Monthly Archives: Eylül 2015

Ege Yeşili 2

Her son yeni bir başlangıçtır

Yavuz’un güçlü ve tok sesi tontonların göğüs kafeslerini rezonansa sokuyordu, bizim gibi sümsük stil takılan tiplerden böyle bir cevher çıktığına kendileri bile inanamıyordu. Ben de kendimce şarkıya eşlik ediyordum. Şarkı nihayetine erdiğinde sanki biz Mehmet Emminin yerinde değildik de La Scala’da Hacı Arif Beyin ser hanendesinde dünya prömiyerini yapıyor gibiydik. Her yanımızdan “Yaşa! Varol! Heyt be!” nidaları yankılanıyordu.

Yanaklarım bağırarak şarkı söylemekten yanmaya başlamıştı, hemen aklıma Dede Efendiden

ey büti nev eda

olmuşum müptela

aşıkım ben sana

iltifat et bana

geliverdi.

Sohbet, şarkılar uzayıp gidiyordu. Ama ben de aşırı yorulmuştum.

-“Çok keyifli bir gece geçirdik, sizlere teşekkür ediyoruz. Ancak 2 gecedir uykusuzuz, bizi mazur görün.” dedim.

Ayrılırken, tonton dayısının eşi bizi torunları Rana ile tanıştırdı.

Bu arada Rana’yla Yavuz arasında sanki bir yakınlık doğuyor gibiydi. Az önce Yavuz şarkı söylerken, Rana hem eğleniyor, hem de hayran gözlerle Yavuz’a bakıyordu. Bunu yakalamıştım.

Taksiyle pansiyona döndüğümüzde pek konuşacak halimiz kalmamıştı.

Ancak ben arkadaşımı kaybetmiştim, bunu hissedebiliyordum. Artık bu hayatta yalnız kalmıştım, hayat denilen acımasız dişliler arkadaşlığımızı yutmadan önce ilk ısırığını almıştı. İkinci ısırık genlerin uyum testiydi; bu check-pointden de geçtikten sonra ok yaydan çıkacaktı. Doğanın gücüne karşı koymak bu noktada da mümkün değildi. Bu durum benim başıma da gelebilirdi; belki de gelmeliydi.

Ama evrim tarafından çiğnenmiş (kanser olmuş) , teknoloji (kemoterapi) tarafından hayata tekrar tükürülmüş biriydim. Sonsuzluğu yakalayacak neyim kalmıştı? Boşluğun fark edilmemesi mümkün değildi, feromonların yokluğu eksikliğimin nişanıydı. Sonuçta kastre bir kedi değildim, duygusal hayatım hayvani içgüdülerin ötesindeydi. Yokluk, beni ve benim geleceğimi yok ediyordu.

Bu durumu da pek umursamıyor gibiydim. Bu da beni korkutuyordu. Tekrar edilebilirliğimin kaybı, egomu da kaybetmeme neden olmuştu. Neden bu dünyada olduğumu anlayamıyordum. Sanki bedenimi uzaktan görüyordum; yanındaki yatakta en yakın dostu uyurken, uyuyan Berk’in bedeni.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Genel

Ege Yeşili Akşam Yemeği

Her son yeni bir başlangıçtır

-“Abi, bu kadar yorgunluktan sonra bir de yemeğe mi gideceğiz” diye Yavuz’a tısladım.

-“Müdür, sen delirdin mi? Yıllardır bu tatilin hayalini kuruyorduk. Zaten seninle eskiden de sıfır noktasındaydık, ama hiç bu kadar da Sibirya havasında değildik. Eksinin de eksisindeyiz. Başarıysa bu da bir başarı, ama tam ters tarafta.”

-“Tamam, birader, ikna oldum” dedim. Zaten bu macera nereye varacak, hangi embesil işleri yaratacağız diye düşünüyordum.

Kayıktan geç döndüğümüz için geceye geç başlamak zorunda kalmıştık. Osman abi bizi, çocukluk arkadaşı olan, fakat endüstriyel turizme külliyen karşı Mehmet Emminin yerine atmıştı bile. Denizin kıyısında, masaların iki ayağı iri kaymak taşlarında, diğer iki ayağı ise dalgaların yumuşak ısırıklarına maruz kalıyordu. Ancak yine de denize güven olmazdı, sakin bir gününde kimin patron olduğunu canınızla ödetebilecek profesyonelliğe sahipti deniz denilen hayatı yaratan sıvı.

Mezeleri Ege’nin yeşilliklerinden söylemiştik; yavaş adım ilerliyorduk. Yan masamızda ortalama yaşı 3 hanelere yakın bir grup vardı. İçimden Yavuz’a saydırıyordum: “Yavuz (stop) zaten yorgunluktan ölüyoruz (stop) ne halta beni buralara sürükledin (stop)”

Buz üstünde badem satan adamı savuşturduktan sonra bir anda gaipten bir Çingene ekibi belirdi.

Bu arada biz de hesabı istemiştik, fakat yan masadaki tonton amcalardan biri bize laf attı.

-“Gençlere bak be, içleri çürümüş bunların… Var mı aranızdan iki bukle şarkı söyleyebileniniz?”

-“Dayı, boş kadehlere şarkı söyleyemiyoruz.” diye boş bardağımı tonton dayıya uzattım.

-“Getir bakayım o kadehi, görelim marifetlerinizi.”

-“Bak dayı, biz komedi dans üçlüsüyle büyüdük, sorumluluk almıyoruz, sonuçlarına katlanırsınız.”

Yavuz’un sesi ezelden beri iyiydi, hem de böyle ortamlarda sesiyle hava atmaya da bayılırdı. Müzisyenlerin yanına gidip, onlarla bir şeyler konuştu.

Nağmeler sazları titreştirirken, tonton dayı bıyık altından gülüyordu. Büyük taşın altına girmişti Yavuz, altından kalkabilecek miydi acaba?

Bardağından bir yudum aldıktan sonra, mükemmel bir zamanlamayla şarkıya girdi Yavuz. Hacı Arif Beyin hüzünlü hikâyesinin, meyhane sofralarına meze olması da ayrıca Hacı Arif’in külliyen şansızlığını ebediyete taşıdığını göstermesi açısından bence hazindi. Benim akciğerlerim acaba ne durumdaydı? Metastazı düşünürken bir alev topunun ciğerlerimi dolaştığını zannettim.

olmaz ilaç sine-i sad pareme

çare bulunmaz bilirim yareme

baksa tabiban-i cihan çareme

çare bulunmaz bilirim yareme

kastediyor tir-i müjen canıma

gözleri en son girecek kanıma

şerhedemem halimi cananıma

çare bulunmaz bilirim yareme

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Deniz Kestanesi

Her son yeni bir başlangıçtır

Parlak güneş vücudumu ısıtıyor, yaralarımı sarıyor, tükenmeye yakın beden enerjimi yeniden dolduruyordu. Kayığın bordasına vuran minik dalgalar, küçük prensin minik gezegeninden gelmiş gibi naif ve sevecen sesler çıkartıyordu. Parmaklarımı açarak hafif süratte giden kayığımızdan denize soktum, artık denizin saçlarını tarıyordum, parmaklarımın arasından denizanası kıvamında geçen su beni eğlendiriyordu. Bu durgun, basit hayatı sonsuza dek yaşabilirdim. Kendimi buraya ait hissediyordum. Tam bu sırada sırtımda ani bir soğukluk hissetim, sanki derim cızırdıyordu.

-“Osman abi durdur şu kayığı, şu Yavuz’a gününü göstereceğim.”

Osman abi gazı kestiğinde Yavuz’u kayıktan denize attım.

-“Bugünü anılarında Jack Sparrow’u neredeyse yakaladığınız gün olarak hatırlayacaksın. İmza Kaptan Jack Sparrow “ diye çığlık atıp Yavuz’un yanına bombalama atladım.

Osman abiyle hayat eğlenceliydi. O kadar denize girip çıkmıştık ki, açlıktan ölmek üzereydik.

-“Osman abi, yakınlarda lokanta var mı? Deli gibi açıktık”

Osman abinin bakışları manidardı.

-“Dur, bakalım gençler, şurada balıklar için ayırdığım ekmek var.”

Ekmek, kayığın tahtası sertliğine ulaşmıştı. Bunu parçalamak için güçlü çeneler ihtiyaç vardı.

-“Berk! Acımızdan gebereceğiz.”

-“Berk değil miço; bundan sonra Kaptan Berk!”

Dipte bol miktarda denizkestanesi vardı; bunları Osman abinin eldiveni ile toplayıp kayığın içine attım. Bir on dakika içerisinde 10 tane denizkestanesi yakalamıştım bile. Tabi ki etrafta daha fazla denizkestanesi vardı, ama bunların dişisi makbuldü. Onu da hem renginden, hem de üstünde yosun, taş parçası olmasından anlaşılıyordu.

Yavuz, şaşkınlık içinde bana bakıyordu, denizkestanelerinin üzerine basmadığınız sürece elinizde tutabiliyordunuz. Dünyanın en lezzetli yiyeceklerinden bir tanesi ilan edilse de, ayağına batanlar tarafından denizkestaneleri hep korkuyla yaklaşılan deniz canlılarıdır.

Denizkestanelerini çakıyla kırdıktan sonra, turuncu kısımları, bayat ekmeğimizle mide gönderdik. Osman abi ilk kez denizkestanesi yiyordu, o yüzden bir şaşkınlığı da vardı. Yavuz ise mest olmuş bir haldeydi.

-“Berk Kaptan, askerliği komando olarak yapmıştın değil mi?”

-“Tabi miçom, biz dağlarda yılanla falan besleniyorduk.”

Hava karamaya başlarken, biz de dönüşe geçmiştik. Akşam güneşinin turunculuğu, Ege’nin maviliğine göz kırpıyordu.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Berk ve Yavuz Ayvalık’ta

Her son yeni bir başlangıçtır

Öğlen olmuştu, karnımız zil çalıyordu; tam o sırada Ayvalık sapağı karşımızda belirmişti.

-“Müdür, hadi girelim Ayvalığa, ama ne yiyeceğiz?”

-“Sen söyle adamım, ben hem Ayvalık tostu yemek istiyorum, hem de papalina.”

Sonunda Ayvalık tostunda karar kıldık. Bu tostun özelliği ekmeğidir; ne muhteşem bir şeydir, hiç İstanbul’da yediklerimize benzemez. Avşar büfenin ayvalık tostu da muhteşemdir, sahibinin Hülya Avşar hayranlığı da had safhadadır.

-“Yav adamım, madem buradayız, ne diye tarz olacağız diye kasalım kendimizi; bari bir kaç gün burada kalalım; vaktimiz kalırsa da ineriz aşağı, sörf de yaparız belki.”

-“Berk kardeşim, şu an ağlamak istiyorum- 89 gassaray maçı aklıma geliverdi.”

Cunda adasında neyse ki kendimize bir oda bulmuştuk; pansiyon sahibinin pancar motorlu bir ahşap kayığı da vardı. Bavullarımızı odaya koyduktan sonra, sanki yüzyıllardan beri bizi beklermişçesine kayığına götürmüştü. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsünün burada olması, bu bölgeye sevgimizi İstanbul seviyesine çıkarıyordu. 22 adanın etrafında 4 metrelik pancar motorlu kayıkla dolaşıp, kâh pina peşinde, kâh da sadece tuzlu suyun ılık kollarına girmek için deliriyor gibiydik. Pancar motorun kulak patlatan sesi içimize işliyordu. Ayvalık denizinin sevecen kolları bizi bekliyordu. Küçük kayığımız ılık denizin içinde yol alırken, sanki bu sularda doğmuşum, hiç başka bir şey yaşamamış, basit ve mutlu bir insanmışım gibi hissediyordum.  Patriça koyundaki manastırın önünden geçerken, terk edilmiş adada hüzünle eski canlı günlerini hatırlayan kalıntılar, her şeyin insanla güzel olduğunu bana anlattı. İçimdeki endişe alevi, bu görüntülerle sönmeye başlamıştı.

Ne zor bir sene geçirdim diye düşündüm; bir dizi film gibi, bitmeyen ve sürekli artan bir gerilimle beni girdabına çeken bir rating makinesinin içinden kendimi zor kurtarmıştım. Bu girdapta sonsuzca ve sürekli boğulan insanlar ve aileler de vardı. Bu girdabı ölüm ve yalnızlık hissi oluşturuyor, suçluluk hissi de kamçılıyordu. Bu evrenin minik bir kırıntısı bile değilken, evrenin merkezinde olduğumuzu zannetmemiz bu acı dolu deneyimi bize yaşatıyor olmalıydı.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları