerekir. Ayrıca, bir konu hakkındaki genel kanı, doğruluğun kanıtı değildir. Yani, doğru farzettiklerimizin de bilimsel olarak kanıtlanması, geçerlilik açısından gereklidir.

Gelelim konumuza;1906 yılında John Beard isimli bir İskoç embriyolog pankreatik proteolitik enzim tedavisini önermiştir. 1981’de, Nicholas Gonzalez proteolitik enzim tedavisini araştırmaya başlamış ve 12 yıl sonra, 1993’de, Birleşik Devletlerde Ulusal Kanser Enstitüsü (NCI) çalışmalarını kendilerine takdim etmesi için çağırmışlardır. Beard, ameliyat olamayacak düzeyde ileri pankreas kanseri olan 11 hastada birinci yılda %81, ikinci yılda %45 sağkalım bildirmiştir. Bu şaşırtıcı sonuçlar nedeniyle 1998 yılında NCI, deney kolunda proteolitik enzim rejimi (ek olarak diyet, beslenme takviyesi ve detoksifikasyon işlemleri) olan ve karşısında gemsitabin içeren kemoterapi ile bir araştırma planlamıştır.

55 hastanın 23’üne gemsitabin içeren kemoterapi, 32’sine enzim tedavisi uygulanmıştır.

Başlangıçta hastaların özellikleri arasında fark bulunmamıştır. Ancak (ortanca) sağkalıma bakıldığında gemsitabin alan grup, enzim tedavisi uygulanan göre yaklaşık 3 kat daha uzun yaşamışlardır.

Yani, kemoterapi alternatif tedaviye göre daha üstün bir sağkalım sağlamıştır.

John A. Chabot, Wei-Yann Tsai, Robert L. Fine, Chunxia Chen, Carolyn K. Kumah, Karen A. Antman, Victor R. Grann “Pancreatic Proteolytic Enzyme Therapy Compared With Gemcitabine-Based Chemotherapy for the Treatment of Pancreatic Cancer “. Journal of Clinical Oncology, Vol 28, No 12 (April 20), 2010: pp. 2058-2063

Yorum bırakın

Filed under Kanser

Çinko Eksikliği

Foodstuff containing zinc

Çinko içeren yiyecekler(Photo credit: Wikipedia)

Her ne kadar çinkonun mikroorganizmaların, bitkilerin ve hayvanların gelişimi açısında gerekli olduğu bilinse de, 1961 yılına kadar insanlarda çinko eksikliğinin oluşabileceği düşünülmememiştir. Şimdilerde ise çinkonun besinsel alımının yetersizliğinin sık olduğu ve getirdiği hastalıkların da ciddi olabileceği bilinmektedir.

Benim çinko eksikliği ile karşılaşmam da, Alzheimer’ı olan bir hastamın cildinde çıkan sedefi andırır oluşumların Dermatoloji Uzmanımız Sayın Dr. Seher Küçükoğlu tarafından çinko eksikliğine bağlı olduğu tanısı konulmasıyla başladı. Hastamızdaki cilt lezyonları, çinko tedavisine başlamasıyla da tamamen kayboldu. Okumaya devam et

1 Yorum

Filed under Vitamin ve Mineraller

Kolesterol Düşürücü İlaçlar Tansiyonu da Düşürür Mü?

Kolesterol düşürücü ilaçlar günümüzde oldukça sık kullanılan ve etkin ilaçlardır. Ancak, sınırları iyi çizmek ve ihtiyacı olan hastalara bu grup ilaçları tatbik etmek gerekmektedir. Ben hastalarımda gerektiği zaman kolesterol düşürücü ilaçları öneriyorum, ancak bu öneriyi yaparken de, en önemli noktanın diyet ve egzersiz olduğunu hatırlatıyorum. Diyet ve egzersiz yapılmazsa, sadece rakamlar düzeltilir, kişi tedavi edilmemiş olur. Benim hastalarıma önerim, diyet ve egzersiz yapmaları; ihtiyaç olursa da diyet ve egzersizi bırakmadan ilaç tedavilerine başlamaları yönündedir. Başarıya giden yol budur.

Gelelim Çalışmamıza

Statin grubu kolesterol düşürücü ilaçların, kolesterolü düşürdüğü gibi tansiyonu da düşürdüğü düşünülmektedir. Bu çalışma, böyle bir ilişkinin varlığını test etmek için düzenlenmiştir Çift kör ve randomize yapılan bu çalışmaya 508 orta derecede hipertansiyonu olan ve kolesterol yüksekliği olan 45-70 yaş arasında hastalar katılmıştır.

Hastalara hidroklorotiazid (25mg/gün) veya fosinopril (20mg/gün) tansişyon ilacının yanına pravastatin etken maddeli kolesterol düşürücü ilaç verilmiştir ve hastalar 6 yıl izlenmişlerdir.

Pravastatin kullananlarda kolesterol seviyeleri belirgin olarak düştüğü ancak tansiyon değerlerini düşürmediği gözlenmiştir. Kolesterol düşürücü pravastatin tansiyonu düşürmemektedir.

Giuseppe Mancia, Gianfranco Parati, Miriam Revera, Grzegorz Bilo, Andrea Giuliano, Fabrizio Veglia, Gaetano Crepaldi, Alberto Zanchetti “Statins, antihypertensive treatment, and blood pressure control in clinic and over 24 hours: evidence from PHYLLIS randomised double blind trial”

Yorum bırakın

Filed under Hipertansiyon, Kolesterol

Bakır Eksikliği

Bakır, merkezi sinir sistemindeki proteinlerin ve metalloenzimlerin yapıtaşıdır. Geçtiğimiz 10 yılda insanlarda bakır eksikliğine bağlı çeşitli nörolojik sendromlar bildirilmiştir. Mide ameliyatı nedeniyle bakırın emiliminde bozulma en sık bakır eksikliği nedenidir. Çinko fazlalığı da,  ikinci sırada bakır seviyesini düşüren nedendir. Çinko fazlalığı dışarıdan ilaç şeklinde alımla, bazen de diş dolgularında bulunan çinko ve bazen de şekerli içeceklerle olabilmektedir.

Bakır eksikliğinde kansızlık, B12 vitamini eksikliğine benzer unutkanlık, ayaklarda uyuşma ile kendini belli edebilir.

 Eve Götürülecek Sonuç

 Dışardan alınan çinko, kanda bakır seviyesini düşürebilir, B12 vitamini eksikliğine benzer yakınmalarınız var ancak B12 vitamin değeriniz normalse, kan bakır seviyesine baktırmanız faydalı olacaktır.

Zhaleh Khaleeli, Daniel G Healy,Anthony Briddon, Michael P Lunn, Mary M Reilly, John Land, Gavin Giovannoni. “Copper deficiency as a treatable cause of poor balance” BMJ 2010;340:c508

Yorum bırakın

Filed under Vitamin ve Mineraller

Metformin Tedavisine İnsülin Dışı İlaçların Eklenmesi

Hastalarımda şeker hastalığı tedavisinde ilk seçtiğim tedavi yöntemi, diyet ve egzersizdir. Diyet ve egzersiz tedavinin bel kemiğidir. Diyet ve egzersize ek olarak önerdiğim ilaç ise, insülin direncini kıran metformindir. Metformin, hem ucuz hem de güvenilirdir (ancak tabi ki bazı yan etkileri, kullanılmaması gereken durumlar vardır). Bu ilacı tercih etmemin nedeni insülin direncini kırması yanı sıra kilo kaybına da sebep olmasıdır. Bu tedavi yöntemleri ile yeni tanı koyduğum şeker (tip 2 diyabet)hastalarının çoğunda başarıya ulaşmaktayım.

Bugün sizlere bahsedeceği bu çalışma, metforminin yetersiz kaldığı durumlarda, metformine eklenecek insülin dışı şeker ilaçlarının etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
Çalışmada 1950-2010 yılları arasında yapılmış randomize kontrollü çalışmalar değerlendirilmiştir. 27 çalışmadan 11198 hastanın verileri elde edilmiştir.

Sonuçlar

Değişik gruptaki insülin dışı şeker ilaçalrı metformine eklendiğinde 3 aylık kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1c düzeylerinde benzer düşmeler gözlenmiştir.

Ancak thiazolidinedionlar (rosiglitazon, pioglitazon), sulfonilüreler, ve glinides (nateglinid, rapeglinid vb) kilo artışına sebep olmuşlardır (1.77-2.08 kg)

Glukagon-benzeri peptide-1 analogları, -glukosidaz inhibitörleri (akarboz), ve dipeptidyl peptidase-4 inhibitörler kilo kaybı veya kilo değişim olmamasına sebep olmuştur.

Sulfonilüreler ve glinidler, plaseboya göre daha fazla hipoglisemiye (aşırı şeker düşmesi) neden olmuştur.

Olivia J. Phung, PharmD; Jennifer M. Scholle, PharmD; Mehak Talwar, BS; Craig I. Coleman, PharmD “Effect of Noninsulin Antidiabetic Drugs Added to Metformin Therapy on Glycemic Control, Weight Gain, and Hypoglycemia in Type 2 Diabetes “ JAMA. 2010;303(14):1410-1418.

Yorum bırakın

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Domuz Gribi Pandemisinde DSÖ “Kurt Geliyor” Masalı ile Özdeşleştiriliyor

Dünya Sağlık Örgütününün (DSÖ) H1N1 virüsünü, salgın olduğunu beyan etmesini, üç farklı uluslararası tahkikatta araştırılacak. Bunlar arasında en ilerlemiş olan tahkikat, Avrupa Birliği trarafından Ocak ayında başlatılandır.

İngiliz İşçi Partisi Milletvekili Paul Flynn, DSÖ’nün yaptığı uyarı ile gerçekleşen etki arasında farkın büyük olması nedeniyle, DSÖ’ne halkın güveninin azalacağını ve bir sonraki salgın alarmında da durumun “kurt geliyor diye bağıran çobanın” masalına benzeyeceğini ifade etmektedir.

Poland’ın Sağlık Bakanıs Ewa Kopacz, DSÖ’nün uyarısına rağmen neden hükümetinin aşı kampanyası başlatmadığını şöyle açıklıyor: ülkenin uzmanları durumun çizildiği kadar ciddi olmadığını düşünmekteydi ve aşının yan etkilerinin mesuliyetinin tamamının hükümet tarafında alınmasının mümkün olmayacağıydı.

Son olarak da, DSÖ 12-14 Nisan’da 29 uzmanla kendi bağımsız toplantısını yapacağını bildirmişlerdir.

Yani, hali hazırda H1N1 virüs salgını şu anda bitmiş gibi dursa da, yarattığı duygusal salgın halen yatışmamış gibi görünmektedir.
Rory Watson , BMJ 2010;340:c1904

Yorum bırakın

Filed under Genel

Vitaminler ve Mineraller Her Zaman Yararlı Mıdır?

Dün (9 Şubat 2010) Archives of Internal Medicine isimli dergide çıkan iki makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Vitamin ve mineral süplementasyonu ülkemizde de oldukça merak edilen bir konu ve satılan ürünler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca izinli olduğu için, ürünün içeriği, insanlar üzerine etkileri ve ürünün nasıl yapıldığı hakkında çoğu zaman bilgimizin olmaması sıkıntılı bir durum yaratmaktadır.

İlk makalemiz* selenyum içeren ve ABD’de satılan bir multivitamin ile ilgili. 2008 yılında bir chiropractor hastalarında artmış sindirim sistemi yakınmaları ve saç dökülmesi gözlemlemiş; bu hastalara önermiş olduğu vitamin/mineral kompleksi dozunu iki kata çıkması üzerine, hastalardaki şikayetlerin daha da arttığını gözlemlemesi üzerine araştırma başlatılmıştır.

Yapılan inceleme sonucunda 201 hastada, kanlarında olması gereken miktarının çok üzerinde Selenyum tesbit edilmiş olup, bu durumun vitamin/mineral kompleksinin üretimi esnasında aşırı selenyum konulmasının neden olduğu anlaşılmıştır (üretici hatası).

Selenyuma bağlı zehirlenmelerde gözlenen bulgular ise aşağıdadır:
• Bulantı
• Kusma
• Tırnaklarda renk değişikliği/ kolay kırılma
• Saç dökülmesi
• Yorgunluk
• Huzursuzluk
• Kötü nefes kokusu ( çoğunlukla sarımsak kokusu gib tarif edilmektedir)

İkinci makalemiz** ise, 62 yaşındaki bir hipertansiyon, stabil koroner arter hastalığı olan erkek hastanın, kabızlık şikayeti nedeniyle Aconitum içeren Ayurveda barsak rejimi almasından 90 dakika sonra dilinde ve vücudunda uyuşukluk, bulantı, ciddi karın ağrısı ve bayılma olması nedeniyle hastaneye getirlmesi ile başlıyor. Ayurveda, Hindistandan köken alan bitkisel ve antik bir tedavi yöntemidir. Söz konusu rejim, nörotoksin ve kardiyotoksin olduğu bilinen Aconitum bitkisi içermektedir. Hastadaki ciddi kalpteki ritm bozukluğu ve diğer şikayetler bu Ayurveda rejimine bağlanmıştır.

* Jennifer K. MacFarquhar; Danielle L. Broussard; Paul Melstrom; Richard Hutchinson; Amy Wolkin; Colleen Martin; Raymond F. Burk; John R. Dunn; Alice L. Green; Roberta Hammond; William Schaffner; Timothy F. Jones . “Acute Selenium Toxicity Associated With a Dietary Supplement “. Arch Intern Med. 2010;170(3):256-261.
** Pavittarpaul Dhesi; Rita Ng; Michael M. Shehata; Prediman K. Shah. “Ventricular Tachycardia After Ingestion of Ayurveda Herbal Antidiarrheal Medication Containing Aconitum “. Arch Intern Med. 2010;170(3):303-305.

Yorum bırakın

Filed under Vitamin ve Mineraller

Güneşi Balçıkla Sıvamak – Liposuction ve Koroner Risk

Bu sabah sizlere 2004 yılında New England Journal of Medicine’da yayınlanan çok önemli bir çalışmadan bahsetmek istiyorum*.
Konunun özü, kısa yoldan vücudumuzdaki yağları atarsak, koroner arter (kalbi besleyen damarlar) hastalığı riski de azaltacağımız düşünebilinir. Ne yazık ki, bu önermenin bilimsel karşılığının olmadığı bu çalışmada gösterilmiştir.

Bildiğiniz gibi, bir insanda insülin direncinin varlığının en iyi göstergesi bel çevresinin fazla olmasıdır. İnsülin direnci ise, daha önceki yazılarda belirtildiği üzere insülin fazlalığına neden olmaktadır. İnsülin, hücresel büyüme ve bölünmeyi teşvik ettiği için kanser olasılığını arttırmakta, insülin direnci de hem insülin fazlalığıyla, hem de süregelen sistemik iltihabi durum yaratmasıyla damarların intima media (damarların orta katmanı) tabakasında kalınlaşmaya, yani damarlarda daralmaya neden olmaktadır**. Yağ dokusu, interlökin-6, tümör nekroz faktörü ve adiponektin gibi çeşitli protein salgılayan bir endokrin organdır. İnterlökin-6 ve tümör nekroz faktörü insülin direnci ve ateroskleroza (damarlarda daralma) neden olabilmektedir.

Bel çevresinin, kilo verilmesi ve egzersizle azaltılması ile insülin direncinin gerilediği bilinmektedir.

Bu çalışmada, liposuction yöntemi ile büyük miktarda karından yağ alınmıştır (4 litrenin üzerinde). Çalışmaya alınan kadınların vücutlarında aşağıdaki değişiklikler olmuştur:

• Vücut Kitle İndeksinde Azalma: 2.3-3.9
• Ağırlıkta Azalma: 6.3-7.9kg
• Yağ Kütlesinde Azalma: 9.1-10.5kg

Ancak, karın çevresinin bu şekilde azaltılması ile dolaşımda bulunan iltihabın aracılarının seviyesinde ve insülin direncinde bir değişim gözlenmemiştir.

Sonuç olarak, obezitenin tedavisi liposuction olmamalıdır. Liposuction kozmetik olarak yararlı olabilir, ancak obezitenin ve obezitenin neden olduğu hastalıklardan korunmanın en önemli yolu kilo vermek ve egzersiz yapmaktır.

*Klein, Samuel, Fontana, Luigi, Young, V. Leroy, Coggan, Andrew R., Kilo, Charles, Patterson, Bruce W., Mohammed, B. Selma. “Absence of an Effect of Liposuction on Insulin Action and Risk Factors for Coronary Heart Disease”. N Engl J Med 2004 350: 2549-2557
**Marina Cardellini, Maria Adelaide Marini, Simona Frontoni, Marta Letizia Hribal, Francesco Andreozzi, Francesco Perticone, Massimo Federici, Davide Lauro, and Giorgio Sesti. “Carotid artery intima-media thickness is associated with insulin-mediated glucose disposal in nondiabetic normotensive offspring of type 2 diabetic patients”. Am J Physiol Endocrinol Metab, Jan 2007; 292: E347 – E352.

Yorum bırakın

Filed under Hipertansiyon, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Çocukluk Çağı Obezitesi; Ne Ekersek Onu Biçeceğiz

Son 50 yılda artan yaşam beklentisi artık durulacak gibi görünüyor. Obezitenin tüm dünyada yaygınlaşması nedeniyle, obezitenin tetiklediği hastalıklar ve kayıplar artması beklenmektedir.

Bugünkü yazımız dün (11 Şubat 2010) New England Journal of Medicine’da yayınlanan bir çalışma*. Bu çalışmada araştırmacılar, Arizona’da (ABD) yaşıyan kızılderili ve diyabeti olmayan çocuklarda, obezite, glukoz intoleransı (gizli şeker), hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği ile erken ölüm (55 yaşından önce ölüm) arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir.

Bu çalışma, 5-19 yaşında diyabeti olmayan Pima Kızılderilerinde eğer obezite varsa ve şeker yükleme testinin ikinci saatindeki glukoz normal ama normal aralığın üst değerlerinde ise, bu çocukların diğerlerine göre gençlik ve orta yaşta ölüm riski 2 kat artmış olduğunu göstermektedir.

Bu çalışmadan çıkan en önemli sonuç, obezitenin kötü etkilerinin genç yaşlardan itibaren çıktığının gösterilmesidir. Dolayısıyla, çocuklarımızın gelecekteki sağlıklarını düşünüyorsak, kalorisi dengeli, fast-fooddan uzak, meyve ve sebze ağırlıklı bir diyet ve egzersiz yapmalarını sağlamamız gerekmektedir.

*Franks PW, Hanson RL, Knowler WC, Sievers ML, Bennett PH, Looker HC. Childhood obesity, other cardiovascular risk factors, and premature death. N Engl J Med 2010;362:485-493.

Yorum bırakın

Filed under Hipertansiyon, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Neden Erkekler Kadınlardan Daha Az Yaşar

Dünyadaki tüm ülkelerin %98’inde kadınlar erkeklerden uzun yaşıyor. Ülkemizde ortalama yaşam beklentisi 2005 yılında erkekler için 68.9 yıl, kadınlar için de 73.8 yıl olarak tesbit edilmiştir.

Erkekler, genetik olarak daha erken ölmeye programlanmış olabilir mi? Neden önemli mortalite (ölümcüllük) nedenleri hem erkekleri, hem de kadınları etkilerken, erkekler daha hızlı ölüyor (örneğin herhangi bir kanser bağlı ölüm, 100.000’de, erkeklerde 243, kadında 165).

Muhtemelen erkeksilik bizleri öldürüyor. Doktordan kaçınmak, risk alıcı davranışlar ve stres bu farkın olası açıklamaları. Erkeklerin rutin muayeneye gitmek istememesi nedeniyle hastalıkların geç tesbit edilmesi de olabilir.

Her ne kadar kadınlar geçtiğimiz yüzyıla göre iş hayatında daha aktif olsalar da, erkekler kadınlara oranla daha fazla iş kazası nedeniyle ölmektedirler. Erkelerde iş dışı kazlar ve hastalıklar açısından da risklidir; erkekler kadınlara göre daha hızlı araba kullanmakta ve sağlıksız beslenmektedir.

Hemen her ülkede kadın sağlığı merkezleri varken, erkek sağlığı merkezi nadiren mevcuttur ve erkek sağlığı çoğunlukla sağlık politikasının dışında tutulmuştur.

*The Huffington Post 11.02.2010 Dr. Myles Spar’ın yazısında kısaltılarak ve bazı eklemeler yapılarak yazılmıştır.

Yorum bırakın

Filed under Genel

Sigara İçmeden Akciğer Kanseri Olmak

Sigara ile akciğer kanseri ilişkisi iyi binen bir gerçek, ancak kişi sigara içmiyor fakat sigara dumanına maruz kalıyorsa… Evet, o zaman da bu masum kişi, sigaranın kötü etkilerini sahiplenmiş olmaktadır.

20 Ocak 2010’da, medikal onkolojinin en saygın dergilerinden olan Journal of Clinical Oncology dergisinde yayınlanan bu araştırmada, korkunç gerçek ortaya çıktı. Akciğer kanserleri, genel davranışları nedeniyle birbirinden ayrı 2 gruba ayrılmakta ve bu şekilde tedavi edilmektedir: küçük hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri. Her iki akciğer kanseri de sigara ile doğrudan ilişkili olmakla beraber, içerdikleri genetik mutasyonlar birbirinden farklı olabilmektedir.

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin tedavisinde son yıllarda, hedeflenmiş tedaviler (tümör hücresini doğrudan hedef alan) uygulanmaktadır. Bunlardan en bilinenleri tirozin kinaz inhibitörleridir (gefitinib, erlotinib). Tirozin kinaz inhibitörlerinin tedavide etkili olabilmesi için tümör hücresinde EGFR (endotelyal büyüme hormonu reseptörü) mutasyonunun olması gerekmektedir. Söz konusu bu mutasyonlar, sigara içmeyenlerde daha sıklıklıkla görülürken, sigara içicilerinde bu mutasyonlar daha az görülmekte ve hedeflenmiş tedaviler, çoğu zaman bu nedenden dolayı işe yaramamaktadır.

Ancak, sigara içmeyen bazı hastalarda bu mutasyon görülmemektedir. Bunun nedeni araştırıldığında, çevresel sigara dumanına maruz kalmanın aktif sigara içimine benzer olduğu bu çalışma ile anlaşılmış bulunmaktadır.

Bu yazının özü, sigara dumanına maruz kalıyorsanız, sigara içiyorsunuz demektir

Journal of Clinical Oncology, Vol 28, No 3 (January 20), 2010: pp. 487-492

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları, Kanser

Gizli Silahımız: Psikolojik Bağışıklık Sistemi

Dünyanın sonunun geldiğini düşündüğünüz zamanlar olmuştur hayatta, ama ertesi gün bir bakarsınız ki tekrar umut doğmuştur, kara bulutlar yerini güneşli, açık mavi bir havaya bırakmıştır. Peki, hislerimizdeki ani sayılabilecek bu değişim nasıl oluyor?

Harvard Üniversitesinden Daniel T. Gilbert ve arkadaşlarının 1998 yılında yayınladığı çalışma, bu şaşırtıcı mekanizmayı bizlere açıklıyor. Çalışmanın kurgusu şu şekilde:

Bir iş görüşmesine geldiniz ve mülakat esnasında bir biriyle alakasız birçok soru arasında eğer işe giremezseniz nasıl hissedeceğiniz size soruluyor. Tabii ki girilecek herhangi bir iş yok, ama yine de size işe alınamadığınız beyan ediliyor ve üstü kapalı nasıl hissettiğiniz soruluyor…

Çalışmada, bu iş görüşmesinin bir gruba bir kişi tarafından değerlendirlildiğinin, öbür gruba da üç kişi tarafından değerlendirldiği söylenmiştir. Bunun yapılmasının nedeni, bir kişinin reddetmesinin aday tarafından kabullenmesinin daha kolay olacağının düşünülmesi, ancak üç kişi tarafından reddedilmenin hazmının daha zor olacağının düşünülmesidir.

Ve Sonuçlar

Adaya, mülakatın başında eğer red edilirseniz kendinizi ne kadar kötü hissedeceksiniz sorulduğunda, 1’den 10 kadar notlamada eksi 2 puan kötü hissediceklerini belirtmişlerdir.

Bir kişinin adayı değerlendirdiği grupta, red edilmenin hemen sonrasında aday sadece 0.4 kötü hissetmiş, 10 dakika sonra ise deney öncesi mutluluğuna geri dönmüştür.

Üç kişinin adayı değelendirdiği grupta ise, işler bir kişinin red etmesi kadar kolay olmamış, red edilmenin hmene sonrasında 0.68 puanlık bir düşüş varken, 10 dakika sonrasında 1.25 puanlık bir düşüş söz konusu olmuş. Her iki durumda psikolojik bağışıklık sistemi çalışmış, fakat ikinci durumda biraz zorlanmıştır. Ancak her halükarda, iki grup da düşündükleri kadar kendilerini kötü hissetmemişlerdir.

Psikolojik bağışıklık sistemimizi farketmemizin muhtemel nedeni, sürekli çalışmasıdır. Bilinçaltımız, iyi hissetmemiz için bazı önemli gerçekleri unutmamızı sağlamaktadır; örneğin giremediğimiz işi ne kadar istediğimizi, bizi terkeden arkadaşımızı ne kadar sevdiğimizi veya yere düşürdüğümüz dondurmadan ne kadar keyif aldığımızı bize unutturmaktadır.

Gilbert, Daniel T.; Pinel, Elizabeth C.; Wilson, Timothy D.; Blumberg, Stephen J.; Wheatley, Thalia P. “Immune neglect: A source of durability bias in affective forecasting. “Journal of Personality and Social Psychology. Vol 75(3), Sep 1998, 617-638.

Yorum bırakın

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh

Pipo ve Puronun Akciğer Fonksiyonları Üzerine Etkileri

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), akciğer ve havayollarının hastalığıdır. ABD’de en sık ölüm nedenlerinden dördüncüsüdür, ancak yakın bir zamanda üçüncü olan inmenin yerini alacaktır. KOAH’lı hastalarda öksürük ve nefes darlığı vardır. Sigara ve KOAH ilişkisi çok belirgin olmakla birlikte, pH değeri asit olan pipo ve puro genellikle doğrudan akciğerlere solunmadığından, bunların KOAH’la ilişkisi iyi bilinmemekteydi. Ancak pipo ve puro kullanımı, sigara da olduğu gibi ağız ve gırtlak kanseri ilişkisi iyi bilinen gerçeklerdir.

Bu çalışmada, pipo ve puronun akciğer fonksiyonlarına etkileri araştırılmıştır. Çalışmaya katılanların geçmiş ve şu andaki sigara kullanım özellikleri hakkkında detaylı sorgulama yapılmıştır. Bireylere aynı zamanda solunum fonksiyon testi (SFT) yapılmıştır. SFT ile zorlu nefesin 1. saniyesindeki (FEV1= forced expiratory volume) hacim ölçülerek KOAH tanısı konulmaktadır.

Çalışmaya katılanların %9’u pipo, %11’i puro, %52’si sigara içtiklerini bildirmişlerdir. Hem pipo, hem puro içenlerin akciğer fonksiyonları hiç içmeyenlere göre iki kat kötü ölçülmüştür.

Pipo ve puro içilmesi obstrüktif akciğer hastalığı ile ilişkilidir.

J. Rodriguez, R. Jiang, W.C. Johnson, B.A. MacKenzie, L.J. Smith, and R.G. Barr. “The Association of Pipe and Cigar Use With Cotinine Levels, Lung Function, and Airflow Obstruction. A Cross-sectional Study”. Annals of Internal Medicine (volume 152, p. 201-210).

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Gerçek Silahımız: Bağışıklık Sistemimiz

Bağışıklık sistemi, vücudumuzun kendinden olanı tanıma sistemidir. Bu sistemi, vücudun kendinden olmayanı tanıması, kendinden olmayana cevap vermesi veya kendinden olmayanı tolere etmesi-her hangi bir cevap vermemesi olarak algılıyabiliriz.

Vücudumuzu, içinde çeşitli insanların çalıştığı bir fabrika olarak farzedin. Bu fabrikada çalışanlara, hücre demekteyiz ve her hücrenin hem belirli isimleri var- hem de belirli görevleri var. Çalışanları tanımak ve bu kişi bizim çalışanımızdır demek güvenliğin, yani bağışıklık sisteminin görevi. Güvenlik, bu tanımayı çeşitli yollardan yapabilmekte (kimlik sorgusu, üst arama vs) ve bunlara göre karar vermektedir. Şayet fabrikaya dışardan bir insan (bakteri gibi) veya böcek (virüs) girerse, güvenlik daha önce bunları tanıyorsa hemen müdahale edecek, eğer tanımıyorsa da, önce tanıyıp sonra müdahale edecektir. Örneğin, yakınımızdaki biri nezle olup biz nezle olmuyorsak, muhtemelen bağışıklık sistemimiz bu virüsü daha önce tanıyordur. Bazen de boğazımız ağrır, hafif ateşimiz çıkar, sonrasında iyileşiriz (bağışıklık sistemimiz önce tanır, sonra yokeder).

Peki, dışardan gelen ve fabrikada çalışan yabancı işçilere ne olmaktadır (örneğin barsaklarımızda bizle birlikte yaşayan mikroorganizmalar gibi)? Bunlar da bağışıklık sistemimiz tarafından “bizden değil” olarak tanınır, ancak müsamaha gösterilir, herhangi bir işlemde bulunulmaz.

Bazen de bazı fabrikaya yabancılar gizli olarak girer ve yine sinsice güçlerini arttırır, güvenlik çoğu zaman yabancıları bulamaz-tanımakta güçlük çeker ve düşük yoğunluklu çatışmalar olur- bu durumun karşılığı da “kronik hepatit c” gibi hastalıkların tedavi edilmezse kronikleşmesi sürecidir.

Ya bizden olanlar, bize ihanet ederse; o zaman, güvenlik erken tanırsa bu olay yokedilir, ama çok gizlice yapılırsa-ben sizdenim diyip-düşman olursa, bağışıklık bu durumu çok geç algılayacaktır. Bu durumun vücudumuzdaki karşılığı ise kanserdir.

Güvenliğin kafası karışır, kendinden olanları düşman zannederse ise otoimmün hastalıklar dediğimiz, ülseratif kolitin de bu tip hastalıkların arasında olduğu hastalıklar oluşur.

Bağışıklığın azaldığı durumlar ise AIDS gibi durumlar, bazı kanserlerin kemoterapisinde, ciddi açlık-beslenme bozuklukları durumlarında oluşmaktadır.

Sonuç olarak, bağışıklık sistemi oldukça karmaşık ve bizi hayatta tutmaya yönelik bir sistemdir.

Yorum bırakın

Filed under Genel

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi

Aynı anda hem çok aç hem de yalnız olsanız, öncelikle hangi ihtiyacınızı giderirdiniz? Bu sorunun cevabı Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde bulunabilir. Bir seviyedeki ihtiyaçları tatmin ettikten sonra bir sonraki seviyeye geçeriz. İşte bu seviyeler:

SEVİYE 1 FİZYOLOJİK İHTİYAÇLAR: Yemek, su, cinsellik ve uyku.
Evsiz ve işsiz olan insanlar her şeyden önce fizyolojik ihtiyaçlarını gidermekle ilgilenir. Seviye 2’ye geçmeden önce bu temel ihytiyaçlarımızı tatmin etmeliyiz.

SEVİYE 2 GÜVENLİK İHTİYACI: Tehlikelerden korunma.
Suç oranı yüksek, tehlikeli mahallelerde yaşayan insanlar güvenlik ihtiyaçlarını gidermekle ilgilenir. Emin ve güvenli bir şekilde yaşamanın bir yolunu bulduktan sonra seviye 3’e geçeriz

SEVİYE 3 SEVGİ VE AİT OLMA İHTİYACI: Başkalarıyla bağlantı kurma, başkaları tarafından kabul edilme.
Ciddi ilişkiler oluşturmaya başlayan ergenler ve genç yetişkinler, özellikle sevgi ve ait olma ihtiyaçlarını gidermekle ilgilenir. Sevgi ve ait olma ihtiyacı giderildikten sonra seviye 4’e geçeriz.

SEVİYE 4 SAYGI İHTİYAÇLARI: Başarı, yeterlilik, onay ve tasdik kazanma. kalarıyla bağlantı kurma, başkaları tarafından kabul edilme.

İnsanlar erken ve orta yetişkinlik dönemlerinde hedeflerine ulaşma ve kariyerlerini kurma konusuyla özellikle ilgilidir. Kişisel başarı ve sosyal kabul edilmişliği elde edecek becerileri kazandıkça enerjimizi seviye 5’e yöneltiriz.

SEVİYE 5 KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME: Kişinin kendine has potansiyeli yaşaması. Kendi gerçek potansiyelimize ulaşma yolunda engellerle karşılaşırsak hayal kırıklığı yaşarız. Örneğin, işletme konusunda master yapıyorsanız ama gerçek ilginiz ve yeteneğiniz müzikse kendinizi gerçekleştirme ihtiyitacımız tatminsiz kalabilir.

Maslow’a göre en büyük ihtiyaç, eşsiz birer insan olarak potansiyelimizi geliştirmeyi ve ona ulaşmayı içeren, kişinin kendisini gerçekleştirmesidir.

*Rod Plotnik. “Psikolojiye Giriş”Kaknüs Yayınları. 2007. s 333.

Yorum bırakın

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh