Eve Hava Temizleme Cihazı Almalı Mıyız?

Eve Hava Temİzleme Cİhazı Almalı Mıyız_

Mikdat Kadıoğlu Hocamızı (@Mikdatca ) ilgiyle takip ediyorum; zaman zaman bizlerle paylaştığı ev içi hava kalitesi ölçen cihazının verilerinden, evlerimizin hava kalitesinin pek de parlak olmadığını görüyoruz. Her sabah evden çıkarken plume isimli ücretsiz uygulamadan hem güzel şehrimizin hava kalitesine bakıyorum, hem de dünyadaki diğer şehirlere. Mesela Norveç Bergen genellikle tertemiz hava solurken, Yeni Delhi, Pekin zehir soluyor. Çin’in durumu vahim ötesi; Mars’da yaşama hazırlık yapıyorlar gibi duruyor; aşırı ilerleme, aşırı ucuz üretim sevdası aşırı yıkıma neden oluyor. Tabii ki havadaki zerreciklerin hepsi insan kaynaklı değil, en fazla kısmını okyanuslardan gelen deniz suyu spreyi oluşturuyor, fakat bizlerin yarattığı kirlilik de azımsanmayacak kadar çok.

Hava kirliliği çok basit bir sağlık problemi değil; örneğin sağlığınıza dikkat etmek için bindiğiniz bisiklet de hava kirliliğine maruziyeti arttırıp, ölüm riskini arttırabiliyor. Bunun dışında özellikle hafta sonlarının geçtiği AVM’ler, çalıştığımız kurumların hava kalitesi de bence çok parlak değil. Akdeniz Üniversitesinde yapılan bir çalışmada eski klima sistemi ile yeni klima sistemin karşılaştırılmasında, yenisinde partikül oranı 4’de bir azaldığı gözlenmiş. Yani kurumlardaki iklimlendirme sistemlerinin de belirli aralıklarla bakımı veya yenilenmesi de gerekiyor.

Hava kirliliği, enteresan bir şekilde sadece solunum yollarını etkilemiyor, tansiyon ve şeker üzerine de kötü etkileri var. Hatta beyne kadar sızabiliyor.

Bugün sizlerle paylaşacağım çalışma Amerika’da yapılmış ve düşük gelir grubu için yapılan sitedeki insanların evlerine küçük, portatif hava filtreleme cihazı konulmuş. Site Detroit şehrinde bulunmakta ve 100 metre ötesinde günde 21.900 araç geçen bir yol ve 800 metre ötesinde 133.000 araç geçen başka bir yol var.  Çalışmaya alınan grupta sigara içilmiyor.

İlk grubun evine konulan cihaz herhangi bir filtreleme yapmıyor, ikinci gruba konulan düşük verimli HEPA filtreleme 2.0 μm çapındaki parçacıkların %99.0’ını filtrelerken, yüksek verimli gerçek HEPA filtresi daha da küçük (0.3 μm) çaplı parçacıkların %99.97’sini filtreliyor. Genel sağlık açısında 2.5 μm düşük parçacıklar akciğerin derin dokularına (alveollere) kadar ulaşabiliyor, daha büyük parçacıklar burun ve boğaz tarafından filtrelenebiliyor.

 

Kişisel PM2.5 maruziyeti

Filtreleme yapmayan cihazla ortalama 15.5 μg/m3

Düşük verimli HEPA filtreme ile 10.9 μg/m3

Yüksek verimli HEPA filtreleme ile 7.4 μg/m3

 

Tansiyonda Düşme

Düşük verimli HEPA filtreme ile 3.4 mmHg

Yüksek verimli HEPA filtreleme ile 2.9 mmHg

 

Eve Gidecek Sonuç

1800’lü yıllarda yaşamış Kızılderili Şef Oturan Boğa’nın sözünü anımsayalım: “Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve diğer süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar. Bu ulus, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor.”

Sonumuz Darth Vader’a benziyor, filtresiz nefes alamayacak bir  geleceğe hızla yaklaşıyoruz.

 

http://www1.mmo.org.tr/resimler/dosya_ekler/a07b6ff3930910b_ek.pdf?tipi=..

https://burakuzel-md.com/2016/04/05/hava-kirliligi-insulin-direnci-yapiyor-sekeri-yukseltiyor/

https://burakuzel-md.com/2016/10/28/hava-kirliligi-beyne-de-geciyor/

https://burakuzel-md.com/2011/08/15/bisiklet-kullanmanin-yarar-ve-zararlari/

http://www.itunovatto.com.tr/tr/hakkinda/yurutulen-projeler/hava-kirliligi-olcumunde-mobil-yontemler_2472

https://www.academia.edu/20686868/T%C3%BCrkiye_Genelinde_Hava_Kirlili%C4%9Finin_Ana_Bile%C5%9Fenler_Analizi

Masako Morishita, et al. “Effect of Portable Air Filtration Systems on Personal Exposure to Fine Particulate Matter and Blood Pressure Among Residents in a Low-Income Senior Facility A Randomized Clinical Trial”. JAMA Intern Med. doi:10.1001/jamainternmed.2018.3308

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları, Genel, Genel Sağlık, Hipertansiyon

Facebook Depresyonu Tahmin Ediyor

Facebook depresyonu tahmİn edİyor

30 yaşında gencecik bir kadın geliyor check-up’a, mavi gözleri hüzünlü bir blues; 2 antidepresan, bir de antipsikotik kullanıyor. Aynı gün çok başarılı bir iş kadını yatırıyorum; tiroid ilaçlarını kesmiş, TSH 114’e fırlamış. 70 yaşında erkek bir romatoid artrit hastasını takip ediyorum; iyileşmemesi mümkün değil, ancak artriti çok inatçı, üniversiteden hocalarıma gönderiyorum, onlar da çözüm bulamıyor. Tam 1 sene geçiyor ki öğreniyorum durumu, gencecik oğlunu aniden kaybetmiş. Acısı 1 sene sonra azalınca artrit atakları bitiyor.

Amerikalıların yaklaşık %26’sı depresyon geçiriyor. DSÖ raporunda, Türkiye’de 2015 yılında yaklaşık 3 milyon 260 bin kişinin depresyondan mustarip olduğu, bunun Türkiye nüfusunun yüzde 4.4’üne denk geldiği kaydedildi. Türkiye’de yılda 37 milyon kutu antidepresan ilaç kullanıldığını ve bu ilaçları kullananların sayısının da son 10 yılda %160 arttığı da olayın vahametini göstermektedir.  Sıkıntı, stres hayatımızın parçası; hiçbir şey bulamazsak elimizde FOMO var, Türkçesi ”Bir Şeyleri Kaçıracağım Endişesi” bizi mavi ekrana yapıştırıyor.

Depresyon bu kadar çok insanı etkiliyor, ama tedavi konusu pek parlak değil; sadece %13-%49’ı yeterli tedavi alabiliyor. Öncelikle etkilen insanların tespiti gerekiyor ki, tedavi başlanabilsin. Bu noktada da sosyal medya verileri devreye giriyor.

ABD’de facebookda günlük geçirilen süre günde 27 dakika. Türkiye’de ise günde 2 saat 48 dakika sosyal medyada geçiriliyor. Dolayısıyla insanların duygu durumlarıyla ilgili birçok veri bu platformlardan takip edilebilir.

Bugün bahsedeceğim çalışmada, acil servise başvuran 683 hastanın facebook geçmişine ulaşılmış. Bu hastaların da tıbbi kayıtlarından 114’ünde depresyon hastalığı olduğu tespit edilmiş.

Facebook yazı dili, yazı uzunluğu ve sıklığı, demografik özellikler, yazının yazıldığı zaman dilimine bakıldığında, depresyonu tahmin etmede en önemli etkenin yazı dili olduğu tespit edilmiş. Yazılarda “gözyaşı, ağlama, :(, hasta, iyi hissetmek, nasıl, özlüyorum, şimdi, nefret, acımak, hastane” sıklığı gelecekteki depresyonun ayak sesleri olarak kendini gösterdiği gözlenmiştir. Facebook yazıları depresif atağın 3 ay öncesinden sinyal vermektedir. Yani her şeyde olduğu gibi, depresyon da neden sonuç ilişkisi ile zaman içinde gelişmektedir.

fb yazısı ve depresyon

Eve Gidecek Sonuç

Hem kendimizin, hem de yakınlarımızın depresyon tahmini facebook yazılarıyla yapılabilmektedir. Bu tahminin de, koruyucu hekimlik için oldukça faydalı olacağını düşündürmektedir. Eğer siz veya bir yakınınız hayattan zevk almıyorsanız veya yazılarınızın gidişatından depresif bir atağın yaklaştığını hissediyorsanız bir psikiyatra veya klinik psikoloğa danışmaktan çekinmeyin.

Şöyle güzel bir müzik dinlemek isterseniz, buyrun:

 

https://www.cnnturk.com/saglik/turkiyede-antidepresan-kullanimi-artti?page=1

https://tr.sputniknews.com/yasam/201702241027366554-dunya-turkiye-depresyon/

https://www.statista.com/statistics/324267/us-adults-daily-facebook-minutes/

https://dijilopedi.com/2018-turkiye-internet-kullanim-ve-sosyal-medya-istatistikleri/

Johannes C. Eichstaedt, et al. “Facebook language predicts depression in medical records”.  PNAS published ahead of print October 15, 2018 https://doi.org/10.1073/pnas.1802331115

 

Yorum bırakın

Filed under Akıl ve Ruh

Fakirseniz Obezsiniz

Fakİrsenİzobezsİnİz

Çocukluk çağında gelişen obezite çok ciddi bir problem. Obezitenin zararlarını sigaranın zararlarına benzetirsek, sorunun çözümü açısından da bir adım atabiliriz. Mesela 12 yaşında bir çocuğun elinde sigara görsek irkiliriz, ama obez çocuklar bizlere sevimli gelmesi yine bu sorunun çözümü açısından bir handikap teşkil ediyor. Tabii, bir de sosyal belleğimizde ikinci dünya savaşı sırasında ekmeğin karneyle dağıtıldığı, yani kaloriye erişimin kısıtlı olduğu, yağ rezervi olanların bu nedenle hayatta kalma şansının daha fazla olduğu bir dönem var. Fakat çağ değişti, açlık çoğu yerde kalmadı, ama bunun yerini çöp yiyecekler aldı. Bir an önce büyüsün diye tavuklara ne veriyorlarsa, muhtemelen bizlere de onu veriyorlar. Paketli yiyeceklerin içeriğini gözden geçirin, hepsinin içinde palm yağı veya palm yağı yazmamak için de hurma yağı, nebati yağ, bitkisel yağ diye yazıları göreceksiniz. Şeker yerini früktoz şurubuna bırakmış durumda. Peynir ise normalde sütten üretilmesi gerekirken, artık kimyasal malzemelerden tazecik üretiliyor. 10 litre sütten 1 kilogram peynir elde edebildiğinizi düşünürsek, ucuz üretim için “miş” gibi olması yeterli değil mi?

Çoklu mahrumiyet indeksi, aşağıdaki maddelere bakılarak hesaplanır:

  1. Gelir mahrumiyeti
  2. İş mahrumiyeti
  3. Eğitim, öğretim ve vasıf mahrumiyeti
  4. Sağlık mahrumiyeti ve engellilik
  5. Suç
  6. Barınma ve hizmette engeller
  7. Yaşanan çevre mahrumiyeti

İngiltere’de yapılan çalışmada mahrumiyet ile çocukluk çağı obezitesi arasında güçlü bir ilişki tespit edilmiştir. En mahrum alanlardaki çocuklar 2 kat daha fazla obezdir (%12,7’ye karşı %5.7). Ciddi obezite ise en mahrum bölgelerde yaşayan çocuklarda 3 kat daha fazladır (%3.8’e karşı %1).

Mahrumiyet ve Obezite

2006 yılından 2018 yılına gelindiğinde bu ara %1.6 artmıştır, çünkü en az mahrumiyet yaşayan çocuklarda obezite azalmıştır. 11 yaşa gelen 3 çocuktan bir tanesi kilolu veya obezdir.

Özellikle mahrumiyet bölgelerinde fast-food satan restoran sayısının da daha fazla olduğu tespit edilmiş ve çocukların okula giderken çöp yiyeceklerle beslendikleri, sağlıklı olan taze meyve ve sebzeye erişimlerinin sınırlı olduğu gözlemlenmiştir.

fast food yoğunluğu

Ülkemizde Durum Nedir?

Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan ‘Çocukluk Çağı Obezite Araştırması (COSI-TR) Ön Sonuçları’na göre, Türkiye’de her beş çocuktan birisi şişman ve obezite yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda önemli bir sorun haline gelmiş durumda. Ön sonuçları açıklanan araştırma, ülke çapında 216 ilköğretim okulundan 2 bin 541 kız ve 2 bin 560 erkek olmak üzere, toplam 5 bin 740 öğrenci üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmaya göre, erkek ve kızların toplam Beden Kitle İndeksi hesaplamalarında yüzde 75,5’inin normal, yüzde 14,2’sinin hafif şişman ve yüzde 8,3’ünün şişman olduğu tespit edildi. Bu verilere göre, Türkiye’de çocukların yüzde 22,5’i yani 5 çocuktan biri şişman olarak tanımlandı.

Bölgelere göre şişmanlık dağılımı da farklılaşmaktadır. Şişmanlığın en yüksek olduğu bölge Doğu Karadeniz Bölgesi (%41,3), İstanbul (%28,3), Ege Bölgesi (%26,3) ve Akdeniz Bölgesidir (%25).

Eve Gidecek Sonuç

Çocuklarımızın sağlığı için onları sağlıklı besinlerle besleyelim, endüstriyel gıdalardan uzak durmalarını sağlayalım. Ayrıca sosyal sorumluluk projesi olarak mahrumiyet bölgelerine sağlıklı beslenme aşevleri açılabilir, bu konuda proje geliştirmek şarttır.

https://www.bbc.com/news/health-44642027

https://digital.nhs.uk/data-and-information/publications/statistical/national-child-measurement-programme/2017-18-school-year/deprivation—year-6

https://www.medikalakademi.com.tr/wp-content/uploads/2013/12/cocukluk-cagi-obezite-arastirmasi.pdf

Yorum bırakın

Filed under Genel

Havalar Akıl Sağlığımızı Nasıl Etkiliyor?

Havalar Akıl Sağlığımızı Nasıl Etkiliyor_

Uzun yıllardır çok fazla bahsedilen, sanki bir kısım bilim insanının da abarttığı zannedilen iklim değişiklikleriyle karşı karşıyayız. Tabiat ana, insanın ona yaptıklarını unutmuyor ve öylesine güçlü bir şekilde cevap veriyor ki, insanın feleği şaşıyor. Küçük mavi gezegenimizin en zararlı canlısı ne yazık ki insan. Ağaçları yok ettikçe, betonu arttırdıkça da meteorolojik afetlerin sayısı da artarak devam ediyor. Eskiden coğrafyamızda duymaya alışkın olmadığımız medicane gibi tropik kasırgalar, dünyanın çeşitli okyanuslarında gelişen kategori 5 harikanlar (hurricane) artık takip ettiğimiz haberler arasına girdi.

Meteorolojik olaylar bu kadar güçlü olunca, oluşturduğu hasarlar hem maddi, hem de manevi oluyor. Bugün bahsedeceğim bu çalışma iklim değişikliklerinin akıl sağlığına olan etkilerini araştırmış. Araştırma, 2002 ile 2012 yılları arasında tesadüfen seçilen 2 milyon Amerika vatandaşının verileri kullanılarak yapılmış.

Sonuçlar

Ortalama en yüksek sıcaklık 30°C üzerine çıktığında akıl sağlığı sıkıntılarını 25-30°C ortalamaya göre %0.5, 10-15°C ortalamaya göre %1 arttırıyor.

5 yıllık 1°C artış ise akıl sağlığında bozulma olasılığını %2 arttırıyor.

2005 yılında oluşan Katrina Harikanı, 1836 kişinin kaybına ve suların sahilden içeri 19km ilerlemesine neden olmuştur. Bu harikanın maddi zararının 135 milyar dolar olduğu ve bu zararın da kısmen sel engelleyici düzeneklerin hatalı mühendislik nedeniyle oluştuğu iddia edilmiştir. Filhakika, New Orleans bölgesi harikandan sonra da uzun bir süre kendisinin toparlayamadığı, bölgeden yaklaşık 1 milyon kişinin göç ettiği, nüfusun yarı yarıya azaldığı, sigorta şirketlerinin bölgede sigorta yapmadıkları da gözlenmiştir. Bunun sonucu olarak da akıl sağlında %4 kötüleşme tespit edilmiştir.

Ayda 25 günden fazla yağış olduğunda ise akıl sağlığında bozulmanın %2 olduğu da tespit edilmiş.

Sıcaklık artışının akıl sağlığına kötü etkileri kadınlarda ve düşük gelir sahibi insanlarda daha belirgin olduğu da ayrıca gözlenmiş.

Yaz ve ilkbahardaki sıcaklık artışı, sonbahar ve kıştaki artışla kıyaslandığında daha zararlı olduğu gözlenmiş.

İklim Değişikliği

Eve Gidecek Sonuç

İklim değişikliği her yönüyle bizi etkiliyor ve etki şiddeti artarak devam edecek, bu konuda hepimizin daha duyarlı olması gerekiyor.

 

Nick Obradovich, et al. “Empirical evidence of mental health risks posed by climate change”. PNAS published ahead of print October 8, 2018 https://doi.org/10.1073/pnas.1801528115

https://www.wikizero.pro/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvSHVycmljYW5lX0thdHJpbmE

Yorum bırakın

Filed under Akıl ve Ruh, Depresyon, Depresyon, Akıl ve Ruh, Genel

D Vitamini Takviyesi Mucizesi (diye bir şey yok!)

D Vitamini Takviyesi Mucizesi

Güneşli canım ülkemin D vitamini fakiri insanları olarak bizler uzun, mutlu ve sağlıklı yaşamak istiyoruz, bu konuda imdadımıza reyting hocası yetişiyor ve ağzımızdan aşağı bir ton ünite D vitamin boca ediyor. Peki, yağda erir bir vitamin olan D vitamininin “fazlası vücutta birikir” bilgimiz nereye kayboluyor? Bu uğurda kanda kalsiyumu yükselen ve hastaneye yatırılan kaç tane hasta var? Bunlar bence güzel bir bitirme tezi konusu olabilir.

D vitamini tabii ki kalsiyum metabolizmasında ve kemik sağlığında önemli bir vitamin, eskiden raşitizm nedeniyle bacakları O harfi şekline gelen ve garip şekilde alçılanan bebekleri hatırlar mısınız? Şu aralar hemen hiç görmüyorum.

D vitamin ayrıca kalp-damar sağlığı için de önemli, beyin sağlığı için de. Fakat D vitamini düşük insanlara dışarıdan D vitamini verdiğimizde ne kalp-damar hastalığı riski ne de Alzheimer riski azalıyor. Bu durum da aslında D vitaminin bir sebep değil bir sonuç olduğunu düşündürüyor, yani eğer evin dışında aktif bir yaşantınız varsa damarlar da, beyin de korunuyor.

Gelelim bugünkü konumuza, 81 çalışmadan 53,537 katılımcıyla yapılan bir meta analizden bahsedeceğiz.

Sonuçlar

D vitamini takviyesi yapılanlarda

  1. Kemik kırığı riski azalmamıştır
  2. Düşme riski azalmamıştır
  3. Yüksek doz veya düşük doz D vitamin takviyesi kemik kırığı veya düşme riskini azaltmamıştır.
  4. Kemik yoğunluğu üzerinde bir etkisi tespit edilmemiştir.

 

Eve Gidecek Sonuç

D vitamininiz düşük çıktığı için üzülmeyin, eğer kemik sağlığınız (ve beyin ve damar) için bir şey yapmak isterseniz, sizi dışarı alalım :)

 

Mark J Bolland, et al. “ Effects of vitamin D supplementation on musculoskeletal health: a systematic review, meta-analysis, and trial  sequential analysis”. Lancet Diabetes Endocrinol 2018 Published Online October 4, 2018 http://dx.doi.org/10.1016/S2213-8587(18)30265-1

Yorum bırakın

Filed under Endokrin Hastalıklar, Vitamin ve Mineraller

Tansiyon İlaçları Kullananlar Mutlaka Okuyun

plus

Yüksek tansiyon hayatımızın bir gerçeği, hele en son indirilen rakamlara bakarsanız (120/80) tansiyon hastalığı olmayan bir insan evladı kalmayacak gibi duruyor. Bence son öneriyi özellikle genç insanlarda kullanmak uygun, 65 yaş üzerinde ise eski sistemden (140/90-135/85) gitmekte fayda var; tansiyon hedeflerini 65 yaş üzerinde aşağı çekince düşmeler de artıyor; bu da kalça kırığı ve benzeri ortopedik sıkıntıları arttırıyor.

Tansiyon tedavisinde çeşitli ilaçlar kullanıyoruz. Bunlardan bir tanesi thiazid diüretik dediğimiz, hafif idrar sökücü ilaçlar. Bu grup ilaçlar ülkemizde tek başına yok, daha çok diğer ilaçlar birlikte kombine kullanılıyor; tansiyon ilacının yanında plus ibaresi varsa,  bu genellikle thiazid diüretiğin olduğuna işaret eder. Ama yurt dışında bu idrar sökücüler çoğunlukla ilk basamak tedavide tek başlarına da kullanılıyor. Hafif idrar sökücü özelliklerinde dolayı da kandaki tuz (sodyum), potasyum düzeylerini azaltabiliyor ve aynı zamanda böbreklere de zarar verebiliyorlar.

Bugün bahsedeceğim çalışma plus’lı formlarla yapılmamış, ancak çok sık kullandığımız plus’lı tansiyon ilaçları için de bir uyarı niteliği taşıyor.

İlk kez hipertansiyon tanısı konulan 65 yaş üstü insanların 1060’ına ilk tedavi olarak thiazid diüretik ilaç veriliyor ve herhangi bir ilaç önerilmemiş 1060 kontrol hastasıyla karşılaştırılıyor.

Thiazid diüretik kullananların %1,8’inde ciddi yan etki gözleniyor; bunlar, kandaki sodyumun 130’un altına inmesi, potasyumun 3’ün altına inmesi, eGFR’de( böbreğin çalışma kapasitesi) %50 azalma

Kullanmayanlarda bu durum hastaların %0,6’sında gözleniyor

Sodyumda hafif düşme thiazid diüretik kullananların %6,5’inde gerçekleşmişken, kullanmayanların %2’sinde oranında gerçekleşmiş

Böbrek fonksiyonların %25’den fazla azalma thiazid diüretik kullananların %5,5’inde, kullanmayanların ise %3,2’sinde gözlenmiş.

Eve Gidecek Sonuç

Thiazid diüretik kullanıyor ve 65 yaş üzerindeyseniz korkmanıza gerektirecek bir durum yaklaşık %98’inizde bulunmamaktadır. Ancak kan tetkiki yaptırdığınızda  sodyum, potasyum, üre ve kreatinin değerlerine baktırmanız faydalı olacaktır. Her ne kadar bu çalışma bu konuyu araştırmamış olsa da, bu bilgi muhtemelen plus’lı tansiyon için de geçerlidir.

 

Anil N. Makam, et al. “The Risk of Thiazide-Induced Metabolic Adverse Events in Older

Adults”. J Am Geriatr Soc. 2014 June ; 62(6): 1039–1045. doi:10.1111/jgs.12839.

Yorum bırakın

Filed under Hipertansiyon

Kaliteli Bir Uyku Neden Önemli

Kaliteli Uyku (1)

Öğrenci olarak Norveç’e gittiğimde, ortopedi kliniğinin yaş ortalaması 90 civarındaydı; o zaman bizim Cerrahpaşa geriatride (yaşlı bilimi)  yatanların yaş ortalamasının 2 katı olabilir diye düşünüyordum. 1992’de Cerrahpaşa’ya girdiğimde Türkiye nüfusu 50 milyonken, şimdi 80 milyonu aşmış durumda. Aynı zamanda ortalama yaş da arttıkça, Alzheimerı olan hastaların da sayısı ciddi şekilde artıyor. Hele Bakırköy gibi, Türkiye’nin de üstünde yaş ortalaması olan bir coğrafyada yaşıyorsanız, illa ki çevrenizde Alzheimer hastasında bakan bir yakınınız olmaması mümkün değildir.

Dün yaptığım mini ankette (https://twitter.com/DoktorBurak/status/10467402126537277449) katılım az olmasına rağmen, %83 gibi yüksek oranda sabahları yorgun kalkma var. Yani uyku kalitesi anlaşılan yeterli değil.

Beta amyloid, beynin metabolik atık ürünü ve beyinde temizlenmesi de çoğunlukla uyku sırasında oluyor.  Beta amyloid, Alzheimer hastalarının beyinlerinde oluşan plakların ana bileşenidir ve artmış beta-amyloid yükü de Alzheimer hastalığı riskini arttırıyor.

Uykunun kalitesini bozan çok etken var; özellikle bizim meslekteki gibi nöbet tutuyorsanız zaten uyumuyorsunuz demek. Ancak bunun yanında ekran bağımlılığınız varsa, sosyal medyada bir şeyleri kaçırmak istemiyorsanız, gecenin 3’ünde mavi ışık yüzünüzü solduracaktır. Bir de kedi durumu var ki, akla zarar; sabahın 4’ünde sizi uyandırmak için patilerinden geleni artlarına koymayan o şirin minnoşlar, insanı delirtebilmektedir.

Bugün bahsedeceğim çalışmaya 22 erişkin alınmış ve yaklaşık 31 saat boyunca uyumaları engellenmiş. Öncesinde ve sonrasında yapılan PET çalışmalarında uykudan yoksun bırakılan insanların beyninde beta-amyloid miktarını arttırdığı gözlenmiştir.

Sonuç

Kaliteli bir uykunun çok önemli olduğunu biliyorduk, bu çalışmayla Alzheimer hastalığı açısından da risk teşkil ettiğini anladık. Adile Naşit’li uykudan önce programlarını güncelleyip tekrar gösterime sunmak gerekiyor.

Ehsan Shokri-Kojoria, et al. “β-Amyloid accumulation in the human brain after one night of sleep deprivation”.  PNAS April 24, 2018 115 (17) 4483-4488; published ahead of print April 9, 2018 https://doi.org/10.1073/pnas.1721694115

Yorum bırakın

Filed under Akıl ve Ruh, Genel

Diyabeti Durdur

Diyabeti Durdur

Çok değerli, çok nadide bir vazonuzun olduğunu hayal edin. Bu vazo bir anda sallanmaya başladığını fark ediyorsunuz. Birazdan bu vazo düşecek; düştüğünde kırılır mı bilmiyorsunuz, kırıldığında ise hiçbir zaman ilk haline gelemeyecek. İşte sallanan bu vazo bizlerin sağlığını temsil ediyor. Çoğumuzun vazosu tehlikeli bir şekilde sallanıyor, bir kısmımız bu duruma müdahale ediyoruz, bir kısmımız da sadece seyredip, vazonun kırılmasını bekliyoruz.  Ayaklarla, ağzın yer değiştirdiği modern çağ hastalığı bu, çok yürümek, az yemek yerine az yürüyüp, çok yiyoruz. Bu arada ince olmak da her zaman koruyucu olmuyor, sıska ve yağlı bir grup insan var ve onlar da risk altında.

Dolayısıyla, bir hastalığın geldiğini fark ediyorsak ve buna karşı önlemler geliştiriyorsak, o hastalığı tedavi etmiş olmuyoruz, o hastalığın doğmasına engel olduğumuz için faydamız da sağlığın korunması oluyor.

Bildiklerimiz

Toplumun yaklaşık %30’u pre-diyabet, yani şeker hastalığına yaklaşmış.

Bu grubun yaklaşık %30’u da 5 yıl içinde aşikâr şeker hastası oluyor.

Eskiden özellikle hastalar tarafından önemsenmeyen bu durum, neyse ki son yıllarda bilincin artması ile önemsenir oldu. Peki, bu grup insanda önleyici neler yapabiliriz? İşte bu sorunun cevabını bugün sizlere paylaşacağım çalışma araştırmış.

Çalışma geriye dönük yapılmış, bunu özellikle belirtmemin nedeni bu tip çalışmalardan elde edilecek bilginin güvenirliği ileriye dönük çalışmalardan daha az olması nedeni iledir. Diyabet gelişim riski orta ve yüksek kişilere verilen tedaviler araştırıldığında yaklaşık 3 yıllık takipte:

Stop Diabetes

Sadece Yaşam tarzı değişikliği yapan grubun %11’inde diyabet gelişmiş

Yaşam tarzı değişikliği + Metformin + Pioglitazon ilaç tedavisi alan grubun %5’inde diyabet gelişmiş.

Yaşam tarzı değişikliği + Metformin+ Pioglitazon + GLP-1 reseptör agonist ilaç tedavisi alan grubun %0’ında diyabet gelişmiştir.

Yan etkilere bakıldığında, hiçbir grupta kontrolsüz şeker düşüklüğü (hipoglisemi) tespit edilmemiş, GLP-1 grubunun %5’inde bulantı olmuştur.

Bu veriler benim günlük pratiğimle de uyuşmakla birlikte, bulantı metformin ilacı kullananlarda, özellikle ilk kez kullananlarda biraz daha sık gördüğümü belirtmek istiyorum.

Eğer diyabet gelişmesine engel olmak istiyorsanız hekiminizden ayrılmayın.

John P Armato, et al. “Successful treatment of prediabetes in clinical practice using physiological assessment (STOP DIABETES)”. Lancet Diabetes Endocrinol 2018 Published Online September 14, 2018 http://dx.doi.org/10.1016/S2213-8587(18)30234-1

Yorum bırakın

Filed under Endokrin Hastalıklar, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Bruce Springsteen: Koşmak İçin Doğmak

IMG_6237

İnsana dair ne varsa çok hoşuma gidiyor. Yaşanılan hayatlar, dünyaca ünlü bir rock starıysanız bile çileli olabiliyor. Hiçbir zaman Bruce Springsteen hayranı olmadım, ama otobiyografisi beni oldukça etkiledi ve gözüme çarpan kısımları sizlere yazayım istedim.

Springsteen’in hayatı ABD New Jersey’de 1949’da başlıyor, işçi bir babanın, sekreter annenin ilk çocuğu olarak fakir bir muhitte doğuyor. O zamanın geneline baktığınızda, Amerika’daki yaşam standartları günümüzden oldukça kötü.  Ama Bruce’un babası ile ilgili ciddi sıkıntıları o zamanki yaşam standartlarından çok daha kötü: baba, evde onun dışındaki tek erkeğe, yani Bruce’a düşmanlık besliyor ve öfke dolu. Bu durum özellikle baba içki içtiğinden daha aşikâr hale geliyor. Ancak anne, baba ve Bruce arasında dengeleyici rol üstleniyor, çoğu zaman da babanın yanında yer alıyor. Bu travmatik yaşam Bruce 50 yaşına geldiğinde babasına paranoid şizofreni tanısı konulunca sona eriyor. Onca yıl psikiyatrik bir hastalığı olan bir insanla yaşamak çok zor, ama ilaçlarla baba normalleşiyor. Gençliğinde çok eğlenceli ve dans etmeyi sevdiği söylenen bir babayı , sürekli yalnız, düşüncelere dalmış, her zaman gergin, hayal kırıklığına uğramış, hiçbir zaman evde olmayan ve hiç dinlenmeyen bir adam olarak yaşayan bir çocuk. Trajik hayatlar şizofreninin tedavisi ile babanın yaşamının son yıllarında yatışıyor. Artık yürüyebileceği yolu kalmamış, Bruce’un hem düşmanı, hem de kahramanının ayaklarına bakıp onunla vedalaşması da kitabın en duygusal anlarından birisini oluşturuyor. Tanı konulmamış ve tedavi edilmemiş bir şizofren babayla yaşam, Bruce da ağır depresyon atakları şeklinde tezahür ediyor; bir nevi post travmatik stres bozukluğu yaşıyor.

Bir Star Olarak Baba Olmak

Turnedeyken kralsındır diyor Springsteen, evdeyken değilsindir. Eşi Patti sayesinde işinden çok çocuklarına zaman ayırmayı öğreniyor. Müziğin veya bir şarkının her zaman onu bekleyeceğini , ama ne yazık ki çocukların o an orada olsalar da bir süre sonra gideceklerini anlıyor.

Evde çocuklar babalarının büyük bir rock star olduğunu bilmeden yetişiyorlar, ta ki çocuklardan bir tanesinin favori grubu “Against Me!”nin konserine birlikte gidince, bas gitaristin kolunda Bruce’un resminin dövmesini görünceye kadar… O an Bruce kendinin oradaki en havalı baba gibi hissediyor.

Kendine Göre Sesinin Kalitesi

Bruce kendini ve güçlerini çok iyi tartan birisi: sesinin iyi bir ses olmadığını, çok güzel tonlar ve incelik içermediğini ve dinleyiciyi hiçbir zaman daha derinlere götüremeyeceğini biliyor. Sahnede olabilmek ve iletişim kurabilmek için bütün yeteneklerimi kullanmam gerekir diyor ve satın aldığınız şeyi size satabilmem için yazmam, düzenlemem, çalmam, gösteri yapmam ve evet, elimden geldiği kadar iyi şarkı söylemem gerekir diye devam ediyor.

İşinde iyi değil çok iyi olmak isteği ile çok çalışıyor ve sonunda istediği noktaya ulaşıyor.

Müzik grubunda hiç kimsenin asla “miş gibi” yapmasına müsaade etmiyor, bu yüzden ona patron lakabı takılıyor.

Bruce Springsteen’i yakından tanımak istiyorsanız mutlaka kitabını okuyun.

Bu yazıyı yazarken dinlediğim müziği dinleyin: https://youtu.be/aQMqWAiWPMs

 

Born to Run. Bruce Springsteen. Doğan Kitap 2018 ISBN 978-605-09-4680-2

 

1 Yorum

Filed under Genel

Egzersiz Yapamıyorsanız Okuyun

Self-transcendenceYıllar önce, şu anda aramızda olmayan çok sevdiğim bir hastam, ona KOAH’ı nedeniyle sigarayı bırakmalısınız dedikten sonra 3 yıl boyunca bana gelmemişti. İyi bir hekimin, aynı zamanda insanın psikolojisinden de iyi anlaması gerekiyor, ne yazık ki iletişim, tıp fakültelerinde çok üzerinde durulan bir konu değil, bu konulara son yıllarda daha çok önem vermeye başlamamız da oldukça sevindirici. İnsanın psikolojik yapılanmasını öğrendikçe, vermek istenilen mesaj da daha rahat iletiliyor.

Bugün size bahsedeceğim çalışma 220 sedanter, yani hareketsiz erişkinde yapılmış. Hareketsizlik, modern çağın getirdiği en büyük sıkıntılardan biri. Hem kilo aldırıyor, hem de beyin fonksiyonlarını kısıtlıyor (iki ayak üzerinde hareketi sağlamak için beyin sürekli vücuttan bilgi topluyor, bunları işliyor). Hareketsizliği gidermek veya sağlıklı davranışlara insanları sevk etmek için iletilmeye çalışılan mesajlar da çoğunlukla kişinin psikolojik savunma sistemine takılıyor. Doğamız gereği her yaptığımız şeyi normalleştirme eğilimindeyiz ve yapılan sağlıksız davranışlara uyarı geldiğinde de bunu şahsi olarak konumlandırıp, savunmaya geçtiğimiz de aşikar (kendini ispat teorisi, insanların özsaygılarının devamını sağlamak için motive olduğunu ve özsaygıya gelecek tehditlere karşı direneceğini varsaymaktadır).

Okumaya devam et

1 Yorum

Filed under Akıl ve Ruh, Genel Sağlık

Safra Kesesi Taşları Zarar Verir mi?

Safra Kesesi Taşları Zarar Verir mi_

Safra kesesinde taş olması sıklıkla karşılaştığımız bir durum ve çoğunlukla tesadüfen yapılan ultrason incelemelerinde karşımıza çıkıyor. Eğer elinizde böyle bir raporla bir genel cerraha giderseniz muhtemelen size ameliyat diyecektir, ne de olsa elinde çekiç olanın herkesi çivi olarak görmeye meyletmesi gibi, eli neşter tutanın da ameliyat önermesi kolay olacaktır.

Ben, her zaman kişinin kendi hakkında kararı, doğru bilgiyle kendisinin vermesinden tarafım; çağımız da bilgi çağı olduğuna göre, temel bilgileri kişinin kendi bilmesi gerekiyor. Tabii, bu Rambo gibi kendi kendimizi dikelim anlamına da gelmiyor, sadece bilerek karar verelim.

Bugün bahsedeceğim çalışmayı 2016’da gördüm, ama sizlere aktarmak bugüneymiş. Danimarka’da yapılan bu çalışmada herhangi bir şikâyeti olmayan 30-70 yaş arasındaki kişiler ortanca 17 yıl takip edilmiş.

17 yıl Takipte Safra Kesesinde Taş Ne Yapıyor?

İyi haber, safra kesesinde taş olanların %80’inde hiçbir şey olmuyor.

%12’si komplike olmayan olaylarla karşılaşıyor, yani istedikleri zaman safra kesesi ameliyatı olanlar veya bu tanıyla takip edilenler, bu gurubu oluşturuyor.

%8 ise daha ciddi olan, akut kolesistit (iltihap durumu) veya safra yollarına taşın düşme durumu gelişiyor.

Ciddi Risk Kimlerde?

1cm’den büyük taşlarda risk 2,3 kat

Birden fazla taşı olanlarda risk 1,7 kat

Kadınlarda risk 2,3 kat artıyor

1cm’den küçük taşı olan bir erkekle karşılaştırıldığında bir kadının 1cm’den büyük taşı varsa, bu kişinin ciddi bir durumla karşılaşma riski 11 kat artıyor.

 

Daniel Mønsted Shabanzadeh, et al. “A Prediction Rule for Risk Stratification of Incidentally Discovered Gallstones: Results From a Large Cohort Study”. Gastroenterology, 150(1), 156–167.e1. doi:10.1053/j.gastro.2015.09.002

Yorum bırakın

Filed under Genel Sağlık

Süt Ürünleri Faydalı Mı?

board-bread-breakfast-821365

Bu hafta sonu Konya’ya gitmek için havaalananında beklerken ne yesem diye düşündüm: çeşit çok, ama ne kadarı sağlıklı, bunu kestirmek çok zor. Bilimsel çalışmaların ışığında en makul çözüm klorofile geçmek, yani bitkiler gibi kendi besinimizi su ve güneşle kendimiz üretmek, ancak deri rengimizin Hulk gibi olmasını ne kadar tolere edebiliriz ki? Bir yandan aç olup, bir yandan da seçim yapmak oldukça sancılı; hamburger yesem geçen Avrupa’yı vuran at eti skandalı aklıma geliyor, keza akabinde TSK’ya satılan etlerin de bir kısmının at eti olduğu ortaya çıkmıştı. Hoş Kazakistan’da en fazla tüketilen et cinsinin at eti olduğunu bilmek de insanın içini rahatlatmıyor. Belki bilim insanları bir sonraki çalışmalarını at etinin insan vücuduna etkilerini araştırmak üzerine yaparlar, en azından eğrisi doğrusu öğreniriz (ne de olsa şöyle veya böyle at eti yiyeceğiz). Yandaki pizzacıya gözüm takıldığında yine Hürriyet gazetesinde çıkan bir haber pizza dünyasının maliyetleri azaltmak için sosis, sucuk ve salamı tavuktan yaptığını ortaya çıkardı. Tavuğa karşı değilim ama Mutant Ninja Kaplumbağalar gibi bir ucubeye karşıyım, kaloriferin üzerine yaklaştırsanız pişen bir etten bahsediyoruz. Bu arada beni okuyan aramızda mutantlar varsa onları tenzih ederim, varlıklarına karşı değilim, sadece besin olarak tüketilmesinden hoşlanmadım J . Sonuçta, bir dilim gdo’lu un, hurma yağı (palm yağı dememek için), früktoz şurup ile yapılmış ve lezzetlendirmek için de umami (monosodyum glutamat)eklenmiş sebzeli pizza alıp huşu içinde uçağa geçtim.

Süt ürünlerinin insan sağlığına faydaları genel kanı, ancak İsveç’te 103.256 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada günde ikiden fazla süt /ürünü tüketenlerde ölüm riskinin %32 artmış olduğunun tespiti ile kısmen yıkılmıştı, ancak yeni verilere de ihtiyacımız vardı. Şimdi isterseniz bugünkü çalışmaya bir göz atalım.

Türkiye de dâhil 21 ülkeden 136,384 kişinin araştırıldığı bu çalışmada süt/ürünlerinin ölüm riskini arttırıp arttırmadığı araştırılmış.

 

Sonuçlar

2 porsiyondan fazla süt ve süt ürünü (süt, peynir, yoğurt, yağ) tüketenlerde kalp damar sistemine bağlı ölüm riski %16 azalmaktadır.

1 porsiyondan fazla süt tüketenlerde ölüm riski %10 azalmaktadır

1 porsiyondan fazla yoğurt tüketenlerde ölüm riski %14 azalmaktadır

Peynir tüketiminin ölüm riskine etkisi yoktur.

 

https://onedio.com/haber/skandali-bakan-canikli-acikladi-tsk-ya-4-ton-at-eti-satmislar-800995

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/02/130211_horsemeat.shtml

http://www.habervitrini.com/magazin/at-eti-kazakistanda-en-cok-tuketilen-et-733689

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sefer-levent/pizzadaki-sucuk-salam-ve-sosis-tavuk-etinden-40942976

Mahshid Dehghan, et al. “Association of dairy intake with cardiovascular disease and mortality in 21 countries from five continents (PURE): a prospective cohort study”. Lancet September 11, 2018 http://dx.doi.org/10.1016/ S0140-6736(18)31812-9.

3 Yorum

Filed under Genel

Hayat İçin Oyun Planı: John Wooden

IMG_6171

Koç John Wooden’ı bu kadar geç keşfetmiş olduğuma hayıflanıyorum; bu yüzden de sizlerle bu asırlık çınarı tanıştırmak istedim. Kendisi hem bir basketbol koçu, İngilizce öğretmeni daha da önemlisi de özellikle gençlere yol göstermiş, akıl hocalığı yapmış bir mentor (yönder). Hem bir sporcu kız babası ve hem de insanların hayatına dokunan bir hekim olarak okuduğum bu kitap beni oldukça etkiledi. Bu kitaptan aldığım bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istedim.

Kahraman Kimdir? Mentor Kimdir?

Kahraman, bir anlamda putlaştırdığınız biriyken, mentor saygı duyduğunuz kişidir.

Kahraman bizde hayret uyandırır, mentorsa güven duygusu.

Kahraman nefesimizi keserken, mentor inancımızı kazanır.

Mentorlar yeni bir insan yaratmakla ilgilenmezler; yalnızca bir insanın daha iyi birisine dönüşmesine yardımcı olmak isterler.

Sonuç olarak mentorlar, temelde öğretmekle ilgilidirler ve bir öğretmen de bize ilham veren kişidir.

 

Bu noktada kendi hayatıma baktığımda birbirinden değerli mentorlarımın olması nedeniyle ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum. Koç Wooden’ın dediği gibi herkesin mentora ihtiyacı var; ancak bu noktada en önemli husus, mentorun her dediğine biat etmemek, kendi mantığımızın süzgecinden geçirip kendi doğrumuzu bulmamızdır. Benzer şekilde bir hastayla ilgilenirken, diğer yaptığımız branşlardan konsültasyonları birebir uygulamak zorunda olmadığımızdır ve aklımıza yatmayanlarda başka bir çözüm arayışı içine de girmek gerekliliğidir.

Koç Wooden’ın bilgiyi paylaşmak, herkesten bir şeyler öğrenmek ve herkese bir şeyler öğretmek isteğine canı gönülden katılıyorum. Koç Wooden’ın babasının ilkokul mezuniyet hediyesi için verdiği 7 nasihat ise:

  1. Kendine karşı dürüst ol
  2. Her günün bir başyapıt olsun
  3. Başkalarına yardım et
  4. Güzel kitapları su gibi iç
  5. Dostluğu sanata çevir
  6. Yağmurlu günle için barınağını hazır tut
  7. Tanrı’nın sana yol göstermesi için dua et ve her gün için şükranlarını sun

Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under Genel

Yeni Obezite İlacı Lorcaserin

Araba kullanırken hemen herkesin sinir olduğu sürücüler, sürekli makas atarak gidenler… Her ne kadar anlık hızlanmaları olsa da, nihayetinde gidilmesi planlanan yere daha hızlı ulaşamadıkları gibi, hem daha fazla yakıt harcıyorlar, hem de kaza riskini ciddi anlamda arttırıyorlar. Bu meyanda birazdan bahsedeceğim çalışmanın sonucunu yazmadan önce, bence dünyaya gelişimizin amacının sadece “mücadele” etmek, istisnasız kendimiz dâhil herkesle, her şeyle olduğunu belirteyim.

Obezitenin, çağımızın hastalığı olduğunu; çözümünün ise oldukça basit olduğunu biliyoruz. Ancak, obezitenin ilaçla tedavisi her zaman popüler olmaya devam etmektedir. Geçmişte kullanılan ilaçların bir kısmı ölümcül yan etkilerinden dolay geri çekildi (isomerid, sibutramin), fakat arayış halen devam etmekte…

Lorcaserin serotonin 2C (5-HT2C)  reseptörü agonistidir. Bu şekilde yiyecek alımını azaltarak kilo kaybına neden olduğu düşünülmektedir. Bu serotonin reseptörünü seçici olmadan uyaran diğer ilaçlar (fenfluramine ve dexfenfluramine) da kilo kaybına neden olmakta, ancak kalp kapağında hasara neden olduğu için kullanılmamaktadır. Bazı gıda takviyesi diye satılan kilo verdirici ilaçlara da bu etken maddeler konulduğu bilinmektedir. Bu tip ilaçlardan kesinlikle kaçınmak gerektiğini bu vesileyle bir defa daha hatırlatayım.

 

Çalışmaya 12,000 (aterosklerotik) kalp damar hastalığı veya çok sayıda kalp damar hastalığı riski olan fazla kilolu veya obez hasta alınmış ve sabah akşam 10mg lorcaserin veya plasebo (içinde etken madde olmayan hap) verilmiş.

Birinci Yılda Sonuçlar

Lorcaserin

Hastaların %38’inde en az %5 kilo kaybı lorcaserin grubunda gözlenmiş. Plasebo verilende de bu oran %17 olarak gözlenmiş. Yani, lorcaserin kilo verdirmede plaseboya göre daha etkili bir ilaç olduğu ortaya çıkmış.

Yan etkilerine bakıldığında ise çok ciddi yan etkiler görülmemekle birlikte, eski obezite ilaçlarının korkulu rüyası kalp kapaklarında yeni gelişen veya ilerleyen hastalık, lorcaserin grubunda %0.5 fazla gözlenmiş. Bu artış küçük olsa da uzun dönemde nereye varacağını kestirmek mümkün değildir.

Bu ilaç ile ilgili şahsi fikrim, kullanmak için acele etmemek gerektiğidir.

 

Erin A. Bohula, et al. “Cardiovascular Safety of Lorcaserin in Overweight or Obese Patients”. DOI: 10.1056/NEJMoa1808721

Julie R. Ingelfinger, M.D., and Clifford J. Rosen, M.D. “ Lorcaserin — Elixir or Liability?”.  DOI: 10.1056/NEJMe1810855

Yorum bırakın

Filed under Endokrin Hastalıklar, Genel Sağlık, Hipertansiyon, Kolesterol, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Hangi Sırayla Yemek Yemeliyiz? Ekmek? Et? Sebze?

Öncelikle twitterdaki ankete katılanlara teşekkür etmek istiyorum; açık arayla yemeğe sebze ile başlayalım dendi (https://twitter.com/DoktorBurak/status/1033292595928158208 ) . Genel kanılar her zaman doğruyu yansıtmayabiliyor, ancak sizler kadar bilinçli ve bilgili okurların kararı bakalım bilimsel bir çalışmayla ne kadar örtüşüyor?

Bu çalışmaya sınırda şekeri olan 25 kişi alınmış, ortalama yaş 52, ortalama vücut kitle indeksi 34, ortalama HbA1c değerleri ise %6.0 olarak tespit edilmiş. Bu insanlar eğer bana gelselerdi ben onlara önce diyet yapmalarını ve egzersiz yapmalarını önerirdim. Bu insanlarda kilo fazlalığı nedeniyle, çoğunlukla insülin direnci, yani normalden fazla insülin salgısının olduğunu biliyoruz ve bu durum buzdağının görünmeyen tarafını oluşturuyor; görünen kısmı ise kan şekeri. Bu durum diyet ve egzersizle, bazen de basit birkaç ilaç takviyesiyle tamamen iyileştiği için aşırı önem arz ediyor; yani, (tip2 )şeker hastalığı özellikle başlangıçta yakalanırsa ve gerekli önem verilirse, çoğunlukla tamamen iyileşebiliyor.

Çalışmaya katılanlara verilen yemeklerin sırası:

  1. İlk karbohidrat grubu: Kişiler önce ekmek (ciabatta ekmeği)10 dakikada yiyorlar, 10 dakika ara, sonra protein (ızgara derisiz tavuk göğsü) ve sebze (marul, biber, domates, kırmızı lahana, balsamik sirke ve zeytinyağı).
  2. İlk protein ve sebze grubu: Kişiler ilk önce sebze ve proteini birlikte yiyorlar (10dk), 10 dakika ara veriyorlar ve sonrasında karbohidrat alıyorlar.
  3. İlk sebze grubu: Kişiler ilk önce sebze yiyorlar, sonra protein ve karbohidratı bir arada yiyorlar.

Yemekten sonra 30, 60 ve 180 dakikalarda kan şekerine ve insüline bakıldığında şu sonuçlar alınıyor. İlk karbohidrat grubunda beklendiği gibi hem kan şekeri, hem de kan insülini hızlı bir şekilde artıyor, ilerleyen saatlerde de kan şekeri diğer gruplara göre daha fazla düşüyor. Bu durum da insülin fazlalılığının yarattığı bir sonuç. Glisemik indeksi yüksek (https://burakuzel-md.com/2010/11/29/glisemik-indeks/) olan karbohidrat sebze ve meyveye göre daha fazla insülin salgılatıyor. İnsülin fazlalılığı uzun dönemde de damarları bozuyor.

Yemek Sırası

İlk protein+sebze grubu, ilk sebze grubuna göre kan şekerinde daha az yükselmeye neden oluyor.

İlk sebze grubunda ise diğer gruplardan farklı olarak insülin salgısı daha yavaş artıyor, ki bu durum da sağlık açısından yararlı bir durum.

Basit bir yemek sıralaması ile kan insülinimizi ve kan şekerimizi daha uygun halde tutabiliriz: önce sebze, sonra protein+karbohidrat.

 

Alpana P. Shukla, et al. “The impact of food order on postprandial glycemic excursions in prediabetes”.  https://doi.org/10.1111/dom.13503

Yorum bırakın

Filed under Genel Sağlık, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Aspirinin Uygun Dozu Nedir (81-100-300mg)?

drink-girl-glass-576831

Normalde ilaçların marka isimleri bilimsel yazılarda kullanılmaz, ama bu durumun istisnai örnekleri de yok değil. 2400 yıldır kullanılan ve söğüt ağacından elde edilen asetil salisilik asit, namı diğer aspirin bu ilaçlardan birisidir. Dünyada en fazla kullanılan ilaçlardan bir tanesi olan aspirin yılda 44bin ton üretildiği tahmin edilmektedir.

Her derde deva olmasa da ağrı kesici, ateş düşürücü özelliği bir dönem çok kullanılmış, ancak son dönemlerde trombositler üzerindeki etkisi nedeniyle günlük lisana KÖR-ASPİRİN, KAN CIVITICISI olarak aksetmiş, damarlarda trombositlerin küme yapıp, damarı tıkamasına engel olması nedeniyle de yaygın kullanılan bir ilaçtır. Aynı zamanda kalın barsak kanseri riskini de azalttığı bilinmektedir.

Bu yazı vesilesiyle, aspirinle ilgili bilgilerimi tazelerken daha önce hiç bilmediğim bir uyarıyı da paylaşayım: aspirini yavaş yıktığı için aspirin kedilerde toksikmiş ve kullanılmamalıymış. Yani, minnoşunuzu kalp damar hastalıklarından koruyayım diye mamasına aspirin koyarsanız, minnoşunuz hızlı bir şekilde ebediyete intikal edebilir, aman dikkat.

Bugün sizlerle paylaşacağım çalışma, bu konuda yapılan çalışmaların bireysel hasta verileri kullanılarak yapılmış ve düşük doz aspirin (≤100 mg), yüksek doz aspirin (300–325 mg veya ≥500 mg) karşılaştırılması kilo ve boya göre yapılmış. Primer korumada 10 çalışma uygun bulunmuş ve 117,279 hastanın verileri değerlendirilmiş.

 

Sonuçlar

 

70kg altındaysanız ve kalp damar hastalıklarını önlemek için kullanılması gereken aspirin dozunuz : 75-100mg

 

70kg üstündeyseniz  ve kalp damar hastalıklarını önlemek için kullanılması gereken aspirin dozunuz : 325mg olması daha uygun

 

Benzer etki kalın barsak kanseri riskinin azaltılmasında da gözlenmiştir.

 

Ancak aspirin kullanmak istiyorsanız mutlaka hekiminize başvurun.

 

Peter M Rothwell, et al. “Effects of aspirin on risks of vascular events and cancer according to bodyweight and dose: analysis of individual patient data from randomised trials”. Lancet 2018; 392: 387–99

 

 

Yorum bırakın

Filed under Genel

Kilo Ameliyatları İntihar Riskini ve Alkol Kullanımını Arttırıyor

belly-black-and-white-body-42069

Bariatrik cerrahi veya kilo verdirici cerrahi, özellikle son dönemlerde çeşitli sanatçıların basına yansıyan görüntülerinden sonra son derece merak edilir ve nihayetinde de halkımız tarafından uygulanır oldu. Tıpta bir tedavi uygularken mutlaka kar-zarar hesabı yaparız. Kullanılan en basit bir alerji ilacı dahi ölümcül yan etkilere neden olabilir; dolayısıyla biz hekimler ön görülebilir riskleri saptamak için en son yayınları da takip ederiz. Sağlık yönetiminin tek karar alıcısı tabii ki hekimler değildir, kişinin kendi sağlığı hakkında bilgi sahibi olması ve karar verme sürecinde doğrudan yetkili olduğunu bilmesi iyidir. Nihayetinde Lenin’in dediği gibi “güvenmek iyidir, kontrol etmek ise ondan daha iyidir.” Bu blogun başyazarı ve tek yazarı olarak da naçizane gayem, en son okuduklarımı sizinle paylaşmak ve sağlık okur yazarlığınızı arttırmaktır.

İsterseniz bariatrik kelimesinin kökeninden bahsedelim, sonra konuya devam edelim. Baros, Yunanca ağrılık demek, yanına iatrik eki konulunca ağırlıkla uğraşan bilim dalı oluyor. Kilo fazlalığının kalp damar hastalıklarına yakınlaştırıcı etkilerini son dönemde artan miktarda duymuşsunuzdur, çünkü maalesef ki hızla kilo alıyoruz. Kilo fazlalığı da, aynı sigara kadar bedenimize zarar veriyor. Kilolardan kurtulmak istiyoruz, ama bunu kısa yolla ve kolayca yapmak istiyoruz. Ancak kısa yoldan kar etmek çiflikbankla sonuçlanabilir mi? Bence kilo vermenin en doğru yolu diyet ve egzersiz, ama bu da meşakkatli bir yol. Bu yol konusunda sonra daha detaylı bir yazı yazarım, ama bu yolda başarısız olanların alternatifi de bariatrik cerrahi girişimler oluyor. Bariatrik cerrahi çoğu hastada  (%66) kilo vermede etkili bir yöntem, ama işin sadece sanatçılarda olduğu gibi vitrin kısmı yok. Bugün sizlere 3 çalışmadan bahsedeceğim:

Bariatrik Cerrahi ve İntihar  

İsveç Obez Kişiler çalışması

1987- 2001 yılları arasında bariatrik cerrahi yapılan 2010 hastanın 87’si intihar etmiş veya kendine zarar vermiş. Kontrol grubuna göre 1.78 kat artmış oran saptanmış

 

İskandinav Obezite Cerrahisi kayıtları

20256 gastrik bypass geçiren hastanın 341’i intihar etmiş veya kendine zarar vermişken,  cerrahi yapılmayan grupta 84’ü intihar etmiş veya kendine zarar vermiş. Bu artış 3,48 kat olarak hesaplanmış. Hastanın kilo verip vermemesi ise intihar etmesi veya kendisine zarar vermesiyle ilişkisiz bulunmuş.

 

Bariatrik Cerrahi ve Alkol

Amerika’da yapılan bu çalışmada Roux-en-Y gastrik bypass (RYGB)  ve laparoskopik ayarlanabilir gastrik bantlama yapılan hastalar araştırılmış. Çalışmaya 2348 hasta alınmış. Bu hastalar 5 yıl takip edildiklerinde:

Başlangıçta %6 olan alkol kötüye kullanım oranı, gastrik bypass yapılan hastalarda %16’ya çıktığı saptanmış, gastrik bantlama yapılanlarda alkol kötüye kullanımı aynı oranda kalmışken, düzenli alkol tüketimi %8’den %16’ya çıktığı gözlenmiş.

Sonuç

Obeziteyi tek katmanlı bir sorun olarak düşünmemek gerekiyor; kısa yoldan kilonun kaybı, kişinin o kiloya çıkış nedenlerini düzeltmiyor. Kişi oluşan bu boşluğu ya dolduramıyor, ya da başka bir bağımlılığa transfer oluyor.

 

 

Wendy C. King, et al. “Alcohol and other substance use after bariatric surgery: prospective evidence from a U.S. multicenter cohort study”. Surg Obes Relat Dis. 2017 Aug;13(8):1392-1402. doi: 10.1016/j.soard.2017.03.021. Epub 2017 Mar 31.

 

Martin Neovius, et al. “Risk of suicide and non-fatal self-harm after bariatric surgery: results from two matched cohort studies”. www.thelancet.com/diabetes-endocrinology http://dx.doi.org/10.1016/S2213-8587(17)30435-7

Yorum bırakın

Filed under Genel

Cepışmak

CEPIŞMAK

Cepışmak, dün okuduğum ve bugün sizinle paylaşacağım çalışmadan esinlenerek uydurduğum bir fiil; TDK’de yok, keza her şeyi bilen Google’da da… Fiil yeni olsa da, eylem aslında çok tanıdık, her gün maruz kaldığımız teknolojik bir gerçeklik: cebe yapışmak, ceple dışlamak. Öyle yaygın, öyle bulaşıcı ki eli tutan, gözü az buçuk gören her birey bu hastalığın pençesinde. Sadece çocuklar değil, yaşlılar da bu kervana katılmış durumda. Akıllı telefonların hayatımızı oldukça kolaylaştırdığı bir gerçek, onlarla kimerik bir yapı oluşturduk, ama bunun insanın doğasını da etkilemeyecek düzeyde kullanmayı da öğrenmemiz gerekiyor. Aksi halde altı insan, üstü cep telefonu olan Likya’lı kimera olmak yerine matrixde yaşayan vücutlara döneceğiz.

Neden Önemli?

Sosyal izolasyon, “görünmez olmak ve etrafındakiler tarafından sosyal ilişkilerden dışlanmak” olarak tanımlanmıştır. Sosyal izolasyonun 4 temel insan ihtiyacı olan, ait olmaya ihtiyaç, özgüvene ihtiyaç, manalı bir var olmaya ihtiyaç, kontrole ihtiyaç üzerine yıkıcı etkilerinin olduğu bilinmektedir.

Sosyal izolasyon:

  1. Ait olma ihtiyacını tehdit etmektedir. Kişinin istenmediğini veya kişiye değer verilmediğinin açık veya sembolik olarak gösterilmesi.
  2. Yüksek özgüvenin devamın sağlanmasını tehdit etmektedir. Kişi bu şekilde cezalandırılmaktadır veya nerede yanlış yaptığını düşünmeye zorlanmaktadır. Kişinin ilgi çekici olmadığı hissini de yaratabilir.
  3. Manalı bir var olma ihtiyacını tehdit etmektedir. Bu durum sosyal ölümü temsil etmektedir ve kişi görünmezdir.
  4. Kontrol ihtiyacını tehdit etmektedir. Kişi neden ihmal edildiğini anlamamakta, durumu değiştirememekte ve nihayetinde umutsuzluk ve acizlik hissi oluşmaktadır.

Bu çalışmada 18-34 yaşları arasında 114 kadın, 14 erkek alınmış. Katılımcılar 3 gruba bölünmüş. Çalışma biri katılımcı, diğeri bilgisayar animasyonu olan 2 kişi arasında 3 dakikalık görüşme şeklinde planlanmış. İlk grupta görüşme başlar başlamaz araştırmacı elindeki telefonu masaya koyuyor ve bir daha bakmıyorken, ikinci grupta kısmi cepışan araştırmacı görüşme süresinin yarısında telefonuna bakıyor, gülümsüyor ve okuduğu bir yazıya gülüyor. 3. Grupta ise araştırmacı deneğin karşısına oturur oturmaz cepışıyor ve görüşme esnasında da buna devam ediyor.

Tahmin edildiği gibi, ikili görüşmelerde cepışmak algılanan iletişim kalitesini ve ilişki tatminini bozuyor. Cepışmak aynı zamanda sosyal izolasyonda olduğu gibi temel insani ihtiyaçları da bozuyor.

Sonuç

İnsan sosyal bir hayvan, ancak sosyallik sadece fiziksel olarak aynı ortamda bulunmakla sağlanmıyor, iletişimin de düzgün yapılması lazım. Dolayısıyla ilişkilerimizde mutlaka cepışmaktan uzak durmamız gerekiyor.

http://selfpsikoloji.com/2017/09/14/kontrol-ihtiyaci-uzerine/

https://evrimagaci.org/photo/tr/dislanmanin-sosyal-psikolojisi

Varoth Chotpitayasunondh, Karen M. Douglas . “The effects of “phubbing” on social interaction”.  DOI: 10.1111/jasp.12506

Yorum bırakın

Filed under Genel

Yeni Nesil Şeker İlaçları (iltihaplı) Barsak Hastalığı Mı Yapıyor?

YENİ ŞEKER İLAÇLARININ YAN ETKİLERİ

Tip 2 şeker hastalığı başlangıcında çok da karışık bir hastalık değil aslında; aldığımız enerji ile harcadığımız enerji arasındaki dengesizlikten kaynaklanıyor. Konu enerji olunca,  fosil enerji kaynaklarının yoğun olduğu Ortadoğu gibi, insanın başı da beladan kurtulmuyor. Fotosentez de yapamayacağımıza göre daha az enerji almalı ve daha fazla enerji tüketmemiz, enerji dengemizi sağlamakta faydalı olacaktır. Eğer enerji dengemiz fazla olursa (fazla yemek, az yürümek), bu enerji fazlası vücudumuzda yağ olarak birikmekte. Aslında bunun da bir sebebi var, çünkü tarihe baktığımızda 4 yıllık periyodlar halinde kıtlık ve bolluk dönemleri oluyor. Kıtlık, ya kuraklıktan, ya da savaşlardan oluyor ve insanlar bolluk döneminde yağlanarak, kıtlık dönemine hazırlık yapıyor. Benzer bir durum da bebek sahibi erkeklerde oluyor, bebek doğunca anne sadece bebekle ilgilenip, enerji arama faaliyetlerine katılamayacağından dolayı, erkek öncesinde yağlanıyor ki, daha fazla enerji kaynağı bulabilsin.

Vücutta yağ fazlalığı kutupta yaşıyorsanız iyi bir şeyken, sıcak evlerimizde yaşarken pek de faydalı olmuyor. Bunca lakırdıdan sonra her zaman söylediğimi tekrar edeyim, tip 2 şeker hastalığının ilk ve öncelikli tedavisi, doğal olanı, diyet ve egzersizdir (ama hobi olarak değil, günlük iş olarak). Bunun yetmediği durumlarda, eğer bir sakınca yoksa ilaç olarak metformini kullanırız. Bu ilacın yetmediği durumlarda metformine ek olarak, yeni geliştirilen DDP-4 inhibitörleri olan bazı ilaçları tedaviye ekleriz. DDP-4 inhibitörleri, kan şekerini yükselten glukagon üzerinde işlevlerini görmektedir (DDP4 inhibitörleri, GLP-1, GIP gibi inkretinleri arttırararak, glukagon salgısını azaltır, insülin sekresyonunu arttırır, mide boşalmasını azaltır ve kan şekerini düşürür).

Bu grup ilaçlar içerisinde sitagliptin, vidagliptin, saxagliptin, linagliptin etken maddeli ilaçlar bulunmaktadır. Benim günlük pratiğimde, tedavide sık kullandığım ilaçlar grubundadır; bu zamana kadar birkaç hastamda yan etki görerek kestiğim, genellikle güvenle kullandığım bir ilaç olmasına rağmen bugün bu ilacın nadir görülen ve yeni keşfedilen bir yan etkisinden bahseden bir çalışmayı sizlerle paylaşacağım.

Bu çalışmada 1 Ocak 2007 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 141.710 hasta araştırılmış. 208 hastada iltihaplı barsak hastalığının geliştiğinin gözlendiği bu çalışmada, özellikle DDP-4 inhibitörü kullanan hastalarda ülseratif kolitin 2 kat daha sık oluştuğu, ancak bu etkinin Crohn hastalığı riskini etkilemediği gözlenmiştir.  Ancak bu artış oldukça az sayıda hastada gözlemlendiğinden, bu ilaçlar için kesin yargıya varılmamalıdır.

Eğer bu ilacı kullanıyor ve 4 haftayı geçen veya 6 ayda ikiden fazla tekrar eden karın ağrısı ve ishaliniz varsa, mutlaka doktorunuza danışın.

Bu arada bu yazıyı yazarken dinlediğim güzel bir şarkıyı dinlemek isterseniz, linke tıklamanız yeter: https://youtu.be/eryKY1fhUlo?t=231

 

 

 

Devin Abrahami, et al. “Dipeptidyl peptidase-4 inhibitors and incidence of inflammatory bowel disease among patients with type 2 diabetes: population based cohort study. “.BMJ 2018;360:k872 http://dx.doi.org/10.1136/bmj.k872

Yorum bırakın

Filed under Genel, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Cep Telefonları Tansiyon Ölçecek

Yüksek tansiyon, toplum sağlığı açısından başa bela bir hastalık. Toplum sağlığı derken, tabii ki bu yazıyı okuyan senden bahsediyorum. Tansiyon yüksekliğinin sıkıntılı bir durum olduğunu Çin uygarlığını barbarlıktan, uygarlığa geçişine öncülük etmiş Sarı İmparator Huang Di’nin (M.Ö 2698 – 2598)keşfettiği; hatta “kim ki çok tuz yer, nabzı sertleşir ve bir süre sonra ölür” dediği rivayet edilmektedir. O dönemlerde Çin’lilerin 3000 civarında nabız türü tanımladığı da söylenmektedir.

Toriçelli

Bu isim size ne çağrıştırdı?

Ortaokul yıllarına şöyle bir uzanıverin ve Evangelista Toricelli’nin 1644 yılında yaptığı deneyi hatırlayın. Deniz seviyesinde 0°C sıcaklıkta, yaklaşık 1 metre uzunluğundaki bir ucu açık diğeri kapalı bir cam tüpün içini tamamen cıvayla doldurdu. Sonra cam tüpün açık olan ucunu parmağıyla kapatarak cıva dolu bir kabın içine yerleştirdi. Ardından parmağını açık uçtan çekti. Cam tüpün içindeki cıvanın bir miktarı kaba boşaldı, ama yüksekliği 760 mm olacak kadar bir kısmı tüpün içinde kaldı.

Toricelli

Cıvanın neden tamamı boşalmadı? Çünkü kaptaki cıvaya uygulanan açık hava basıncı cam tüpün içindeki cıvayı yukarı doğru itti. Tüpün içindeki cıvanın sıvı basıncı açık hava basıncına eşit hale geldi. Bu dengelenme ilkesini kullanarak barometreler yapıp açık hava basıncını ölçebiliyoruz.

Atar damarlarımızdaki basıncın ölçülmesi bu buluşun ardından maalesef ki kolay olmadı; ilk önce atlarda deneyler yapıldı ve 1881’de Samuel Siegfried Karl Ritter von Basch’ın modern tansiyon aletini (sfingomanometre) icat etmesiyle artık rutin kullanıma geçti.

Yüksek Tansiyonu Keşfeden Sigortacılar

Genellikle bir duruma hastalık dememiz için o durumun ölüm riski taşıması gerekir. Risk deyince de akla tabii ki risk yönetiminden para kazanan sigortacılar geliyor. 2. Dünya savaşından dönen emekli askerleri sigortacılar yaşam sigortası yapıyorlar, ama bazı sigortalılar, sigortacıların beklediğinden erken ölüyor ve bu nedenden dolayı sigortacılar para kaybediyor. Neden böyle olduğunu anlamak için araştırma yaptıklarında, tansiyonu yüksek olanların, yaşam sürelerinin kısaldığını keşfediyorlar ve böylece yüksek tansiyonun önemi anlaşılıyor.

Başım Ağrımıyor Tansiyonum Olamaz Hurafesi

Tansiyon her yaş grubundan insanları etkiliyor ve yaş ilerledikçe tansiyon hastalığı riski artıyor. Benim öğrenciliğimde (20 yıllık hekim olduğumu düşünürseniz) tansiyonların yaşa göre normalleri vardı; o zaman aklımda tutamamıştım, ama zaten gerek de yokmuş, erişkinseniz tansiyonun 120/80mmHg olması ideal. Bu basıncın su cinsinden karşılığı, yani kalbimizi evlerimizdeki devir daim pompası şeklinde düşünürsek 163cm/108cm su olduğunu görürüz. Yani kalbimiz kanı, ortalama bir insan boyuna çıkartacak bir pompa gücü ideal olarak üretiyor. Eğer bu basıncı arttırırsak o zaman da boru sistemi, yani damarlarımız bozuluyor.

Her damar değerli, ama bazısı daha da değerli değil midir? Örneğin kalbimizi besleyen, beynimizi besleyen damarlar bozulursa ne olur?

Alt başlığa geri dönelim ve bu hurafeye bir son verelim: başınız ağrımıyorsa tansiyonunuz normaldir diyemeyiz.

Tansiyonu Takip Etmen Senin İçin Neden Önemli

Türkiye’de yaşayan 4 insandan 1 tanesinin tansiyonu yüksek; yani yaklaşık 80 milyon nüfusumuz varsa, 20 milyon vatandaşımızın tansiyonu yüksek. Bu 20 milyon kişinin sadece 10 milyonu, tansiyonunun yüksek olduğunu biliyor. Tansiyonunun yüksek olduğu bilinen 10 milyon kişinin sadece 5 milyonun tansiyonu kontrol altında. Toplam hesaba bakarsak 20 milyon hastanın, 15 milyonu kontrol altında değil; bunlardan bir tanesinin sen olup olmadığını nasıl anlayacaksın?

Cep Telefonu İle Tansiyon Ölçümü

Özellikle koldan tansiyon ölçen otomatik cihazların güvenirliği en az bizim hastanelerde kullandıklarımız kadar olduğunu biliyoruz; aynı şeyi maalesef bilekten ölçüm yapanlar için söyleyemeyeceğim… Ama ölçüm yapmak insanlarda korku yaratıyor, ya hastaysam diye korkuyoruz, ya da bana bir şey olacak diye kollarımızı mosmor edinceye kadar sık tansiyonumuza bakıyoruz. Bugün bahsedeceğim çalışma cep telefonundan tansiyon ölçümü; ama kola takılan, bileğe takılan ek bir aksesuar yok. Yeni geliştirilen bu sensör sayesinde cep telefonuna bastığınızda tansiyonunuz da ölçülecek. Gerçekten halk sağlığını etkileyecek, yaşamı kolaylaştıracak muhteşem bir icat olacağını düşünüyorum.

Bu sistemde kullanıcı cep telefonuna parmağıyla basıyor, kan hacmindeki dalgalanmayı ölçen sensörler tansiyonu hesaplıyor. Bu sistemle ölçümlerde sistolik tansiyonda (büyük) 3,3 ile 8,8mmHg, diyastolik tansiyonda -5,6 ile 7,7mmHg arasında uyumsuzluk bulunmuş. Ölçümler net olmasa da yakın. Ancak kullanımın pratikliği düşünülürse çok faydalı bulduğumu söyleyebilirim.

Umarım yakın zamanda bu özelliği olan cep telefonları kullanıma girer.

Cep telefonu ile tansiyon

 

 

 

Sarı İmparator: http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvWWVsbG93X0VtcGVyb3I

https://fizikdersi.gen.tr/acik-hava-basinci-ve-toricelli-deneyi-nedir/

Tansiyon aleti (sfingomanometre): http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3BoeWdtb21hbm9tZXRlcg

 

Anand Chandrasekhar, et al. “Smartphone-based blood pressure monitoring via

the oscillometric finger-pressing method”. Sci. Transl. Med. 10, eaap8674 (2018) 7 March 2018

Yorum bırakın

Filed under Genel