Monthly Archives: Ocak 2015

Metforminle İlgili 4 Soru

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Metforminin diyabet tedavisinde ilk tercih ettiğimiz ilaç olduğunu hatırlarsınız. Hem insülin direncini kırması, hem kilo verdirmesi de ayrıca kilolu hastalarda istediğimiz etkilerdir. Yan etki olarak da sıklıkla hafif bulantı (bazen de çok) ve iştahsızlık yapmaktadır (diğer yan etkileri yazmıyorum). Ben kilo fazlası olan hastalarımda bir sakınca yoksa metformini ilk tercih ediyorum ve kişi diyet/egzersizine dikkat edip –kilo da verirlerse kan şeker düzeyleri çoğunlukla normale geldiğini görmekteyim.

1. Metformini Herkes Kullanabilir Mi?

Hayır, özellikle böbrek yetersizliği olanlar veya kalp yetersizliği olanlarda laktik asidoz dediğimiz hayatı tehdit eden ciddi bir durum oluşabilmektedir. Bu tip hastalarda dikkatli kullanmak gerekmektedir. Eczaneye gidip bir kutu metformin alayım, şifa niyetine tüketeyim dememek gerek.

2. Kilo Vermede veya Şeker Tedavisinde Tek Başına Yeterli Mi?

Metformin 100 yıllık bir ilaç olsa da sihirli bir yanı yok; tek bir dokunuşta tüm dertlere deva olamıyor. İnsülin direncini azalttığı için özellikle şeker düşmeleri sonucu kendini kaybederek yemeğe saldıranlarda faydalı: hani o reklam var ya, açken sen sen değilsin; hipoglisemiyi gösteriyor. Bir de yemeklerden özellikle 2 saat sonra aşırı uyku gelmesi, tatlı krizi de reaktif hipogliseminin göstergesi durumu var, bunda da metformin etkili olabiliyor.

Ayrıca barsaklarımızda bizle birlikte yaşayan mikropların nüfus oranlarında değişiklik yapıyor, ki kötü beslenmeyle barsaklarımızda bizi semirten mikropların oranının arttığını da biliyoruz.

3. Metforminle Birlikte B12 Vitamini de Almalı Mıyım?

Metformin kullananların %7’sinde B12 vitamin eksikliği gelişiyor. Bu durumun metforminin barsaklar üzerinde yaptığı etkiye bağlı olduğu düşünüyoruz. Ama rutin B12 vitaminİ kullanılmasını önermektense, senede bir kan düzeyine bakmanın doğru buluyorum.

4. Kanser Riskini Azaltıyor Mu?

Bu konuda gelen bilgiler karışık. Ancak, özellikle pankreas kanseri cerrahisi yapan bir ekiple çalışınca pankreas kanseri riskinin özellikle şeker hastalarında arttığını görüyorum. Bunun dışında kalın barsak kanseri de belirgin oranda artmış bulunuyor. Bu durumun insülinin büyüme hormonu olarak etkilerinden dolayı olduğunu düşünüyoruz. Metformin insülini normalleştirdiği (azalttığı) için kanser risklerinde bazı çalışmalarda azalmanın olduğu gözleniyor, ancak %100 garantili bir sistem yok, çünkü kanser tek bir nedenden olmuyor.

Reklamlar

9 Yorum

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

5 Soruda Poli-Kistik Over Sendromu

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Kadın doğumcular (uzmanları) ile birlikte takip ettiğimiz hastalıkların başında polikistik over (yumurtalık) sendromu gelmektedir. Muhtemelen çoğunuz bu hastalığı duymuşsunuzdur ve azımsanmayacak kadarınız da bunu yaşıyorsunuzdur. Doğurganlık çağındaki kadınların %4-6’sında polikistik over sendromu bulunmaktadır.

  1. PKOS’um Var Hamile Kalabilir Miyim?

Evet kalabilirsiniz. PKOS’um var diye doğum kontrol yöntemlerini bırakıp planlanmamış bebek sahibi olanları da görmekteyiz. Özellikle gebe kalmak isteyenler de, morallerini bozmasın olsalık azalmış olmakla birlikte gebelik sağlanabilmektedir.

  1. Kistler Kaybolsa Hastalık Geçer Mi?

Kistler hastalığın nedeni değil, hastalığın sonucudur. Her kadın yumurtalıklarında belirli sayıda yumurtayla doğar ve her mens döneminde bunlardan bir tanesi olgun yumurtaya dönüşür; PKOS’da yumurtaların olgunluğa geçmesinde bir engel vardır, ancak buna neyin sebep olduğu bilinmemektedir.

  1. PKOS’u Olanlarda Ne Şikayet Olur?

Adet düzensizlikleri, adet görememe, fonksiyonel olmayan kanama %30,

Obezite %40-50,

Erkeksi özellikler ( tüylenmede artış %50, yağlı cilt, saçta erkek tipi dökülme, seste kalınlaşma),

Yumurtalıklarda çok sayıda kist olması,

İnsülin direnci,

Endometriyumda (rahimin içinde)kalınlaşma ile karakterize bir hastalıktır. Hastaların %20’si normal adet görmektedir.

  1. Tedavi Olabilir Miyim?

Bu hastalığın nedeninin, normal bir siklusda dalgalanması gereken östrojen, testeron ve lüteinizan hormonların izafi ve sürekli olarak yüksek olması olduğu düşünülmektedir. Ayrıca bu hastalarda insülin direnci ve insülin fazlalığı da vardır. Bu nedenle kilo vermenin önerilmesinin yanında, insülin direncini kıran metformin de verilebilmektedir. Gebelik isteyenlerin Jinekologlarına başvurması gereklidir, bu yönde de tedavi uygulanmaktadır.

  1. PKOS Hayatımı Kısaltır Mı?

Erkeklik hormonu arttığı için tıpkı erkeklerde olduğu gibi kalp-damar hastalığı riski artabilmektedir. İnsülin direnci ise başlı başına Zaralı bir durumdur. PKOS ile meme kanseri, yumurtalık kanseri arasında ilişki yoktur, ancak endometriyum kanseri riski artmıştır.

Bu hastalığın kendisinde olduğunu düşünenlerin, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanına başvurmaları gerekmektedir.  Ayrıca İç Hastalıkları, Endokrinoloji  bölümüne de bu hastaların başvurması uygundur.

Yorum bırakın

Filed under Endokrin Hastalıklar

6 Adımda Zatüre

Copyright Dr. Burak UZel

Copyright Dr. Burak UZel

Pnömoni, akciğerlerin enfeksiyonudur ve her yaş grubunda hafifden ağıra değişen şiddette hastalık yapmaktadır.

  1. Zatüre Olduğumu Nasıl Anlarım?

Pnömoninin işaretleri:

Öksürük,

Ateş,

Halsizlik,

Bulantı, kusma,

Hızlı nefes alma veya nefes darlığı,

Titreme veya batma tarzında göğüs ağrısıdır.

Ancak, her zatüre de bunların olması da gerekmemektedir.

  1. Kimler Risk Altındadır?

65 yaşından büyükler ve

5 yaşından küçükler risk altındadır

19-64 yaş aralığındaki bireylerde altta yatan diyabet, astım, sigara kullanımı varsa

artmış pnömoni riski vardır.

  1. Zatüre Üşütmekten mi Olur?

Hayır, üşüme ile zatüre gelişmemektedir. Pnömoniye bakteriler, virüsler, mantarlar neden olmaktadır ve tedavisi nedene yönelik olmalıdır. Toplumdan edinilmiş pnömoni (TEP), hastanede bulunmamış kişilerde gelişen pnömoni çeşitidir. Hastane kaynaklı pnömoniler ise kullanılan antimikrobial ilaçlara dirençli olma olasığı nedeniyle dikkatli bir şekilde tedavi edilmelidir.

Bakteriyel pnömoninin en sık sebebi Streptococcus pneumoniae (pnömokok’tur) ve viral sebepler influenza, parainfluenza ve respiratuar sinsiyal virüslerdir . 1 yaşın altındaki çocuklarda en sık pnömoni sebebi respiratuar sinsisyal virüsdür (RSV).

  1. Zatüreyi Engellemek İçin Aşı Şart

Ülkemizde hastalarımıza uyguladığımız çeşitli aşılar zatüre gelişmesini engellemektedir. Bunlar:

Pnömokok Aşısı

Hemofilus influenza tip b (Hib) Aşısı

Boğmaca Aşısı

Suçiçeği Aşısı

Kızamık Aşısı

Grip (influenza) Aşısı

5.Zatüre Tanısı Nasıl Konulur?

Muayene şarttır, ancak dinleme bulguları her zaman olması gerekmez (dinleme belirli bir derinliğe kadar hassastır.

Akciğer grafisi. Bir akciğer grafisinden alınan radyasyon bir uçuşta alınan kozmik radyasyona eştir, yani oldukça düşüktür. Fakat akciğer grafisinin normal olması zatüreyi ekarte ettirmez

Akciğer Tomografisi. Akciğer grafisine göre daha detaylı bir bilgi verir, ancak radyasyon dozu yüksektir, dolayısıyla herkese her an tomografi çekilmemelidir.

  1. Zatürenin tedavisi nedir?

Hastaneden bulaşmayan zatürelerde genellikle 2’li antibiotik tedavisi veya tekli antibiotik tedavisi kullanılmaktadır. Hastanden kazanılmış zatürelerde bakteriler antibitiklere dirençli olabileceğinden tedavide kullanılan antibiotikler farklılık göstermektedir. Hekiminiz sizin için en iyi tedavi seçimini yapacaktır.

Zatüre olduğunuzu düşünüyorsanız, size en yakın hekime en kısa sürede başvurmanız gereklidir.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Stresle Başa Çıkmak için 7 Adım

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Hayat aslında bir savaş. Savaş derken çatışmayı kastetmiyorum, geniş perspektiften bakabilmeyi size öneriyorum. Ancak günlük hayatımız sürekli irili ufaklı çatışmalarla geçiyor: eşimizle çatışıyoruz, çocuğumuzla çatışıyoruz, anne-babamızla çatışıyoruz, trafikte çatışıyoruz. Bu çatışmalar bizi kör ediyor, bu dünyada nerede olduğumuzu unutuyoruz, nereye varmak istediğimizi ise hiç bilmiyoruz. Savaşı eğer kavrarsak, ne zaman çatışmaya gireceğimizi, hangi yolların çatışmalı olduğunu, istediğimiz hedefe nasıl ulaşacağımızı da görebiliriz. En iyi savaş kimsenin canının yanmadığı savaştır. Gelin bu savaşta önümüzdeki engellerden birisi olan stresle nasıl mücadele ederiz onu konuşalım:

  1. Duygularınızı eğitin

Her şeyi duygularınızın renklendirdiği gibi değil, olduğu gibi görmeye çalışın. Kişileri davranışlarıyla yargılayın, duygularınızla değil.

Duygularımız bizi basitçe hayatta tutmaya yarar, ama tek başına yeterli değildir. Gelişen şartlara göre duygularımızı tekrar programlamamız gereklidir. Örneğin, cep telefonlarınız size bir şeyler satmaya çalışan tele-marketingciler tarafından bombardıman altında ve size tek bir evet dedirtmeye çalışıyorlar. Her seferinde termal tatil köyüne mi gideceksiniz, yoksa duygularınızı kontrol edip hayır demeyi mi öğreneceksiniz.

  1. Sözlere kanmayın

İngilizler, çocuklarına bu tekerlemeyi öğretmeleri boşuna değil, bu aralar da tüm şarkılarda da bu nakaratı duyabilirsiniz:  “Sticks and stones will break my bones. But words will never harm me”, yani sopalar ve taşlar benim kemiklerimi kırabilir, fakat sözler bana zarar veremez. Sözler can acıtmıyor, sadece acıttığını zannediyor. Ama yüksek sesli bazı sesler insanı rahatsız edebiliyor (mesela kart sesli sevgili kedimiz gümüşün sabah karşı 4’de miyavlaması gibi). Uzun süreli artmış gürültü de hem işitme kaybına neden oluyor, hem de anksieteyi arttırdığını da biliyoruz. Ancak tüm bunlar sesin ölçülebilir şiddetiyle alakalı, içeriği ile alakalı değil.

Size önerim, size söylenen ve sizi rahatsız eden cümleyi yazın ve gerçeklik testinden geçirin: “Bu cümle beni fiziksel olarak etkiliyor mu?”

  1. Sürekli sevdiklerinizi ve kendinizi kaybetmeyin

En büyük stres yaratan şey sevgiden yoksun kalmaktır. Kırda, hatta kalabalık bir caddede yürürken bile bu yüzden pek de tanımlayamadığımız bir özlem duygusu kabarır içimizde. Bunun ne olduğunu bilmeyiz, ama yine de duygu tüm varlığımızı kaplar. İşte bu sürekli aklımızı kemiren, hiç bitmeyen sevdiklerimizin kaybını, daha onları kaybetmeden düşünmemiz ve olmuş gibi hissetmemizdir. Bunun ilacı sevdiklerimize ve kendimize iyi davranmaktan geçer.

Gribal enfeksiyon geçiren hastalarım bana bazen şu soruyu sorar: “Doktor, ölecek miyim?”. Bu soru aslında o kişinin kafasını sürekli kemiren zararlı düşüncelerden birisidir. Onlara cevabım ise şu oluyor:

-“Evet, bunu şu andaki bilgilerimizle %100 olduğunu garanti edebilirim, ama zamanını bilmek mümkün değil.”

Biz insanlar doğamız gereği canlı olduğumuzu unutup, ölümsüz olduğumuz hayaliyle yaşıyoruz, ancak insan bedeninin ne kadar yaşayacağın belirleyen 3 faktör var: 1. bu bedene nasıl baktığınız 2. genetik faktörler 3. çevresel faktörler (kaza, afet vb). Yani matematik burada da işliyor. Tıbbi anlamda yapabileceklerimiz de günün teknolojisiyle sınırlı, fakat geçtiğimiz yüzyıla göre muazzam bir gelişme var ve önümüzdeki 15 yıl genlerimizi daha rahat manipüle edebileceğimiz için biz hekimlerin işinin kolaylaşacağı da bir gerçek.

  1. Stres kaynaklarından uzak durun

Bazı insanlar termik santral gibi sürekli stres üretip dururlar. Bu insanları değiştirmeye çalışırsanız siz yanarsınız. En iyisi bu tiplerden uzak durmaktır. Yoksa sürekli belanın içinde olmanız da bunlarla kaçınılmaz sondur.

Stres üreten başka bir kaynak da televizyon dizileridir, bize ait olmayan sıkıntılar, artan gerilimleri sanki kendimizinki gibi sahipleniriz. Eğer bu stresi yönetemiyorsanız, basın kumandanın kapat tuşuna… Bastınız mı? Şimdi sevdiğinizin yanına gidin günü nasıl geçmiş, ne onu sıkıntıya sokmuş bir sorun- ama ilk önce söylemeyecektir, doğru soruları sorarsanız kapılar açılır. Biz insanlar sosyal canlılarız, konuşmamız, anlaşılmamız ve takdir edilmemiz gerekiyor. Cool takılmak, ağır abla/ağabey takılmak hoş görünse de akıl ve ilişki sağlığımız için iyi değildir.

  1. Gününüzün planını yazın, günlük tutun

100 yıl önce ödeyecek bu kadar fatura yoktu. Sürekli bir şeyleri yetiştirmeye çalışıyoruz, ama nedense hayat avuçlarımızdan kayıp yitiyor. İnsan beyninin bilinç kısmı oldukça ince bir tabaka, dolayısıyla aynı anda bir çok işi birden yapamıyor.

Bilinçli beyin bir zaman dilimi içinde maksimum 9 işlem yapabiliyor veya hafızasında tutabiliyor. Hâlbuki gündelik işlerimizde yapmamız ve takip etmemiz gereken şeyler daha fazla ve daha değişken. Rutin yaptıklarımız alışkanlık haline gelip, beynimizin daha büyük kısmı olan bilinçaltına atılıyor. Ama diğerleri açıkta kalıp bizi sürekli baskı altında tutuyor- çünkü unutuyor, kapasitesi yetmiyor.

İşte burada basit kalem, kâğıt devreye giriyor. Bir check-listesi oluşturup görev tamamlandığı zaman bir işaret koymak insanın üzerinden bu stresi alıyor.

Ayrıca günlük tutmak da son derece faydalı; günlük insanın kendisine dürüst olmasını sağlıyor, hem de kendine aşırı sert davranmasını engelliyor. Hepimizin kafasında oluşan sosyal normlar haddinden fazla bizi kamçılıyor. Yazmak ise düdüklü tencerenin içindeki basıncını almak gibi, eğer almazsanız tencere patlıyor- bizler de  kendimizi tüketmiş oluyoruz.

  1. Mücadeleyi kucaklayın

Hepimiz çocukluğumuzda okuduğumuz “Külkedisini” yaşıyoruz. Hepimiz aslında külkedisiyiz, çok çalışıp az kazanıyoruz, az takdir ediliyoruz, zaman zaman itilip kakılıyoruz. Ama hepimiz prenses/prensiz.

Öyle miyiz?

İşte masal kısmı bu, çoğumuz prenses/prens falan değiliz. Bu dünyaya, hayatın her alanında mücadele için geldik. Gerçek bu. Yapacak bir şey yok. Bunu kabullenirsek ki bu fevkalade zor, stresimiz o kadar azalır.

  1. Nefesinizi kontrol edin

Normalde aldığımız nefes bizi gerginleştiriyor, omuzlarımız yukarı kalkıyor. Halbuki iyi bir nefes karından alınıyor, yani nefes aldığımızda karnımızı şişmesi gerekiyor. Şimdi bunu test edelim, elinizi karnınızın üzerine koyun ve çok derin nefes alın. Eğer eliniz yukarı doğru hareket ediyorsa doğru nefes alıyorsunuz, eğer eliniz karnınızın içine doğru hareket ediyorsa yanlış nefes alıyorsunuz demek. Nefes egzersizi meditasyonun en önemli bileşenlerinden birisi. Sadece bu egzersiz bile sizi rahat ettirecektir.

3 Yorum

Filed under Akıl ve Ruh, Depresyon

Kadınların Yapmaması Gereken 7 Hata

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

1. Kalmasın diye yemekleri bitirmek

Bu yazıyı okuyanlar arasında ikinci dünya savaşında ekmeğin karneyle alındığı zamanları görenlerin sayısı azdır, ancak israfla ilgili kulak çekilmelerine, Etiyopyadaki aç çocukların o son lokmaya muhtaç olduklarını dinleyenler çoğunluktadır. Bunun çözümü yeteni kendine pişir, geri kalanı da paylaş olmalı.

Allah kimseyi açlıkla ıslah etmesin, ki ben gerçekten açlıkla ıslah olan bir insanım, ancak İstanbul il sınırları içide bildiğim tek gerçek (sadece zihinsel değil) insanlar rejim yapanlar.

Sevgili yemek yapan veya evdeki hanımlara yemek yaptıran hanımlar, açlık şu an yok, kimseyi semirtmeyin; artık endüstriyel manipülasyonlarla semirtilip kesilen hayvanlara bile tahammülümüz yok.

Sonuç olarak artan yemekleri yemeyin; kedilere de vermeyin- onlar da sizin yüzünüzden obez oldu. Az alın, az yapın- fazlasını gerçekten ihtiyacı olanlara gönderin (nasıl bulursunuz bilmiyorum- bu konuda iyi anılarım yok).

2. Sigara içmek

Bir hekim olarak beylik lafları etmeyeceğim, ama sizleri can evinizden vuracağım: KIRIŞIRSINIZ; pörsümüş bir marul gibi BÜZÜLÜRSÜNÜZ. Kimse de sizi kurtaramaz. Erkekler zaten sizden önce öldüğü için fark edemiyorsunuz ama sigarayı emzik gibi içmekten doğan yüz hareketi dudaklardan gözlere doğru giden feci yarıklara neden oluyor. Sigara cildi acayip yaşlandırıyor: en az 100 yaş fazla gösteriyorsunuz. YAPMA!

3. Güneş kremsiz açık havaya çıkmak

Güneş dünyadaki yaşamın enerji kaynağı: ama her şeyin azı karar çoğu zarar diyen bizim atalarımız değil mi? Ortak akıl söylemiş bir kere… İnternete girin, hiç güneş görmemiş budist rahiple, çoğu zamanı güneşte geçen ve fakat güneşten korunmayan köylünün ciltlerindeki farklılıkları.

Siz siz olun, her zaman koruyucu kremi cildinize sürüp çıkın

4. Süper ucuz ayakkabı/çanta almak

Kaç kere söyledik biz çocuk sana
Bir türlü kulak asmadın lafımıza
Hadi bırak onları gel yanımıza
Gel gel gel Cartel’e gel

Ucuz etin yahnisi adlı parçayı bilen var değil mi? Sevgili hanımlar, erkekler ne kadar kolay manipüle edilebiliyor biliyorsunuz. Sizler de ayakkabı ve çantada benzersiniz… Yapmayın lütfen, bu kadar ucuzlarda zehirli madde olma olasılığı yüksek: https://burakuzel-md.com/2014/12/05/azo-boyalari/

5. Gebelikte aşırı kilo almak

Türkiye’de kadınlarda %40’lara varan obezite kadınlarda. Son yıllarda erkeklerde bu orana yaklaşmaya başladı. Kadınlar insanlığın ilerlemesinde temel taşı olduğuna göre nasıl bu obezite tuzağına düşüyor? En önemli nedenlerinden biri gebelikte alınan kilolar eğer ihtiyaçtan fazlaysa kalıyor. Hamilelik döneminizi mutlaka bir jinekolog nezaretinde geçirin. Diyetisyen de bu dönemde ihtiyacınız olan sağlık profesyonellerinden biri olabilir.

Ben doğal takılmak istiyorum diyenlere önerim, o elinizde tuttuğunuz cep telefonlarını bırakın, arabaya da binmeyin, kitap da okumayın- bunların hiçbirisi taş devrinde yoktu…

6. Düzenli egzersiz yapmamak

Taş devrinde olan ve ne yazık ki bizlere sirayet eden en gıcık mevzu: yürümek. Atalarımız ( Osmanlıdan çok çok önce) mağaralarda yaşarken, güneş doğduğu zaman yola koyulup börtü böcek yiyip karnını doyurmaya çalışırmış. Aslanlar bile 10 avından 1’ini yakaladığı düşünürse biz insanların hayvansal proteine (mangala) erişmemizin uzun bir süre son derece güç olduğunu görmemiz icap eder.

Sonuç olarak mağaradan çıkıp karnımızı doyurmak için çok yürümemiz (işte egzersiz dediğimiz bu) lazım

7. Stresle mücadele edememek:

Bunu sonra konuşacağız. Çoğunuz stresle mücadele etmeyi bilmiyorsunuz :)

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Vertigo Nedir? Vertigo Olduğumu Nasıl Anlarım?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Hareket etmeksizin hareket hissine vertigo diyoruz. Çocuğu olanlar bilirler, atlıkarıncaya üst üste iki tur bindikten sonra inip, durduğunuzda, dünya atlıkarınca gibi dönmeye devam ettiğini hissetmişsinizdir. İşte tam bu duruma vertigo diyoruz.

Vertigosu olan kişiler dönme veya hareket yönünü belirtmektedir, örneğin oda sola doğru dönüyor veya arkaya doğru gidiyorum gibi.

Vertigoyu, neredeyse bayılma, veya yürümede düşme hissi (disequlibrium) ile karıştırmamak gerekmektedir. Vertigo, neredeyse bayılma ve yürümede düşme hissinin tamamına sersemlik hissi denmektedir ve bu hissi yaşayanların %50’si vertigodur.

Vertigonun sebeplerini ikiye ayırabiliriz: çevresel (periferik) nedenler ve merkezi nedenler. Bunun ayırımı da kabaca işitme ile ilgili şikayetlerin varlığı ile yapabiliriz.

Sersemlik Hissediyorum, Ne Yapmalıyım? Hangi Doktora Gideyim?

İlk önce tansiyonunuzu, nabzınızı yatarken ölçün, sonra ayağa kalkıp tekrar ölçün. Artık her evde bulunan (bulunması gereken) otomatik tansiyon aletleri hem tansiyonu ölçüyor, hem de nabzı ölçüyor. Tansiyonun 90/60mmHg altında olması anormaldir. Yatarken ile ayakta arasındaki tansiyon farkı 20’nin üzerindeyse anormal bir durumdur. Örneğin, yatarken 140/80 olan tansiyonun ayağa kalkınca 110/60’a düşmesi gibi. Böyle bir durumda iç hastalıkları uzmanına veya kardiyolojiye başvurmanız uygundur.

Eğer nabızda düzensizlik varsa kardiyolojiye başvurun.

Eğer durduğunuz yerde başınız dönüyorsa, ani hareket yapmayın, geçmesini bekleyin. Kısa bir sürede geçiyorsa muhtemelen benign pozisyonel vertigonuz vardır (kulaktaki kristaller). Bu tip durumda yataktan dönerek kalkmayın.

Eğer başınız hala dönmeye devam ediyorsa, yardım isteyin- özellikle ileri yaşta baş dönmeleri, düşme ile kırıklara neden olabilmektedir; dikkatli olun.

Baş dönmesine işitme ile ilgili şikayetler (duyma azalması/kaybı, kulakta çınlama) eşlik ediyorsa, KBB uzmanına başvurun.

Baş dönmesine çift görme, bir tarafta tutmama eşlik ediyorsa nörolojiye başvurun.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kansızlık Nedir ve Nasıl Tedavi Edilir?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Kansızlık, kanın rengini veren ve dokulara oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin (eritrosit veya alyuvar) azalması durumudur. Kansızlık yavaş yavaş da gelişebilir veya aniden de gelişebilir. Bu hız kişideki şikâyetleri etkilemektedir. Ani gelişen kansızlığın sık nedenlerinden bir tanesi kan kaybıdır, yavaş gelişen kansızlığın en sık sebeplerinden bir tanesi de bildiğiniz üzere demir eksikliğidir. Bugün isterseniz kansızlığın en sık sebeplerinden bir tanesi olan demir eksikliğinden bahsedelim.

Demir Eksikliği Nedir?

Kan sayımı (hemogram) yapanlar lütfen ellerine sonuçlarını alsın, tekrar yazımın yanına gelsin.

Buldunuz mu? Tamam, şimdi devam edelim.

Demir, kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobinin bir parçasıdır. Hemoglobin otomatik kan sayım cihazlarında Hb ve Hgb kısalmasıyla yazılan ve genellikle kadında 12g/dL, erkekte de 13 g/dL üzerinde olan bir değerdir.

Kan sayımında (hemogram) takip ettiğimiz bir başka parametre RBC, yani eritrosit sayısıdır. Bu değerinde 4.000.000 üzerinde olmasını bekleriz (bu değeri bazen 4,0 * 106 olarak da görebilirsiniz).

Sonrasında MCV dediğimiz bu kırmızı kan hücrelerinin hacmine bakarız (bu kadar küçük bir şeyin hacmi mi olurmuş diye düşünüyorsanız, evet bunu ölçebiliyoruz- tıp o kadar ilerledi yani) bu değerin de 81fL’den büyük olmasını bekleriz.

Bir başka baktığımız parametre de RDW’dir; bu değer eritrositlerin dağılım hacmini göstermektedir; yani bütün eritrositler aynı hacimde midir sorusunu yanıtlamaktadır. Eğer bu değer fazlaysa, özellikle demir eksikliğini düşünürüz, çünkü demir eksikliğinde bazı eritrositler küçük, bazıları normal olur ve RDW genişler. Bu söylediğim değerler laboratuardan laboratuar değişmektedir, o yüzden sonuçlar kendi referans aralığında değerlendirilmelidir.

Kan sayımın eritrosit kısmıyla işimiz bittiğine göre, demir eksikliği için 3 farklı parametreyi değerlendirebiliriz. Demir eksikliği durumunda bu parametreler şu şekilde değişir:

  1. Demir: Düşer
  2. Demir Bağlama Kapasitesi: Artar
  3. Ferritin: demir deposunu göstermektedir, demir eksikliğinde ilk bu azalır.

Demir eksikliğini tespit ettiğimize göre, nedenlerine bakalım mı?

Demir eksikliğini kadınlarda sık görmekteyiz, bunun da en sık sebebi adet kanamalarıdır. Bunun dışında artan ihtiyaç da (gebelik, çocukluk dönemi) demir eksikliğine neden olabilmektedir.

Demir eksikliğinde yukarıdaki sebepler yoksa kaçak araştırmakta fayda vardır. Yani idrar tahlili, gastroskopi ve kolonoskopi erkeklerde ve kadınlarda yapılabilir. Aşırı adet gören kadınların da jinekolojiye başvurmasını da ayrıca önermekteyim.

Özellikle tekrarlayan demir eksikliklerinde mide bakterisi olan helikobakter pyloriye, çölyak hastalığına bakmakta da fayda olacaktır.

Bir başka demir eksikliği yapan sebep de (aynı zamanda b12 vitamin eksikliğ de yapabilir) şeker ilacı, insülin direnci ilacı olan metformin kullananlardır. Bu ilacı kullanıyorsanız, senede bir demir, B12 vitamin, folik asit baktırmanızı öneririm.

Demir Eksiliğim Var, Tedavi Nedir?

Demir eksikliğinde yerine koyma tedavisi söz konusudur. Bunu ya ağızdan ilaçlarla, ya kas içi enjeksiyonlarla, ya da damar içi infüzyonla yapılabilir.

Artılar ve Eksiler Nedir?

Ağızdan demir ilacı:

Artısı=            Ağızdan kullanım kolaylığı

Eksisi=            Aç karna alınma mecburiyeti

Kabızlık yapabilmesi

Mide ağrısı yapabilmesi

Büyük abdesti siyaha boyayabilmesi

Uzun süreli tedavi (genellikle 6 ay)

Kas içi demir ilacı enjeksiyonu:

Artısı=            Kısa sürede demiri yükseltmesi

Kısa süreli tedavi ihtiyacı

Eksisi=            Kullanım zorluğu (bir sağlık kuruluşuna gidilmesi)

Ağrılı enjeksiyon

Enjeksiyon yerlerinde siyah renk (demirin rengi dövme gibi kalıcı olabilmektedir)

Damar içi demir ilacı infüzyonu:

Artısı=            Çok kısa sürede demir depolarını doldurur

Kısa süreli tedavi ihtiyacı

Eksisi=            Kullanım zorluğu (bir sağlık kuruluşuna gidilmesi)

Damarda inflamasyon (ağrı-kızarıklık-sertleşme) yapabilmesi

Alerjik reaksiyonlar

Son Söz

Demirin fazlası özellikle karaciğere toksiktir, orta ve uzun vadede ölüm riskini arttırmaktadır. Bir hekime danışmadan tedavi olmamanızı öneririm.

1 Yorum

Filed under Akciğer Hastalıkları

Tiroidin Hashimoto Hastalığı ve Kalp Damar Hastalığı

corn_heart_199321Hashimoto tanısı koyduğum hastalarıma hep şu örneği veririm; şimdi buradan (Çamlık Hastanesi) Özgürlük Meydanına yürüseniz, en az iki-üç hashimotoluya çarparsınız. Hastalık 1912’de bu konuda bilimsel çalışmasını yayınlayan Japon bilim insanı Hakaru Hashimoto ismiyle anılmaktadır.

Hashimoto hastalığı belki de ilk kez tarif edilmiş olan bir oto-immün hastalıktır. Oto-immünitenin ne olduğunu anlatmam için bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını anlatmam gerekiyor:

Bağışıklık sistemi oldukça karışık bir konu olsa da, genel olarak benden veya benden değil ayırımı ile çalışmaktadır. Benden olana bir şey yapmazken, benden olmayanı yok etmeye çalışır. Bazen dost-düşman bir birbirine karışır, o zaman da oto, yani kendimize bağışılık, yani immünite gelişir. Eğer bağışıklık sistemimiz günün birinde tiroide bakıp ya sen benden değilsin deyip tiroidi yok edebilir; bu duruma Hashimoto hastalığı diyoruz. Tiroid dokusu azaldıkça da tiroidin ürettiği hormon olan T4 azalmaktadır. Tiroid hormonları vücudumuzun hızını (metabolizma) ayarlamaktadır. Fazla salgılandığında metabolizma hızlanmakta, az çalıştığında metabolizma yavaşlamaktadır. Az çalışmasına da hipotiroidi demekteyiz.

Hipotiroidi Olduğumu Nasıl Anlarım?

Ciltte kuruma

Kabızlıkta artış

Üşüme, kolay ısınamama

Kilo vermede zorluk

Parmak basmakla iz bırakmayan ödem-şişme

Kötü hafıza

Adetin fazla olması

Kas ağrıları

Ancak bunlardan hiçbirisi hipotiroidi için özel değildir; bunların hiçbiri olmaksızın hipotiroidi olabilirsiniz.

 

Hipotiroidi Tanısı Nasıl Konulur?

Kan tetkiki yaptırılarak TSH ve serbest T4 hormonlarına bakıldığında hipotiroidi olup olmadığı anlaşılmaktadır. Hipotiroidi olan hastalarda herhangi bir şikayet olmadığı için ben check-up için başvuran hastalarımda bu tetkikleri istemekteyim.

 

Bir İnsan Neden Hipotiroidi Olur?

Hipotiroidinin en sık sebebi Hashimoto Hastalığıdır; bu hastalıkta kendi bağışıklık hücrelerimiz tiroid bezini yabancı olarak algılar ve tiroid bezini yoketmesi nedeniyle tiroid hormonu salgılanamaz. İkinci sırada tiroid ameliyatı olanlarda hipotiroidi görülmektedir.

 

Tedavi Nedir?

Tedavide, vücudumuz için gereken tiroid hormonun yerine konulmasıdır. Hastalarımda dikkat etmelerini istediğim, ilaçın aç karna alınması ve ilaçtan sonra en az yarım saat (hatta 1 saat) birşey yememeleri gerekliliğidir.

Koroner Arter Hastalığı Olayları (hazard oranı)

TSH =4.5 ile 6.9 mIU/L için 1 (yani fark yok)

TSH = 7.0 ile 9.9 mIU/L için 1.17

TSH =10 ile 19.9 mIU/L için 1.89

Özellikle TSH 10mIU/L üzerinde koroner arter hastalığı ve buna bağlı ölüm riski artmaktadır.

Bu durum Hashimoto hastalığında da benzer bulunmaktadır. Ama yakın bir zamanda yapılan bir çalışmada, tiroid hormonu tedavisi uygulanan (bildiğiniz o ilaç) hastalarda artmış olan kalp damar hastalığı riskinin normal geldiği gözlenmiştir.

Sonuç

Eğer Hashimotonuz varsa düzenli olarak kontrollerinizi yaptırmayı unutmayın.

Nicolas Rodondi, et al. “Subclinical Hypothyroidism and the Risk of Coronary Heart Disease and Mortality” JAMA. 2010;304(12):1365-1374. doi:10.1001/jama.2010.1361

Wei-Hung Chen, et al.  “Hashimoto’s Thyroiditis, Risk of Coronary Heart Disease, and l-Thyroxine Treatment: A Nationwide Cohort Study”. http://press.endocrine.org/doi/abs/10.1210/jc.2014-2990

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kahverengi Yağ Dokusu, Soğuk Havalar ve Obezite

soğuk havaVücudumuzda iki türlü yağ dokusu bulunmaktadır. Daha az sıklıkla duymuş olduğunuz kahverengi yağ dokusu miktarca da az bulunmaktadır. Bu dokunun özellikle soğuğa adaptasyon sağlamamızda etkili olduğu düşünülmektedir.

Bu dokunun insanda olduğu düşünülmekteydi, ancak PET/CT’nin (pozitron emisyon tomografisi/ bilgisayarlı tomografi) hayatımıza girmesinden sonra, bu dokuların nerede bulunduklarını ve nasıl değiştiklerini daha iyi ölçer olduk.

Şu zamana kadar kahverengi yağ dokusunu (KYD) arttıran yegane şeyin soğuk olduğunu biliyoruz. Akut (hızlı, kısa süreli) olarak soğuğa maruz kalma KYD aktivitesini arttırırken, uzun dönemli soğuğa maruz kalma da KYD hacmini arttırmaktadır.

Beş gönüllü sağlıklı insanda yapılan bir çalışmada, kişiler 1. ay 24 oC’ye,  2. ay 19 oC’ye,  3. ay 24 oC’ye,  4. ay 24 oC’ye maruz bırakılmışlardır. KYD hacmi ise 1. ay 55 mL, ikinci ay78 mL, 3. ay 63 mL ve 4. ay 58mL olarak bulunmuştur. Bu çalışmada katılımcıların kilolarında veya şeker, insülin düzeylerinde bir değişim bulunmamıştır.

Çağımızın hastalığı biliyorsunuz obezite. Ev sıcaklığının yıllar içinde arttığı da bir gerçek. Yine yapılan bir çalışmada, ev sıcaklığı arttıkça obezite oranı 2 katına çıktığı tespit edilmiştir. Bu tabiî ki ev sıcaklığını kutuplar seviyesine indirelim anlamına gelmiyor; ama evde yaşlı veya bebek yoksa alt sınırlarda (19-20 oC) tutmak sanki faydalıymış gibi durmaktadır.

Hafif soğuk ortamda ve sıcak ortamda resimde görüldüğü gibi metabolizma hızı artmaktadır. Bu artış soğukta, hem kahverengi yağ dokusunun çalışmasıyla (titremeden ısı oluşumu) ve kasların çalışmasıyla (titreyerek ısı oluşumu); sıcakta ise terleme ile olmaktadır.

Sonuç

Ev sıcaklığı ne çok düşük, ne de çok yüksek olması gerekir; eğer evde yaşlı, kronik hastalığı olan veya çok küçük yoksa 18 oC üzerinde tutmak faydalı olacaktır.

http://diabetes.diabetesjournals.org/content/63/11/3686.long

http://www.cell.com/trends/endocrinology-metabolism/pdf/S1043-2760%2814%2900010-1.pdf

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21285941

https://www.gov.uk/government/uploads/system/uploads/attachment_data/file/365755/Min_temp_threshold_for_homes_in_winter.pdf

http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa0810780#t=articleTop

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Psikolojik Bağışıklık Sistemi

Christmas Animals5Dünyanın sonunun geldiğini düşündüğünüz zamanlar olmuştur hayatta, ama ertesi gün bir bakarsınız ki tekrar umut doğmuştur, kara bulutlar yerini güneşli, açık mavi bir havaya bırakmıştır. Peki, hislerimizdeki ani sayılabilecek bu değişim nasıl oluyor?

Harvard Üniversitesinden Daniel T. Gilbert ve arkadaşlarının 1998 yılında yayınladığı çalışma, bu şaşırtıcı mekanizmayı bizlere açıklıyor. Çalışmanın kurgusu şu şekilde:

Bir iş görüşmesine geldiniz ve mülakat esnasında bir biriyle alakasız birçok soru arasında eğer işe giremezseniz nasıl hissedeceğiniz size soruluyor. Tabii ki girilecek herhangi bir iş yok, ama yine de size işe alınamadığınız beyan ediliyor ve üstü kapalı nasıl hissettiğiniz soruluyor…

Çalışmada, bu iş görüşmesinin bir gruba bir kişi tarafından değerlendirildiğinin, öbür gruba da üç kişi tarafından değerlendirildiği söylenmiştir. Bunun yapılmasının nedeni, bir kişinin reddetmesinin aday tarafından kabullenmesinin daha kolay olacağının düşünülmesi, ancak üç kişi tarafından reddedilmenin hazmının daha zor olacağının düşünülmesidir.

Sonuçlar

Adaya, mülakatın başında eğer ret edilirseniz kendinizi ne kadar kötü hissedeceksiniz sorulduğunda, 1’den 10 kadar notlamada eksi 2 puan kötü hissedeceklerini belirtmişlerdir.

Bir kişinin adayı değerlendirdiği grupta, red edilmenin hemen sonrasında aday sadece 0.4 kötü hissetmiş, 10 dakika sonra ise deney öncesi mutluluğuna geri dönmüştür.

Üç kişinin adayı değerlendirdiği grupta ise, işler bir kişinin red etmesi kadar kolay olmamış, red edilmenin hmene sonrasında 0.68 puanlık bir düşüş varken, 10 dakika sonrasında 1.25 puanlık bir düşüş söz konusu olmuş. Her iki durumda psikolojik bağışıklık sistemi çalışmış, fakat ikinci durumda biraz zorlanmıştır. Ancak her halükarda, iki grup da düşündükleri kadar kendilerini kötü hissetmemişlerdir.

Psikolojik bağışıklık sistemimizi fark etmemizin muhtemel nedeni, sürekli çalışmasıdır. Bilinçaltımız, iyi hissetmemiz için bazı önemli gerçekleri unutmamızı sağlamaktadır; örneğin giremediğimiz işi ne kadar istediğimizi, bizi terkeden arkadaşımızı ne kadar sevdiğimizi veya yere düşürdüğümüz dondurmadan ne kadar keyif aldığımızı bize unutturmaktadır.

Gilbert, Daniel T.; Pinel, Elizabeth C.; Wilson, Timothy D.; Blumberg, Stephen J.; Wheatley, Thalia P. “Immune neglect: A source of durability bias in affective forecasting. “Journal of Personality and Social Psychology. Vol 75(3), Sep 1998, 617-638.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları