Bruce Springsteen: Koşmak İçin Doğmak

IMG_6237

İnsana dair ne varsa çok hoşuma gidiyor. Yaşanılan hayatlar, dünyaca ünlü bir rock starıysanız bile çileli olabiliyor. Hiçbir zaman Bruce Springsteen hayranı olmadım, ama otobiyografisi beni oldukça etkiledi ve gözüme çarpan kısımları sizlere yazayım istedim.

Springsteen’in hayatı ABD New Jersey’de 1949’da başlıyor, işçi bir babanın, sekreter annenin ilk çocuğu olarak fakir bir muhitte doğuyor. O zamanın geneline baktığınızda, Amerika’daki yaşam standartları günümüzden oldukça kötü.  Ama Bruce’un babası ile ilgili ciddi sıkıntıları o zamanki yaşam standartlarından çok daha kötü: baba, evde onun dışındaki tek erkeğe, yani Bruce’a düşmanlık besliyor ve öfke dolu. Bu durum özellikle baba içki içtiğinden daha aşikâr hale geliyor. Ancak anne, baba ve Bruce arasında dengeleyici rol üstleniyor, çoğu zaman da babanın yanında yer alıyor. Bu travmatik yaşam Bruce 50 yaşına geldiğinde babasına paranoid şizofreni tanısı konulunca sona eriyor. Onca yıl psikiyatrik bir hastalığı olan bir insanla yaşamak çok zor, ama ilaçlarla baba normalleşiyor. Gençliğinde çok eğlenceli ve dans etmeyi sevdiği söylenen bir babayı , sürekli yalnız, düşüncelere dalmış, her zaman gergin, hayal kırıklığına uğramış, hiçbir zaman evde olmayan ve hiç dinlenmeyen bir adam olarak yaşayan bir çocuk. Trajik hayatlar şizofreninin tedavisi ile babanın yaşamının son yıllarında yatışıyor. Artık yürüyebileceği yolu kalmamış, Bruce’un hem düşmanı, hem de kahramanının ayaklarına bakıp onunla vedalaşması da kitabın en duygusal anlarından birisini oluşturuyor. Tanı konulmamış ve tedavi edilmemiş bir şizofren babayla yaşam, Bruce da ağır depresyon atakları şeklinde tezahür ediyor; bir nevi post travmatik stres bozukluğu yaşıyor.

Bir Star Olarak Baba Olmak

Turnedeyken kralsındır diyor Springsteen, evdeyken değilsindir. Eşi Patti sayesinde işinden çok çocuklarına zaman ayırmayı öğreniyor. Müziğin veya bir şarkının her zaman onu bekleyeceğini , ama ne yazık ki çocukların o an orada olsalar da bir süre sonra gideceklerini anlıyor.

Evde çocuklar babalarının büyük bir rock star olduğunu bilmeden yetişiyorlar, ta ki çocuklardan bir tanesinin favori grubu “Against Me!”nin konserine birlikte gidince, bas gitaristin kolunda Bruce’un resminin dövmesini görünceye kadar… O an Bruce kendinin oradaki en havalı baba gibi hissediyor.

Kendine Göre Sesinin Kalitesi

Bruce kendini ve güçlerini çok iyi tartan birisi: sesinin iyi bir ses olmadığını, çok güzel tonlar ve incelik içermediğini ve dinleyiciyi hiçbir zaman daha derinlere götüremeyeceğini biliyor. Sahnede olabilmek ve iletişim kurabilmek için bütün yeteneklerimi kullanmam gerekir diyor ve satın aldığınız şeyi size satabilmem için yazmam, düzenlemem, çalmam, gösteri yapmam ve evet, elimden geldiği kadar iyi şarkı söylemem gerekir diye devam ediyor.

İşinde iyi değil çok iyi olmak isteği ile çok çalışıyor ve sonunda istediği noktaya ulaşıyor.

Müzik grubunda hiç kimsenin asla “miş gibi” yapmasına müsaade etmiyor, bu yüzden ona patron lakabı takılıyor.

Bruce Springsteen’i yakından tanımak istiyorsanız mutlaka kitabını okuyun.

Bu yazıyı yazarken dinlediğim müziği dinleyin: https://youtu.be/aQMqWAiWPMs

 

Born to Run. Bruce Springsteen. Doğan Kitap 2018 ISBN 978-605-09-4680-2

 

1 Yorum

Filed under Genel

Egzersiz Yapamıyorsanız Okuyun

Self-transcendenceYıllar önce, şu anda aramızda olmayan çok sevdiğim bir hastam, ona KOAH’ı nedeniyle sigarayı bırakmalısınız dedikten sonra 3 yıl boyunca bana gelmemişti. İyi bir hekimin, aynı zamanda insanın psikolojisinden de iyi anlaması gerekiyor, ne yazık ki iletişim, tıp fakültelerinde çok üzerinde durulan bir konu değil, bu konulara son yıllarda daha çok önem vermeye başlamamız da oldukça sevindirici. İnsanın psikolojik yapılanmasını öğrendikçe, vermek istenilen mesaj da daha rahat iletiliyor.

Bugün size bahsedeceğim çalışma 220 sedanter, yani hareketsiz erişkinde yapılmış. Hareketsizlik, modern çağın getirdiği en büyük sıkıntılardan biri. Hem kilo aldırıyor, hem de beyin fonksiyonlarını kısıtlıyor (iki ayak üzerinde hareketi sağlamak için beyin sürekli vücuttan bilgi topluyor, bunları işliyor). Hareketsizliği gidermek veya sağlıklı davranışlara insanları sevk etmek için iletilmeye çalışılan mesajlar da çoğunlukla kişinin psikolojik savunma sistemine takılıyor. Doğamız gereği her yaptığımız şeyi normalleştirme eğilimindeyiz ve yapılan sağlıksız davranışlara uyarı geldiğinde de bunu şahsi olarak konumlandırıp, savunmaya geçtiğimiz de aşikar (kendini ispat teorisi, insanların özsaygılarının devamını sağlamak için motive olduğunu ve özsaygıya gelecek tehditlere karşı direneceğini varsaymaktadır).

Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under Akıl ve Ruh, Genel Sağlık

Safra Kesesi Taşları Zarar Verir mi?

Safra Kesesi Taşları Zarar Verir mi_

Safra kesesinde taş olması sıklıkla karşılaştığımız bir durum ve çoğunlukla tesadüfen yapılan ultrason incelemelerinde karşımıza çıkıyor. Eğer elinizde böyle bir raporla bir genel cerraha giderseniz muhtemelen size ameliyat diyecektir, ne de olsa elinde çekiç olanın herkesi çivi olarak görmeye meyletmesi gibi, eli neşter tutanın da ameliyat önermesi kolay olacaktır.

Ben, her zaman kişinin kendi hakkında kararı, doğru bilgiyle kendisinin vermesinden tarafım; çağımız da bilgi çağı olduğuna göre, temel bilgileri kişinin kendi bilmesi gerekiyor. Tabii, bu Rambo gibi kendi kendimizi dikelim anlamına da gelmiyor, sadece bilerek karar verelim.

Bugün bahsedeceğim çalışmayı 2016’da gördüm, ama sizlere aktarmak bugüneymiş. Danimarka’da yapılan bu çalışmada herhangi bir şikâyeti olmayan 30-70 yaş arasındaki kişiler ortanca 17 yıl takip edilmiş.

17 yıl Takipte Safra Kesesinde Taş Ne Yapıyor?

İyi haber, safra kesesinde taş olanların %80’inde hiçbir şey olmuyor.

%12’si komplike olmayan olaylarla karşılaşıyor, yani istedikleri zaman safra kesesi ameliyatı olanlar veya bu tanıyla takip edilenler, bu gurubu oluşturuyor.

%8 ise daha ciddi olan, akut kolesistit (iltihap durumu) veya safra yollarına taşın düşme durumu gelişiyor.

Ciddi Risk Kimlerde?

1cm’den büyük taşlarda risk 2,3 kat

Birden fazla taşı olanlarda risk 1,7 kat

Kadınlarda risk 2,3 kat artıyor

1cm’den küçük taşı olan bir erkekle karşılaştırıldığında bir kadının 1cm’den büyük taşı varsa, bu kişinin ciddi bir durumla karşılaşma riski 11 kat artıyor.

 

Daniel Mønsted Shabanzadeh, et al. “A Prediction Rule for Risk Stratification of Incidentally Discovered Gallstones: Results From a Large Cohort Study”. Gastroenterology, 150(1), 156–167.e1. doi:10.1053/j.gastro.2015.09.002

Yorum bırakın

Filed under Genel Sağlık

Süt Ürünleri Faydalı Mı?

board-bread-breakfast-821365

Bu hafta sonu Konya’ya gitmek için havaalananında beklerken ne yesem diye düşündüm: çeşit çok, ama ne kadarı sağlıklı, bunu kestirmek çok zor. Bilimsel çalışmaların ışığında en makul çözüm klorofile geçmek, yani bitkiler gibi kendi besinimizi su ve güneşle kendimiz üretmek, ancak deri rengimizin Hulk gibi olmasını ne kadar tolere edebiliriz ki? Bir yandan aç olup, bir yandan da seçim yapmak oldukça sancılı; hamburger yesem geçen Avrupa’yı vuran at eti skandalı aklıma geliyor, keza akabinde TSK’ya satılan etlerin de bir kısmının at eti olduğu ortaya çıkmıştı. Hoş Kazakistan’da en fazla tüketilen et cinsinin at eti olduğunu bilmek de insanın içini rahatlatmıyor. Belki bilim insanları bir sonraki çalışmalarını at etinin insan vücuduna etkilerini araştırmak üzerine yaparlar, en azından eğrisi doğrusu öğreniriz (ne de olsa şöyle veya böyle at eti yiyeceğiz). Yandaki pizzacıya gözüm takıldığında yine Hürriyet gazetesinde çıkan bir haber pizza dünyasının maliyetleri azaltmak için sosis, sucuk ve salamı tavuktan yaptığını ortaya çıkardı. Tavuğa karşı değilim ama Mutant Ninja Kaplumbağalar gibi bir ucubeye karşıyım, kaloriferin üzerine yaklaştırsanız pişen bir etten bahsediyoruz. Bu arada beni okuyan aramızda mutantlar varsa onları tenzih ederim, varlıklarına karşı değilim, sadece besin olarak tüketilmesinden hoşlanmadım J . Sonuçta, bir dilim gdo’lu un, hurma yağı (palm yağı dememek için), früktoz şurup ile yapılmış ve lezzetlendirmek için de umami (monosodyum glutamat)eklenmiş sebzeli pizza alıp huşu içinde uçağa geçtim.

Süt ürünlerinin insan sağlığına faydaları genel kanı, ancak İsveç’te 103.256 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada günde ikiden fazla süt /ürünü tüketenlerde ölüm riskinin %32 artmış olduğunun tespiti ile kısmen yıkılmıştı, ancak yeni verilere de ihtiyacımız vardı. Şimdi isterseniz bugünkü çalışmaya bir göz atalım.

Türkiye de dâhil 21 ülkeden 136,384 kişinin araştırıldığı bu çalışmada süt/ürünlerinin ölüm riskini arttırıp arttırmadığı araştırılmış.

 

Sonuçlar

2 porsiyondan fazla süt ve süt ürünü (süt, peynir, yoğurt, yağ) tüketenlerde kalp damar sistemine bağlı ölüm riski %16 azalmaktadır.

1 porsiyondan fazla süt tüketenlerde ölüm riski %10 azalmaktadır

1 porsiyondan fazla yoğurt tüketenlerde ölüm riski %14 azalmaktadır

Peynir tüketiminin ölüm riskine etkisi yoktur.

 

https://onedio.com/haber/skandali-bakan-canikli-acikladi-tsk-ya-4-ton-at-eti-satmislar-800995

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/02/130211_horsemeat.shtml

http://www.habervitrini.com/magazin/at-eti-kazakistanda-en-cok-tuketilen-et-733689

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sefer-levent/pizzadaki-sucuk-salam-ve-sosis-tavuk-etinden-40942976

Mahshid Dehghan, et al. “Association of dairy intake with cardiovascular disease and mortality in 21 countries from five continents (PURE): a prospective cohort study”. Lancet September 11, 2018 http://dx.doi.org/10.1016/ S0140-6736(18)31812-9.

3 Yorum

Filed under Genel

Hayat İçin Oyun Planı: John Wooden

IMG_6171

Koç John Wooden’ı bu kadar geç keşfetmiş olduğuma hayıflanıyorum; bu yüzden de sizlerle bu asırlık çınarı tanıştırmak istedim. Kendisi hem bir basketbol koçu, İngilizce öğretmeni daha da önemlisi de özellikle gençlere yol göstermiş, akıl hocalığı yapmış bir mentor (yönder). Hem bir sporcu kız babası ve hem de insanların hayatına dokunan bir hekim olarak okuduğum bu kitap beni oldukça etkiledi. Bu kitaptan aldığım bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istedim.

Kahraman Kimdir? Mentor Kimdir?

Kahraman, bir anlamda putlaştırdığınız biriyken, mentor saygı duyduğunuz kişidir.

Kahraman bizde hayret uyandırır, mentorsa güven duygusu.

Kahraman nefesimizi keserken, mentor inancımızı kazanır.

Mentorlar yeni bir insan yaratmakla ilgilenmezler; yalnızca bir insanın daha iyi birisine dönüşmesine yardımcı olmak isterler.

Sonuç olarak mentorlar, temelde öğretmekle ilgilidirler ve bir öğretmen de bize ilham veren kişidir.

 

Bu noktada kendi hayatıma baktığımda birbirinden değerli mentorlarımın olması nedeniyle ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum. Koç Wooden’ın dediği gibi herkesin mentora ihtiyacı var; ancak bu noktada en önemli husus, mentorun her dediğine biat etmemek, kendi mantığımızın süzgecinden geçirip kendi doğrumuzu bulmamızdır. Benzer şekilde bir hastayla ilgilenirken, diğer yaptığımız branşlardan konsültasyonları birebir uygulamak zorunda olmadığımızdır ve aklımıza yatmayanlarda başka bir çözüm arayışı içine de girmek gerekliliğidir.

Koç Wooden’ın bilgiyi paylaşmak, herkesten bir şeyler öğrenmek ve herkese bir şeyler öğretmek isteğine canı gönülden katılıyorum. Koç Wooden’ın babasının ilkokul mezuniyet hediyesi için verdiği 7 nasihat ise:

  1. Kendine karşı dürüst ol
  2. Her günün bir başyapıt olsun
  3. Başkalarına yardım et
  4. Güzel kitapları su gibi iç
  5. Dostluğu sanata çevir
  6. Yağmurlu günle için barınağını hazır tut
  7. Tanrı’nın sana yol göstermesi için dua et ve her gün için şükranlarını sun

Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under Genel

Yeni Obezite İlacı Lorcaserin

Araba kullanırken hemen herkesin sinir olduğu sürücüler, sürekli makas atarak gidenler… Her ne kadar anlık hızlanmaları olsa da, nihayetinde gidilmesi planlanan yere daha hızlı ulaşamadıkları gibi, hem daha fazla yakıt harcıyorlar, hem de kaza riskini ciddi anlamda arttırıyorlar. Bu meyanda birazdan bahsedeceğim çalışmanın sonucunu yazmadan önce, bence dünyaya gelişimizin amacının sadece “mücadele” etmek, istisnasız kendimiz dâhil herkesle, her şeyle olduğunu belirteyim.

Obezitenin, çağımızın hastalığı olduğunu; çözümünün ise oldukça basit olduğunu biliyoruz. Ancak, obezitenin ilaçla tedavisi her zaman popüler olmaya devam etmektedir. Geçmişte kullanılan ilaçların bir kısmı ölümcül yan etkilerinden dolay geri çekildi (isomerid, sibutramin), fakat arayış halen devam etmekte…

Lorcaserin serotonin 2C (5-HT2C)  reseptörü agonistidir. Bu şekilde yiyecek alımını azaltarak kilo kaybına neden olduğu düşünülmektedir. Bu serotonin reseptörünü seçici olmadan uyaran diğer ilaçlar (fenfluramine ve dexfenfluramine) da kilo kaybına neden olmakta, ancak kalp kapağında hasara neden olduğu için kullanılmamaktadır. Bazı gıda takviyesi diye satılan kilo verdirici ilaçlara da bu etken maddeler konulduğu bilinmektedir. Bu tip ilaçlardan kesinlikle kaçınmak gerektiğini bu vesileyle bir defa daha hatırlatayım.

 

Çalışmaya 12,000 (aterosklerotik) kalp damar hastalığı veya çok sayıda kalp damar hastalığı riski olan fazla kilolu veya obez hasta alınmış ve sabah akşam 10mg lorcaserin veya plasebo (içinde etken madde olmayan hap) verilmiş.

Birinci Yılda Sonuçlar

Lorcaserin

Hastaların %38’inde en az %5 kilo kaybı lorcaserin grubunda gözlenmiş. Plasebo verilende de bu oran %17 olarak gözlenmiş. Yani, lorcaserin kilo verdirmede plaseboya göre daha etkili bir ilaç olduğu ortaya çıkmış.

Yan etkilerine bakıldığında ise çok ciddi yan etkiler görülmemekle birlikte, eski obezite ilaçlarının korkulu rüyası kalp kapaklarında yeni gelişen veya ilerleyen hastalık, lorcaserin grubunda %0.5 fazla gözlenmiş. Bu artış küçük olsa da uzun dönemde nereye varacağını kestirmek mümkün değildir.

Bu ilaç ile ilgili şahsi fikrim, kullanmak için acele etmemek gerektiğidir.

 

Erin A. Bohula, et al. “Cardiovascular Safety of Lorcaserin in Overweight or Obese Patients”. DOI: 10.1056/NEJMoa1808721

Julie R. Ingelfinger, M.D., and Clifford J. Rosen, M.D. “ Lorcaserin — Elixir or Liability?”.  DOI: 10.1056/NEJMe1810855

Yorum bırakın

Filed under Endokrin Hastalıklar, Genel Sağlık, Hipertansiyon, Kolesterol, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Hangi Sırayla Yemek Yemeliyiz? Ekmek? Et? Sebze?

Öncelikle twitterdaki ankete katılanlara teşekkür etmek istiyorum; açık arayla yemeğe sebze ile başlayalım dendi (https://twitter.com/DoktorBurak/status/1033292595928158208 ) . Genel kanılar her zaman doğruyu yansıtmayabiliyor, ancak sizler kadar bilinçli ve bilgili okurların kararı bakalım bilimsel bir çalışmayla ne kadar örtüşüyor?

Bu çalışmaya sınırda şekeri olan 25 kişi alınmış, ortalama yaş 52, ortalama vücut kitle indeksi 34, ortalama HbA1c değerleri ise %6.0 olarak tespit edilmiş. Bu insanlar eğer bana gelselerdi ben onlara önce diyet yapmalarını ve egzersiz yapmalarını önerirdim. Bu insanlarda kilo fazlalığı nedeniyle, çoğunlukla insülin direnci, yani normalden fazla insülin salgısının olduğunu biliyoruz ve bu durum buzdağının görünmeyen tarafını oluşturuyor; görünen kısmı ise kan şekeri. Bu durum diyet ve egzersizle, bazen de basit birkaç ilaç takviyesiyle tamamen iyileştiği için aşırı önem arz ediyor; yani, (tip2 )şeker hastalığı özellikle başlangıçta yakalanırsa ve gerekli önem verilirse, çoğunlukla tamamen iyileşebiliyor.

Çalışmaya katılanlara verilen yemeklerin sırası:

  1. İlk karbohidrat grubu: Kişiler önce ekmek (ciabatta ekmeği)10 dakikada yiyorlar, 10 dakika ara, sonra protein (ızgara derisiz tavuk göğsü) ve sebze (marul, biber, domates, kırmızı lahana, balsamik sirke ve zeytinyağı).
  2. İlk protein ve sebze grubu: Kişiler ilk önce sebze ve proteini birlikte yiyorlar (10dk), 10 dakika ara veriyorlar ve sonrasında karbohidrat alıyorlar.
  3. İlk sebze grubu: Kişiler ilk önce sebze yiyorlar, sonra protein ve karbohidratı bir arada yiyorlar.

Yemekten sonra 30, 60 ve 180 dakikalarda kan şekerine ve insüline bakıldığında şu sonuçlar alınıyor. İlk karbohidrat grubunda beklendiği gibi hem kan şekeri, hem de kan insülini hızlı bir şekilde artıyor, ilerleyen saatlerde de kan şekeri diğer gruplara göre daha fazla düşüyor. Bu durum da insülin fazlalılığının yarattığı bir sonuç. Glisemik indeksi yüksek (https://burakuzel-md.com/2010/11/29/glisemik-indeks/) olan karbohidrat sebze ve meyveye göre daha fazla insülin salgılatıyor. İnsülin fazlalılığı uzun dönemde de damarları bozuyor.

Yemek Sırası

İlk protein+sebze grubu, ilk sebze grubuna göre kan şekerinde daha az yükselmeye neden oluyor.

İlk sebze grubunda ise diğer gruplardan farklı olarak insülin salgısı daha yavaş artıyor, ki bu durum da sağlık açısından yararlı bir durum.

Basit bir yemek sıralaması ile kan insülinimizi ve kan şekerimizi daha uygun halde tutabiliriz: önce sebze, sonra protein+karbohidrat.

 

Alpana P. Shukla, et al. “The impact of food order on postprandial glycemic excursions in prediabetes”.  https://doi.org/10.1111/dom.13503

Yorum bırakın

Filed under Genel Sağlık, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Aspirinin Uygun Dozu Nedir (81-100-300mg)?

drink-girl-glass-576831

Normalde ilaçların marka isimleri bilimsel yazılarda kullanılmaz, ama bu durumun istisnai örnekleri de yok değil. 2400 yıldır kullanılan ve söğüt ağacından elde edilen asetil salisilik asit, namı diğer aspirin bu ilaçlardan birisidir. Dünyada en fazla kullanılan ilaçlardan bir tanesi olan aspirin yılda 44bin ton üretildiği tahmin edilmektedir.

Her derde deva olmasa da ağrı kesici, ateş düşürücü özelliği bir dönem çok kullanılmış, ancak son dönemlerde trombositler üzerindeki etkisi nedeniyle günlük lisana KÖR-ASPİRİN, KAN CIVITICISI olarak aksetmiş, damarlarda trombositlerin küme yapıp, damarı tıkamasına engel olması nedeniyle de yaygın kullanılan bir ilaçtır. Aynı zamanda kalın barsak kanseri riskini de azalttığı bilinmektedir.

Bu yazı vesilesiyle, aspirinle ilgili bilgilerimi tazelerken daha önce hiç bilmediğim bir uyarıyı da paylaşayım: aspirini yavaş yıktığı için aspirin kedilerde toksikmiş ve kullanılmamalıymış. Yani, minnoşunuzu kalp damar hastalıklarından koruyayım diye mamasına aspirin koyarsanız, minnoşunuz hızlı bir şekilde ebediyete intikal edebilir, aman dikkat.

Bugün sizlerle paylaşacağım çalışma, bu konuda yapılan çalışmaların bireysel hasta verileri kullanılarak yapılmış ve düşük doz aspirin (≤100 mg), yüksek doz aspirin (300–325 mg veya ≥500 mg) karşılaştırılması kilo ve boya göre yapılmış. Primer korumada 10 çalışma uygun bulunmuş ve 117,279 hastanın verileri değerlendirilmiş.

 

Sonuçlar

 

70kg altındaysanız ve kalp damar hastalıklarını önlemek için kullanılması gereken aspirin dozunuz : 75-100mg

 

70kg üstündeyseniz  ve kalp damar hastalıklarını önlemek için kullanılması gereken aspirin dozunuz : 325mg olması daha uygun

 

Benzer etki kalın barsak kanseri riskinin azaltılmasında da gözlenmiştir.

 

Ancak aspirin kullanmak istiyorsanız mutlaka hekiminize başvurun.

 

Peter M Rothwell, et al. “Effects of aspirin on risks of vascular events and cancer according to bodyweight and dose: analysis of individual patient data from randomised trials”. Lancet 2018; 392: 387–99

 

 

Yorum bırakın

Filed under Genel

Kilo Ameliyatları İntihar Riskini ve Alkol Kullanımını Arttırıyor

belly-black-and-white-body-42069

Bariatrik cerrahi veya kilo verdirici cerrahi, özellikle son dönemlerde çeşitli sanatçıların basına yansıyan görüntülerinden sonra son derece merak edilir ve nihayetinde de halkımız tarafından uygulanır oldu. Tıpta bir tedavi uygularken mutlaka kar-zarar hesabı yaparız. Kullanılan en basit bir alerji ilacı dahi ölümcül yan etkilere neden olabilir; dolayısıyla biz hekimler ön görülebilir riskleri saptamak için en son yayınları da takip ederiz. Sağlık yönetiminin tek karar alıcısı tabii ki hekimler değildir, kişinin kendi sağlığı hakkında bilgi sahibi olması ve karar verme sürecinde doğrudan yetkili olduğunu bilmesi iyidir. Nihayetinde Lenin’in dediği gibi “güvenmek iyidir, kontrol etmek ise ondan daha iyidir.” Bu blogun başyazarı ve tek yazarı olarak da naçizane gayem, en son okuduklarımı sizinle paylaşmak ve sağlık okur yazarlığınızı arttırmaktır.

İsterseniz bariatrik kelimesinin kökeninden bahsedelim, sonra konuya devam edelim. Baros, Yunanca ağrılık demek, yanına iatrik eki konulunca ağırlıkla uğraşan bilim dalı oluyor. Kilo fazlalığının kalp damar hastalıklarına yakınlaştırıcı etkilerini son dönemde artan miktarda duymuşsunuzdur, çünkü maalesef ki hızla kilo alıyoruz. Kilo fazlalığı da, aynı sigara kadar bedenimize zarar veriyor. Kilolardan kurtulmak istiyoruz, ama bunu kısa yolla ve kolayca yapmak istiyoruz. Ancak kısa yoldan kar etmek çiflikbankla sonuçlanabilir mi? Bence kilo vermenin en doğru yolu diyet ve egzersiz, ama bu da meşakkatli bir yol. Bu yol konusunda sonra daha detaylı bir yazı yazarım, ama bu yolda başarısız olanların alternatifi de bariatrik cerrahi girişimler oluyor. Bariatrik cerrahi çoğu hastada  (%66) kilo vermede etkili bir yöntem, ama işin sadece sanatçılarda olduğu gibi vitrin kısmı yok. Bugün sizlere 3 çalışmadan bahsedeceğim:

Bariatrik Cerrahi ve İntihar  

İsveç Obez Kişiler çalışması

1987- 2001 yılları arasında bariatrik cerrahi yapılan 2010 hastanın 87’si intihar etmiş veya kendine zarar vermiş. Kontrol grubuna göre 1.78 kat artmış oran saptanmış

 

İskandinav Obezite Cerrahisi kayıtları

20256 gastrik bypass geçiren hastanın 341’i intihar etmiş veya kendine zarar vermişken,  cerrahi yapılmayan grupta 84’ü intihar etmiş veya kendine zarar vermiş. Bu artış 3,48 kat olarak hesaplanmış. Hastanın kilo verip vermemesi ise intihar etmesi veya kendisine zarar vermesiyle ilişkisiz bulunmuş.

 

Bariatrik Cerrahi ve Alkol

Amerika’da yapılan bu çalışmada Roux-en-Y gastrik bypass (RYGB)  ve laparoskopik ayarlanabilir gastrik bantlama yapılan hastalar araştırılmış. Çalışmaya 2348 hasta alınmış. Bu hastalar 5 yıl takip edildiklerinde:

Başlangıçta %6 olan alkol kötüye kullanım oranı, gastrik bypass yapılan hastalarda %16’ya çıktığı saptanmış, gastrik bantlama yapılanlarda alkol kötüye kullanımı aynı oranda kalmışken, düzenli alkol tüketimi %8’den %16’ya çıktığı gözlenmiş.

Sonuç

Obeziteyi tek katmanlı bir sorun olarak düşünmemek gerekiyor; kısa yoldan kilonun kaybı, kişinin o kiloya çıkış nedenlerini düzeltmiyor. Kişi oluşan bu boşluğu ya dolduramıyor, ya da başka bir bağımlılığa transfer oluyor.

 

 

Wendy C. King, et al. “Alcohol and other substance use after bariatric surgery: prospective evidence from a U.S. multicenter cohort study”. Surg Obes Relat Dis. 2017 Aug;13(8):1392-1402. doi: 10.1016/j.soard.2017.03.021. Epub 2017 Mar 31.

 

Martin Neovius, et al. “Risk of suicide and non-fatal self-harm after bariatric surgery: results from two matched cohort studies”. www.thelancet.com/diabetes-endocrinology http://dx.doi.org/10.1016/S2213-8587(17)30435-7

Yorum bırakın

Filed under Genel

Cepışmak

app-application-business-262458

Cepışmak, dün okuduğum ve bugün sizinle paylaşacağım çalışmadan esinlenerek uydurduğum bir fiil; TDK’de yok, keza her şeyi bilen Google’da da… Fiil yeni olsa da, eylem aslında çok tanıdık, her gün maruz kaldığımız teknolojik bir gerçeklik: cebe yapışmak, ceple dışlamak. Öyle yaygın, öyle bulaşıcı ki eli tutan, gözü az buçuk gören her birey bu hastalığın pençesinde. Sadece çocuklar değil, yaşlılar da bu kervana katılmış durumda. Akıllı telefonların hayatımızı oldukça kolaylaştırdığı bir gerçek, onlarla kimerik bir yapı oluşturduk, ama bunun insanın doğasını da etkilemeyecek düzeyde kullanmayı da öğrenmemiz gerekiyor. Aksi halde altı insan, üstü cep telefonu olan Likya’lı kimera olmak yerine matrixde yaşayan vücutlara döneceğiz.

Neden Önemli?

Sosyal izolasyon, “görünmez olmak ve etrafındakiler tarafından sosyal ilişkilerden dışlanmak” olarak tanımlanmıştır. Sosyal izolasyonun 4 temel insan ihtiyacı olan, ait olmaya ihtiyaç, özgüvene ihtiyaç, manalı bir var olmaya ihtiyaç, kontrole ihtiyaç üzerine yıkıcı etkilerinin olduğu bilinmektedir.

Sosyal izolasyon:

  1. Ait olma ihtiyacını tehdit etmektedir. Kişinin istenmediğini veya kişiye değer verilmediğinin açık veya sembolik olarak gösterilmesi.
  2. Yüksek özgüvenin devamın sağlanmasını tehdit etmektedir. Kişi bu şekilde cezalandırılmaktadır veya nerede yanlış yaptığını düşünmeye zorlanmaktadır. Kişinin ilgi çekici olmadığı hissini de yaratabilir.
  3. Manalı bir var olma ihtiyacını tehdit etmektedir. Bu durum sosyal ölümü temsil etmektedir ve kişi görünmezdir.
  4. Kontrol ihtiyacını tehdit etmektedir. Kişi neden ihmal edildiğini anlamamakta, durumu değiştirememekte ve nihayetinde umutsuzluk ve acizlik hissi oluşmaktadır.

Bu çalışmada 18-34 yaşları arasında 114 kadın, 14 erkek alınmış. Katılımcılar 3 gruba bölünmüş. Çalışma biri katılımcı, diğeri bilgisayar animasyonu olan 2 kişi arasında 3 dakikalık görüşme şeklinde planlanmış. İlk grupta görüşme başlar başlamaz araştırmacı elindeki telefonu masaya koyuyor ve bir daha bakmıyorken, ikinci grupta kısmi cepışan araştırmacı görüşme süresinin yarısında telefonuna bakıyor, gülümsüyor ve okuduğu bir yazıya gülüyor. 3. Grupta ise araştırmacı deneğin karşısına oturur oturmaz cepışıyor ve görüşme esnasında da buna devam ediyor.

Tahmin edildiği gibi, ikili görüşmelerde cepışmak algılanan iletişim kalitesini ve ilişki tatminini bozuyor. Cepışmak aynı zamanda sosyal izolasyonda olduğu gibi temel insani ihtiyaçları da bozuyor.

Sonuç

İnsan sosyal bir hayvan, ancak sosyallik sadece fiziksel olarak aynı ortamda bulunmakla sağlanmıyor, iletişimin de düzgün yapılması lazım. Dolayısıyla ilişkilerimizde mutlaka cepışmaktan uzak durmamız gerekiyor.

http://selfpsikoloji.com/2017/09/14/kontrol-ihtiyaci-uzerine/

https://evrimagaci.org/photo/tr/dislanmanin-sosyal-psikolojisi

Varoth Chotpitayasunondh, Karen M. Douglas . “The effects of “phubbing” on social interaction”.  DOI: 10.1111/jasp.12506

Yorum bırakın

Filed under Genel

Yeni Nesil Şeker İlaçları (iltihaplı) Barsak Hastalığı Mı Yapıyor?

Tip 2 şeker hastalığı başlangıcında çok da karışık bir hastalık değil aslında; aldığımız enerji ile harcadığımız enerji arasındaki dengesizlikten kaynaklanıyor. Konu enerji olunca,  fosil enerji kaynaklarının yoğun olduğu Ortadoğu gibi, insanın başı da beladan kurtulmuyor. Fotosentez de yapamayacağımıza göre daha az enerji almalı ve daha fazla enerji tüketmemiz, enerji dengemizi sağlamakta faydalı olacaktır. Eğer enerji dengemiz fazla olursa (fazla yemek, az yürümek), bu enerji fazlası vücudumuzda yağ olarak birikmekte. Aslında bunun da bir sebebi var, çünkü tarihe baktığımızda 4 yıllık periyodlar halinde kıtlık ve bolluk dönemleri oluyor. Kıtlık, ya kuraklıktan, ya da savaşlardan oluyor ve insanlar bolluk döneminde yağlanarak, kıtlık dönemine hazırlık yapıyor. Benzer bir durum da bebek sahibi erkeklerde oluyor, bebek doğunca anne sadece bebekle ilgilenip, enerji arama faaliyetlerine katılamayacağından dolayı, erkek öncesinde yağlanıyor ki, daha fazla enerji kaynağı bulabilsin.

Vücutta yağ fazlalığı kutupta yaşıyorsanız iyi bir şeyken, sıcak evlerimizde yaşarken pek de faydalı olmuyor. Bunca lakırdıdan sonra her zaman söylediğimi tekrar edeyim, tip 2 şeker hastalığının ilk ve öncelikli tedavisi, doğal olanı, diyet ve egzersizdir (ama hobi olarak değil, günlük iş olarak). Bunun yetmediği durumlarda, eğer bir sakınca yoksa ilaç olarak metformini kullanırız. Bu ilacın yetmediği durumlarda metformine ek olarak, yeni geliştirilen DDP-4 inhibitörleri olan bazı ilaçları tedaviye ekleriz. DDP-4 inhibitörleri, kan şekerini yükselten glukagon üzerinde işlevlerini görmektedir (DDP4 inhibitörleri, GLP-1, GIP gibi inkretinleri arttırararak, glukagon salgısını azaltır, insülin sekresyonunu arttırır, mide boşalmasını azaltır ve kan şekerini düşürür).

Bu grup ilaçlar içerisinde sitagliptin, vidagliptin, saxagliptin, linagliptin etken maddeli ilaçlar bulunmaktadır. Benim günlük pratiğimde, tedavide sık kullandığım ilaçlar grubundadır; bu zamana kadar birkaç hastamda yan etki görerek kestiğim, genellikle güvenle kullandığım bir ilaç olmasına rağmen bugün bu ilacın nadir görülen ve yeni keşfedilen bir yan etkisinden bahseden bir çalışmayı sizlerle paylaşacağım.

Bu çalışmada 1 Ocak 2007 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 141.710 hasta araştırılmış. 208 hastada iltihaplı barsak hastalığının geliştiğinin gözlendiği bu çalışmada, özellikle DDP-4 inhibitörü kullanan hastalarda ülseratif kolitin 2 kat daha sık oluştuğu, ancak bu etkinin Crohn hastalığı riskini etkilemediği gözlenmiştir.  Ancak bu artış oldukça az sayıda hastada gözlemlendiğinden, bu ilaçlar için kesin yargıya varılmamalıdır. Eğer bu ilacı kullanıyor ve 4 haftayı geçen veya 6 ayda ikiden fazla tekrar eden karın ağrısı ve ishaliniz varsa, mutlaka doktorunuza danışın.

Bu arada bu yazıyı yazarken dinlediğim güzel bir şarkıyı dinlemek isterseniz, linke tıklamanız yeter: https://youtu.be/eryKY1fhUlo?t=231

 

 

 

Devin Abrahami, et al. “Dipeptidyl peptidase-4 inhibitors and incidence of inflammatory bowel disease among patients with type 2 diabetes: population based cohort study. “.BMJ 2018;360:k872 http://dx.doi.org/10.1136/bmj.k872

Yorum bırakın

Filed under Genel, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Cep Telefonları Tansiyon Ölçecek

Yüksek tansiyon, toplum sağlığı açısından başa bela bir hastalık. Toplum sağlığı derken, tabii ki bu yazıyı okuyan senden bahsediyorum. Tansiyon yüksekliğinin sıkıntılı bir durum olduğunu Çin uygarlığını barbarlıktan, uygarlığa geçişine öncülük etmiş Sarı İmparator Huang Di’nin (M.Ö 2698 – 2598)keşfettiği; hatta “kim ki çok tuz yer, nabzı sertleşir ve bir süre sonra ölür” dediği rivayet edilmektedir. O dönemlerde Çin’lilerin 3000 civarında nabız türü tanımladığı da söylenmektedir.

Toriçelli

Bu isim size ne çağrıştırdı?

Ortaokul yıllarına şöyle bir uzanıverin ve Evangelista Toricelli’nin 1644 yılında yaptığı deneyi hatırlayın. Deniz seviyesinde 0°C sıcaklıkta, yaklaşık 1 metre uzunluğundaki bir ucu açık diğeri kapalı bir cam tüpün içini tamamen cıvayla doldurdu. Sonra cam tüpün açık olan ucunu parmağıyla kapatarak cıva dolu bir kabın içine yerleştirdi. Ardından parmağını açık uçtan çekti. Cam tüpün içindeki cıvanın bir miktarı kaba boşaldı, ama yüksekliği 760 mm olacak kadar bir kısmı tüpün içinde kaldı.

Toricelli

Cıvanın neden tamamı boşalmadı? Çünkü kaptaki cıvaya uygulanan açık hava basıncı cam tüpün içindeki cıvayı yukarı doğru itti. Tüpün içindeki cıvanın sıvı basıncı açık hava basıncına eşit hale geldi. Bu dengelenme ilkesini kullanarak barometreler yapıp açık hava basıncını ölçebiliyoruz.

Atar damarlarımızdaki basıncın ölçülmesi bu buluşun ardından maalesef ki kolay olmadı; ilk önce atlarda deneyler yapıldı ve 1881’de Samuel Siegfried Karl Ritter von Basch’ın modern tansiyon aletini (sfingomanometre) icat etmesiyle artık rutin kullanıma geçti.

Yüksek Tansiyonu Keşfeden Sigortacılar

Genellikle bir duruma hastalık dememiz için o durumun ölüm riski taşıması gerekir. Risk deyince de akla tabii ki risk yönetiminden para kazanan sigortacılar geliyor. 2. Dünya savaşından dönen emekli askerleri sigortacılar yaşam sigortası yapıyorlar, ama bazı sigortalılar, sigortacıların beklediğinden erken ölüyor ve bu nedenden dolayı sigortacılar para kaybediyor. Neden böyle olduğunu anlamak için araştırma yaptıklarında, tansiyonu yüksek olanların, yaşam sürelerinin kısaldığını keşfediyorlar ve böylece yüksek tansiyonun önemi anlaşılıyor.

Başım Ağrımıyor Tansiyonum Olamaz Hurafesi

Tansiyon her yaş grubundan insanları etkiliyor ve yaş ilerledikçe tansiyon hastalığı riski artıyor. Benim öğrenciliğimde (20 yıllık hekim olduğumu düşünürseniz) tansiyonların yaşa göre normalleri vardı; o zaman aklımda tutamamıştım, ama zaten gerek de yokmuş, erişkinseniz tansiyonun 120/80mmHg olması ideal. Bu basıncın su cinsinden karşılığı, yani kalbimizi evlerimizdeki devir daim pompası şeklinde düşünürsek 163cm/108cm su olduğunu görürüz. Yani kalbimiz kanı, ortalama bir insan boyuna çıkartacak bir pompa gücü ideal olarak üretiyor. Eğer bu basıncı arttırırsak o zaman da boru sistemi, yani damarlarımız bozuluyor.

Her damar değerli, ama bazısı daha da değerli değil midir? Örneğin kalbimizi besleyen, beynimizi besleyen damarlar bozulursa ne olur?

Alt başlığa geri dönelim ve bu hurafeye bir son verelim: başınız ağrımıyorsa tansiyonunuz normaldir diyemeyiz.

Tansiyonu Takip Etmen Senin İçin Neden Önemli

Türkiye’de yaşayan 4 insandan 1 tanesinin tansiyonu yüksek; yani yaklaşık 80 milyon nüfusumuz varsa, 20 milyon vatandaşımızın tansiyonu yüksek. Bu 20 milyon kişinin sadece 10 milyonu, tansiyonunun yüksek olduğunu biliyor. Tansiyonunun yüksek olduğu bilinen 10 milyon kişinin sadece 5 milyonun tansiyonu kontrol altında. Toplam hesaba bakarsak 20 milyon hastanın, 15 milyonu kontrol altında değil; bunlardan bir tanesinin sen olup olmadığını nasıl anlayacaksın?

Cep Telefonu İle Tansiyon Ölçümü

Özellikle koldan tansiyon ölçen otomatik cihazların güvenirliği en az bizim hastanelerde kullandıklarımız kadar olduğunu biliyoruz; aynı şeyi maalesef bilekten ölçüm yapanlar için söyleyemeyeceğim… Ama ölçüm yapmak insanlarda korku yaratıyor, ya hastaysam diye korkuyoruz, ya da bana bir şey olacak diye kollarımızı mosmor edinceye kadar sık tansiyonumuza bakıyoruz. Bugün bahsedeceğim çalışma cep telefonundan tansiyon ölçümü; ama kola takılan, bileğe takılan ek bir aksesuar yok. Yeni geliştirilen bu sensör sayesinde cep telefonuna bastığınızda tansiyonunuz da ölçülecek. Gerçekten halk sağlığını etkileyecek, yaşamı kolaylaştıracak muhteşem bir icat olacağını düşünüyorum.

Bu sistemde kullanıcı cep telefonuna parmağıyla basıyor, kan hacmindeki dalgalanmayı ölçen sensörler tansiyonu hesaplıyor. Bu sistemle ölçümlerde sistolik tansiyonda (büyük) 3,3 ile 8,8mmHg, diyastolik tansiyonda -5,6 ile 7,7mmHg arasında uyumsuzluk bulunmuş. Ölçümler net olmasa da yakın. Ancak kullanımın pratikliği düşünülürse çok faydalı bulduğumu söyleyebilirim.

Umarım yakın zamanda bu özelliği olan cep telefonları kullanıma girer.

Cep telefonu ile tansiyon

 

 

 

Sarı İmparator: http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvWWVsbG93X0VtcGVyb3I

https://fizikdersi.gen.tr/acik-hava-basinci-ve-toricelli-deneyi-nedir/

Tansiyon aleti (sfingomanometre): http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3BoeWdtb21hbm9tZXRlcg

 

Anand Chandrasekhar, et al. “Smartphone-based blood pressure monitoring via

the oscillometric finger-pressing method”. Sci. Transl. Med. 10, eaap8674 (2018) 7 March 2018

Yorum bırakın

Filed under Genel

IKIGAI

IMG_5085

Evet, pek değerli okurum, birlikteliğimizin sekizinci senesine girdiğimiz bu ayda, bir değişiklik yapayım ve yeni okuduğum bir kitaptan aldığım notları sizlerle paylaşayım istedim. Eğer bu konsepti beğenirseniz, devam ederiz…

Efendim şöyle ki, bu kitabın sahipleri, herkesin aradığı ölümsüzlük iksirinin peşine düşmüş insanlardan nasıl faydalanırız diye düşünüp bir kitap yazmaya karar vermişler. Kitabın ismine bakıp, yazarlarının Japon olmasını da tabii ki beklemeyin, ekonomik krizin etkilediği İspanyol’lar bu işe el atmış.

Kitabın isminden “Japonların Uzun ve Mutlu” yaşamlarının olduğu anlaşılıyor, ama ne kerametse mutlu yaşamla ilgili ilk alıntı bir Japon’dan değil, George Washington Burnap isimli bir Amerikalıdan: “Yaşamdaki mutluluğun ana şartları: yapacak bir şey, sevecek biri ve umut edecek bir şey.” Bunu George maalesef sadece kadınlara öneriyor, velakin bu aforizma “Kadının Alanı ve Görevleri” isimli kitapta mevcut (bkz. https://books.google.com.tr/books?id=ur8XAAAAYAAJ&printsec=frontcover&hl=tr&source=gbs_ge_summary_r&cad=0#v=onepage&q&f=false). Bilimsel çalışmalardaki ilk kural; başlığın neyse, aynı konuyu araştırmaktır, ama neyse ki bu kitabın böyle bir iddiası yok.

İkigai’nin kelime anlamını ise yazarlarımız kitabın ilk sayfasında “raison d’etre”  olarak belirtmişler, dolayısıyla eğer Fransızca’nız yoksa ikigai, bir nevi ikinai durumu oluşturmakta bünyede…

Yine ilk sayfada Marc Winn isimli bir abinin havalı bir Venn diyagramı var ama ben bu kesişim kümesinin bana ne kattığını ve ortasında bulunan ikigaiyle bağlantısını çözemedim. Ancak bu vesileyle Marc Winn’in çok ulvi bir projesi olduğunu öğrendim: 2020 yılına kadar Guernsey’i dünya üzerinde yaşanabilecek en iyi ada gayesi olan “Karahindiba Vakfı”. Bu arada Guernsey de şuradaymış ( http://www.wikizero.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvR3Vlcm5zZXk ) . Eğer bu projeye katılmak isterseniz de şuraya bir uğrayın http://dandelion.gg/

Okinawa’lıların Ortalama Ömürlerinin Neden Daha Fazla Olduğunun Nedenleri?

  1. Hara hachi bu

Bu deyim Japonca ’da midenin %80’nini doldur demekmiş. Aslında, hemen tüm canlılarda yaşamı uzatan en önemli faktörlerden birisi açlık olduğu bilimsel olarak gösterilmişti. 88 yaşındaki Yuki de şöyle demiş yazarımıza: “ Yiyerek daha uzun yaşayamazsın. İşin sırrı gülümsemek ve daha iyi zaman geçirmektir.”

 

  1. Sosyal bağlar ve ev dışı yaşam

İnsan doğası gereği yalnız yaşayamıyor; özellikle sosyal izolasyon ve sedanter hayat ömrü hızla azaltıyor. Ne yapıp edip sosyal hayattan kopmamak gerekiyor. Yazarlar da Japonya’da kalıcı emekliliğin olmadığını, insanların uğraşlarına devam ettiğini gözlüyorlar. Okinawa’da ise fertler mahalle ağlarıyla birbirine bağlı, imece usulü yardımlaşma yaygın.  Küçük şeyleri bile kutluyorlar. Bir genel özellik de, her Okinawa’lı bahçesiyle uğraşıyor; bu şekilde insanı hayata bağlayan bir amaç edinildiği gibi, ev dışında düşük yoğunlukta beden hareketleri yapılıyor.

 

İstanbul’da yaşayanlar için belki bahçecilik zor, ancak daha çalışırken bile insanın kendine bir başka iş yedeklemesi gerek; bizim Bakırköy çevresinde en sık yapılanlardan biri sokak hayvanlarını beslemek.  Bir de ev dışında bir hayat, insanın olmazlarında bir tanesi, çünkü beyin ve vücut en fazla ev dışında çalışıyor; işleyen demir de pas tutmuyor.

 

  1. Endişelenmemek

Normal şartlarda vahşi doğada hayvanlar tehlike fark ettiklerinde ya savaşırlar, ya da kaçarlar; bunu yapabilmek için de kandaki kortizon, adrenalini arttırırlar, yani ocağı kömürle doldururlar. Ama bizim medeni hayatımız bizi sürekli tehdit altındaymış gibi tutuyor, en azından telefonun şarjı bile bir stres kaynağı hayatımızda. Bu ve benzeri duygusal yükler insan vücudunu bozuyor. Bununla baş edebilmek için bu yazıma bakabilirsiniz: https://burakuzel-md.com/2015/01/20/stresle-basa-cikmak-icin-7-adim/

 

Uzun Ömre Gazel

 

Sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmek için

Hoşlandığın her şeyden az az ye

Erken yat, erken kalk ve sonra çık yürüyüşe.

Her günü sükûnetle yaşa ve keyfini çıkar yolculuğunun.

Sağlıklı ve uzun bir yaşam sürmek için

İyi geçinelim arkadaşlarımızla,

İlkbahar, yaz, sonbahar, kış

Her mevsimin mutlulukla çıkartırız tadını.

Parmaklarımızın ne kadar yaşlandığına takılmamak işin sırrı

Onları çalıştırmaya devam ettirirsen, kutlarsın yüzüncü yılını.

 

IKIGAI

Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı

Hector Gatcia ve Francesc Miralles

ISBN: 978-605-2361-45-0

Yorum bırakın

Filed under Genel

Tip 1 Şeker Hastalığının Kesin Tedavisi Mümkün Olabilir Mi?

“21. yüzyılın cahili okuma yazma bilmeyen olmayacak; öğrenmeyen, öğrendiğini bırakmayan ve tekrar öğrenmeyen olacak.  -Alvin Toffler

Bilgilerimizin gelişimi ışık hızına yaklaştı; geçen hafta kızımla Matrix filmini izlerken,  Defne, Matrix’in 1999 yapımı olmasına çok şaşırdı, sanki 90’lı yıllar tarih öncesine aitmiş gibi tahayyül ediyordu.

Birkaç temel bilgi verdikten sonra, konumuza geri döneceğim.

  1. 23 kromozomunu annemizden aldığımız, 23 kromozomunu babamızdan aldığımız ilk hücremizin içerdiği bilgi, vücudumuzdaki her organın bilgisine sahip. Bu hücre bölünerek çoğalıyor ve çoğalan hücreler, zaman ve etkilerle organlara dönüşüyor. Dolayısıyla, vücudumuzdaki her hangi bir hücre tekrar programlanarak istediğimiz hücre haline potansiyel olarak getirebiliriz.
  2. Tip 1 Şeker Hastalığında, insülin salgılayan ve pankreasta bulunan beta hücreleri yok oluyor, vücudumuzda da insülin üretecek başka hücre çeşidi yok. İnsülin ağızdan alındığında parçalanıyor, dolayısıyla enjeksiyon dışında pek bir alternatif yok (nefesle alınan insülin var, ama sonuçlar biraz karışık). Organ nakli veya beta hücre nakli ise pek pratik değil.

Pankreasta bulunan ve de adacık hücrelerinin %20’sini oluşturan bir de alfa hücreler grubu var. Bu hücreler glukagon üretiyorlar. Bu hücrelerin beta hücresine çevrilmesinde birkaç avantajı var:

  1. Alfa hücrelerinin gelişimi beta hücrelerine benziyor, dolayısıyla tekrar programlanması daha kolay
  2. Alfa hücreleri , beta hücrelerinin yakınında konuşlanmış durumda.
  3. Diyabette alfa hücre sayısı artıyor, dolayısıyla programlanacak hücre sayısı fazla.
  4. Alfa hücrelerinde azalma şeker metabolizması üzerine kötü etkide bulunmuyor
  5. Glukagon diyabette zararlı, alfa hücrelerinin bir kısmının beta hücresine çevrilmesi kan şeker kontrolünde faydalı olabilir.

Bu çalışmada, bilim insanları alfa hücrelerini beta hücrelerine çevirmek için adeno-ilişkili viral vektör kullanmışlar. Yani, bu virüs ile alfa hücreleri enfekte edilmiş ve bu virüs ile (pankreatik ve duodenal homeobox 1-Pdx1 ve MafA trankripsiyon faktörleri) bilgiler alfa hücrelerine taşınmış, bir nevi alfa hücresinin programına yama yapılmıştır.

Aşağıdaki grafiği anlaşılması için basitleştirdim, orijinaline yazının sonundaki linkten bakabilirsiniz.

Alfa Beta

Çalışmada, farelerdeki beta hücreleri, ALX maddesi ile yok ediliyor, kan şekeri şekilde görüldüğü gibi 400’ün üzerine çıkıyor, 7. gün AAV (adeno ilişkili vektör) ile yama programı uygulanıyor. Kırmızı çizgi tekrar programlanan grubu gösteriyor, gördüğünüz gibi kan şekeri 21.günden itibaren normale dönüyor, tekrar programlanmamış farelerde ise kan şekeri yine 400’lerde seyrediyor.

Şu anda bu yöntem insanlardaki Tip1 Şeker Hastalığının tedavisinde uygulanmıyor. Ancak, geçen hafta New England Journal of Medicine’da yayımlanan bir çalışmayı da bu vesile ile paylaşayım: kanamaya neden olan Hemofili A hastalarında (kan pıhtılaşmasında etkili olan faktör 8’in eksikliği) benzer bir yöntemle (adenovirüs ilişkili vektör ile yama programı) tekrar faktör 8 üretimi sağlandı (8 hastanın 7’sinde ).

Sonuç olarak, bazı hastalıklar tarih sayfasındaki yerlerine doğru hızla ilerliyorlar. Müthiş…

 

http://www.cell.com/cell-stem-cell/fulltext/S1934-5909(17)30472-1

http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1708483

Yorum bırakın

Filed under Genel

Okumak Değil, Yeniden Programlamak

“21. yüzyılın cahili okuma yazma bilmeyen olmayacak; öğrenmeyen, öğrendiğini bırakmayan ve tekrar öğrenmeyen olacak.  -Alvin Toffler

Yarınki yazımız, kişilerin değil; hücrelerimizin tekrar öğrenmesiyle alakalı olacak: tip1 şeker hastalığında (alfa) hücrelerinin insülin salgılayan (beta) hücrelerine nasıl dönüşebileceğini araştıran bir yazımız var.

 

IMG_5057

Yorum bırakın

Filed under Genel

Derimizi İlaç Üretmesi İçin Programlayabilir Miyiz?

 

İlkokula gidiyordum, babam Almanya’daki bilimsel çalışmalarını tamamlayıp döndüğünde bana getirdiği hediye, o zaman için benim gözümde uygarlığın geldiği son noktaydı: radyolu dijital kol saati… Tabii ki, bunun heyecanı çabuk biterek, yerini Sinclair bilgisayara, onu da yine ilkokul yıllarımıza kafa ayarı ile damgasını vurmuş Commodore bilgisayarına terk etmişti. Bilgi birikimi ve dünyadaki pek çok gelişimin logaritmik olması nedeniyle 0’dan 1 gelmek için geçen zaman çok, ama sonrasında 2, 4, 8, 16, 32, 64 diye gidiyor. Son dönemlerde tıpta çığır açan gelişme ne diye soracak olursanız CRISPR teknolojisi derim. Bu konuyla ilgili daha önce yazdıklarımı da okumanızı tavsiye ederim:

  1. https://burakuzel-md.com/2014/12/15/bir-word-belgesi-gibi-genlerimizi-duzeltmek-mumkun-mu/
  2. https://burakuzel-md.com/2015/08/31/gen-optimizasyonu-ile-obezite-tedavi-edilebilir-mi/

Bu buluş, yakın zamanda hayatımızı değiştirecek, kolaylaştıracak. Benim şahsi beklentim, önümüzdeki 10 yıl içinde artık eczaneye gidip ilaç almak yerine, internet üzerinden vücudumuza software yüklemek. Bu durum bilgi aktarımındaki gelişimi anımsatıyor; pikaptan, kasete, cd’den, dvd’ye ve nihayetinde internete evirilen süreç.

Gelelim konumuza: şeker hastalığı salgın şeklinde devam ederken, tedavisinde kullandığımız Glukagon Benzeri Peptid-1 (GLP-1) benzeri ilaçlardan bahsetmek gerekiyor.

Normal şartlarda, GLP-1 insülin salınımını arttır, glukagon sekresyonunu inhibe eder, gıda alınımını ve iştahı azaltırken, gastrik boşalmayı geciktirir, kilo verdirir ve β hücresini apopitozisten korur. Bu etkileriyle diyabet tedavisinde etkindir, ancak bu ilaçların bir sıkıntısı ağızdan alınmak yerine enjeksiyon ile uygulanmalarıdır.

Bu çalışmada bilim insanları deriyi alıp, genetik olarak değiştirip, tekrar vücuda ekmeyi planlamışlar. Deri nakli, aslında plastik cerrahların yanık yaralarını kapatmak için sık yaptığı basit bir işlemdir. Bilim insanlarının fareler üzerinde yaptığı bu deneyde, fareden aldıkları deri greftini CRISPR sistemin kullanarak GLP-1 üretir hale getirmişler ve fareye tekrar nakletmişler. Nakil sırasında problem olmadığı gibi bu hücreler de yeni programlandığı gibi çalışır olmuşlar.

Son Söz

Bu teknolojinin gelmesini beklerken boş durmayalım, bir önceki yazımda okuduğunuz üzere teknolojiyi kendimizi değerlendirmek için kullanalım ve bol bol yürüyelim: https://burakuzel-md.com/2017/07/12/gunde-kac-adim-atilirsa-obezite-en-az-yari-yariya-azalir/

 

http://www.cell.com/cell-stem-cell/fulltext/S1934-5909(17)30274-6

Yorum bırakın

Filed under Genel

Günde Kaç Adım Atılırsa Obezite En Az Yarı Yarıya Azalır?

Türkiye Adım Sayısı

Bundan 30 yıl önce eskrime başladığımda kendime ait bir silahım (eskrimde kılıç denilince, kılıç branşı akla gelir) bile yoktu. Sanki Sezen Aksu’nun “Bir Kedim Bile Yok” şarkısını andırsa da, aslında çoğu sporcunun da kendine ait bir malzemesinin olduğunu o dönemde hatırlamıyorum.  Üniversite, uzmanlık vesaire bitip, biraz kendime zaman ayırabileceğim zamanda benim için dünyanın en iyi hocası olan Meral Gören’in yakınımızdaki spor salonuna görevlendirilmesiyle tekrar başladığım eskrimde, inanılmaz bir değişim gördüm. Malzemeler aslında aynı pahalılıkta olsa bile, sporcuların her malzemesi bol bol vardı. Bu hem ülkemizin zenginleştiğini, hem de ailelerin spora yatırım yapabildiğini göstermesi nedeniyle benim için sevindirici oldu. Doktor, hep eskrim konuşuyorsun, yazıya dön mü dediniz? Tabii ki dönerim, ancak biliyorsunuz ki, Türkiye Eskrim Federasyonunun en önemli kurulu olan Sağlık Kurulu üyesi olduğumu sizlere tekrar hatırlatmak isterim:)

 

Akıllı telefonlar hayatımızın bir parçası, hatta hastalarıma sorduğum sorulardan bir tanesi de kaç adım atıyorsunuz, akıllı telefondan gösterin oluyor. Ben bu sessiz devrimi gerçekten beğeniyorum, çünkü ancak ölçebildiğiniz şeyleri yönetebiliyorsunuz; bunun karşılığında da gizlilik ortadan kalkıyor.

 

Bu çalışma akıllı telefonlara yüklenen bir uygulama ile yapılmış ve 717,527 kişinin 68 milyon günündeki fiziksel aktivitesi araştırılmış. Bu çalışmaya 111 ülke alınmış.

En fazla Japonya’ da adım atılırken (5846 adım), en az adım ise Suudi Arabistan’da (3103 adım) atıldığı gözlenmiş. Benim şahsi gözlemim de, özellikle Kuzey Irak’ta ve Suudi Arabistan’da inanılmaz oranlarda obezite var ve insanların çoğu da tip 2 şeker hastası. Bunların hiç biri de ne diyet yapıyor, ne de egzersiz yapıyor, ayrıca önerilen tedaviler de uygun değil.

Çalışmanın geneline bakıldığında ortalama 1000 adım atan kadın ve erkeklerde obezite oranı %30 iken. Pardon, kısa bir ara vermem lazım, akıllı saatim kalk yürü diye uyardı…

 

Kadınlarda 8000 adım ve üzerinde obezite oranı %10’a iniyor.

Erkeklerde ise 8000 adım ve üzeri obezite oranı %20’e iniyor. Bu da, gerçekten ciddi bir fark.

 

Bir de işin toplum sağlığına bakıldığı zaman, obeziteyle en fazla ilişkili parametre aktivite eşitsizliği olmuş, yine örneğin Suudi Arabistan’da kadınlar çok az adım atarken, erkekler daha fazla adım atmasına aktivite eşitsizliği denmiş. Toplum sağlığı açısından sadece bir grup insanın değil, toplumun tamamının fazla adım atması teşvik edilmelidir.

Toplum sağlığını ilgilendiren ikinci konu da çevrenin yürümeye müsait olup olmaması. Haliyle yürünebilir yerlerde yaşayanlar, daha fazla adım atıyor.

Son resim de dün attığım adım sayısı… Yollarda görüşmek üzere :)

IMG_3804

 

 

 

 

Tim Althoff, et al. “Large-scale physical activity data reveal worldwide

activity inequality”. doi:10.1038/nature23018.

 

 

3 Yorum

Filed under Genel

Her TSH Yüksekliği Tedavi Edilmeli Mi?

Tiroid bezinin az çalışmasına hipotiroidi diyoruz. Tiroid bezinin az çalıştığını ise, serbest T4 ve TSH düzeylerine bakarak çoğunlukla anlıyoruz. Çok nadir bazı durumlarda ek tetkikler de gerekiyor. Tiroidin az çalışması kilo artışına, fazla çalışması ise kilo vermeye neden olabilir. Kitaplarda her ne kadar çok didaktik anlatılsa da, gerçek hayat böyle değil. Daha bugün ciddi hipertiroidisi, yani tiroidi fazla çalışan bir hastama tedavi başlarken, hastam bana bu hastalıktan dolayı mı kilo aldığını sordu. Hâlbuki kilo vermiş olmasını beklerdim.

 

Mantık, tıpta her zaman işlemiyor. Seneler önce, Cerrahpaşa’da okurken ortopedi sözlü sınavında sevgili hocam Prof.Dr. Murat Hız’la ilgili bir anımı da bu araya sıkıştırayım. Hoca bizi grup grup alıyordu, bizden önceki tüm grubu bütünlemeye bırakmıştı; kitapta olmayan sorular soruyordu. Ben, ilk birkaç sorusunu cevaplayabilmiştim, son sorusu alçı dünyada en fazla nerede üretilir olmuştu. Ben de mantık yürüterek, eğer bu soruyu hoca sorduysa kesin Türkiye olmalı diye düşündüm ve “Türkiye” dedim. Hoca tabii ki tatmin olmayarak Türkiye’de nerede diye sordu, bu sefer de alçı nerede en fazla olabilir diye düşünürken “Pamukkale” deyiverdim. Hoca okkalı bir küfürle beni odadan çıkarttı, ama neyse ki yazılı sınavda tam puan aldığım için sınavı geçebildim.

Konumuza geri dönelim… Kadın doğumcularının ısrarlı baskılarıyla, artık havada uçan kuşa bile tiroid ilacı veriyor olsak da, bugün bahsedeceğim konu yaşlı popülasyonu ilgilendiriyor. Çalışma çift kör, randomize, plasebo kontrollü, paralel grupla yapılmış ve 65 yaş üzerinde, TSH’sı 4.6-19.9 arasında olup, serbest T4’ü normal olan 737 erişkin çalışmaya alınmış. 368 hastaya 50 μg levotiroksin verilmiş ve doz ayarlaması yapılmış, 369 hastaya da plasebo (içinde etkin madde bulunmayan ilaç) verilmiş. Ortalama yaşı 74.4, ortalama TSH’sı 6.4 olan bireylerin 1 . yıl sonunda aktif ilaç alanlarda TSH’sı 3.63’e gerilemiş, etkin ilaç almayanlarda ise değer 5.48’de kalmış, yani ilaç etkin. Ancak hipotiroide bağlı semptom skorunda ve yorgunluk skorunda bir değişiklik bulanamamıştır.

 

Sonuç

Eğer TSH’nız 4.6-19.9 arasında, serbest T4’ünüz normalse, levotiroksin sizin şikayetlerinize fayda sağlamayacaktır. Ancak bu çalışmanın neticesinde ilaç almayın veya ilacı kesin sonucunu çıkartmayın, zira bu durumda ilaç alıp almamanın kalp damar hastalığı riskini nasıl değiştirdiği araştırılmamıştır. Genellikle biz hekimler TSH 7.5 üzerindeyse ilaç başlarız, gebelikte ise bu sınırımız 2.5’a iner.

 

David J. Stott, et al. “Thyroid Hormone Therapy for Older Adults with Subclinical Hypothyroidism”. N Engl J Med 2017; 376:2534-2544June 29, 2017DOI: 10.1056/NEJMoa1603825

Yorum bırakın

Filed under Genel

Eskrim

http://www.hurriyet.com.tr/sporarena/eskrim-turnuvasi-nefes-kesti-sampiyon-40497608

Yorum bırakın

Filed under Genel

Beyaz Ekmek mi, Ekşi Hamur Mayalı Ekmek mi?

Ekmek1

Sizi bilmem, ama ben Anadolu toprağını ve coğrafyasını çok severim. Üstünde yaşadığımız bu güzel ve sevecen toprak, her türlü hırsı, kibri içine almış ve yerine sevgisini vermiş. Anadolu’nun bağrından çıkan yabani hububatın insanoğlu tarafından keşfedilmesi ve içindeki nişastası öğütülerek, suyla ve yine yabani mayayla karşılaşması da yerleşik hayata geçmemizde önemli etkenlerden biri. Şu aralar ne kadar uzak da kalmaya çalışsak, ekmeğin kutsallığı değişmeyecek.

Hekimlik hayatımın 20. Yılına doğru ilerlerken, her yeni gün yeni bir bilgiyi edinmenin hazzını yaşadığım gibi, bunu hayatımda da uygulamaya çalışıyorum. Örneğin, endüstriyel üretim gıdalardan uzak durmaya çalışıyorum, hatta pizzayı, makarnayı bile evde kendimiz hamur hazırlayıp yapıyoruz.

 

Gelelim bugünkü çalışmamıza. Araştırmacıların merakı endüstriyel ekmek ile daha doğal olan ekşi hamur mayalı ekmeğin insanların kan değerlerine (şeker, kolesterol vb) etkisinin ne olduğu olmuş. Bu yüzden 10 kişiye beyaz ekmek, 10 kişiye ekşi hamur mayalı ekmek 1 hafta boyunca vermişler. Haa, bu arada karşıda (İstanbul’un Anadolu yakasında) bir hekim arkadaş bir ekşi maya hamur fırını açmış, talebe de yetişemiyormuş; bu yüzden hekimliği bile bırakmış, belki hoşuna gider diye araya bu bilgiyi sıkıştırıverdim. Sonra ara vermişler, sonra da beyaz ekmek grubuna ekşi mayalı ekmek, diğer gruba da tam tersini vermişler.

Sonuç

Aslında beklediğin ekşi maya grubunun sağlıklı olduğu, değil mi? İşte bilimin en güzel tarafı da bu; her zaman beklentileri doğrulamıyor. İki ekmek grubu arasında kan değerleri açısından anlamlı bir fark oluşmuyor, barsak florası (bizimle birlikte yaşayan mikrop dünyası) da ekmekten etkilenmiyor. Fakat araştırmacılar bununla yetinmiyor ve daha detaylı veri analizi yaptıklarında şunu fark ediyorlar, barsak florasına göre kişinin ekmeğe yanıtı değişiyor.

Yani barsak floramızın ne olduğunu bilirsek, hangi ekmek türünü tüketmemizin daha sağlıklı olacağını bilebiliriz.

Sevgiyle kalın,

 

 

Tal Korem, et al. “Bread Affects Clinical Parameters and Induces Gut Microbiome-Associated Personal Glycemic Responses”. Cell Metabolism 25, 1243–1253 June 6, 2017

Yorum bırakın

Filed under Genel