Monthly Archives: Kasım 2013

Pamuk Gibi Olmayan Pamukçuk

Son kemonun ikinci haftasındaki kısa tedaviye gittiğimde, ağızımda çıkan yaraların acısı dayanılmaz hale gelmişti, yemek yemeyi geçin, su bile içemiyordum. Bildiğiniz ve kana kana içtiğiniz suyun bir damlası bile ağzımda ateş topu haline geliyordu. Normalde düşünmeden yaptığımız eylemlerin aslında bir nimet olduğunu sadece kaybedince görmüştüm. Aklıma Orhan Veli’nin şiiri geldi:

Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Yağmur çamur bedava;

Otomobillerin dışı,

Sinemaların kapısı,

Camekânlar bedava;

Peynir ekmek değil ama

Acı su bedava;

Kelle fiyatına hürriyet,

Esirlik bedava;

Bedava yaşıyoruz, bedava.

Aslında hiçbir şey bedava değildi, her günün doğuşu, her alınan nefes, her içilen su mutluluk kaynağı olmalıydı, bunların avuçlarımızın arasından bir anda kaybolması, vefasızlığımızın göstergesiydi.

-“Lökositleriniz yine düşmüş Berk Bey, Dr. Ayşe Hanım’la görüşmeniz lazım.” dedi. Bir anda aklıma beni takip eden doktorların varlığı gelmişti. Hayatı o kadar yoğun yaşıyordum ki, kısa bir süre önce yaşananlar, sanki çok geride kalmıştı; zaman hem uzamış, hem de hızlanmıştı.

-“Berk, hoş geldin.”

Dr. Ayşe’yi görmek beni sevindirmişti, ancak güldüğüm zaman ağzımdaki acı artıyordu.

-“Kandida stomatiti bu, diğer ismi de pamukçuk. Mantara bağlı bir enfeksiyon. Kemoterapinin en sıkıcı komplikasyonlarından biri bu. Ben şimdi sana bir garagara vereceğim, bir de lökositlerini yükseltmek için bir aşı da olacak. Daha önce de aşı yapılmıştı hatırlarsın.”

Sadece kafamı sallamakla yetindim.

Kemoterapiye devam edecektik, bleomisin lökosit düşüklüğünde bile verilebiliyordu. Aşı da yapılmıştı.

Akşam eve geldiğimde, gargara bir parça ağzımdaki acıyı azaltmıştı. Ama yine de yemek görmek istemiyorum. Biraz kestirmeye karar vermiştim.

Kalçamdaki ağrı ile uykumdan uyandım. O kadar şiddetli bir ağrıydı ki bu, dayanmak mümkün değildi, sanki yırtılıyordu. Acıdan inliyordum. Annem ve babam endişe içinde yanıma gelmişlerdi. Bu ne biçim birşeydi, nerden gelip beni vurmuştu?

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Zihinsiz Zihin -2

Pre-medikasyon denilen, kemoterapi öncesi verilen yardımcı ilaçlar başlandığında aklıma akciğerimdeki metastazlarım gelmişti; acaba bunlara ne olmuştu? Bunları düşünce gücüyle yok etmek mümkün değildi, kemoterapi mucizevi bir şekilde yok edecek miydi, yoksa bunlar oldukları yerde büyüyüp, başka alanlara mı sıçrayacaktı?

Hemşirelerin arı gibi çalışmasını izlerken sanki çay seremonisini izler gibiydim, herkes ne yapacağını iyi biliyor, ölçülü, ancak hızlı, büyük bir ahenk içinde çalışıyorlardı. Kemoterapi dozları kilo ve boya göre hesaplanıyor, belirli miktarda hücresel zehirler berrak sıvılarla karıştırılıp dilüe edililiyorlardı.

Bazı ilaçlar renkli oluyordu, en güzel renkli olan kırmızı renkli olandı ve genellikle kadınlara uygulanıyordu. Bu kırmızı ilacı alanların bir sonraki tedaviye geldiklerinde kafasında pek saç kalmıyordu. Saçın kaybı bir şekilde kompanse edilse de kirpiklerin ve kaşların dökülmesi insanın hayat kalitesini azaltıyordu. Kafada oluşan boşluk, insanları tek tipleştiriyordu; boşluk Zen’de çok önemli olsa da böyle bir epilasyon insanın moralini bozuyordu.

Kanser ilaçları başladığında zihnimi tamamen boşaltmıştım, kirli bilgi silinmeye çalışılırken, beklemekten başka bir şey yoktu. Ne bu ilaçların gücünü, ne de kanserimin içerdiği bilgiyi ben belirleyemiyordum. Her iki taraftan da asimetrik bilgiye sahiptim, bu zamana kadar öğrendiklerimle çözmem mümkün değildi. Akışla birlikte gitmeliydim, bir yerde mutlaka kontrolü tekrar ele alacağımı biliyordum. İktidar değişikliğinin tarihi ise son kemodan 3 hafta sonra yapılacak bilgisayarlı tomografilerin sonucuna göre belirlenecekti.

1 Yorum

Filed under Akciğer Hastalıkları

Zihinsiz Zihin

Salı sabah kalktığımda aklımda Fedor Amca vardı. İnsanoğlunun zihni ne kadar garip diye düşündüm, moodumdaki dalgalanma, tsunami şiddetindeydi. Bir an herşey mükemmelken, dakikalar sonra cehennemin kapılarından geçmiş, kara kasvet içine girebiliyordum. Artık buna da bir son vermeliydim, daha dengeli olmalıydım.

Fedor Amca’nın zihnime düşmesindeki sebep muhtemelen, çocukluğumda okuduğum bu kitapla, akademisyenliği birleştirmem olmalıydı. Bu hayalgücü yüksek çocuk kitabında bilgin bir ailenin tek çocuğu, kendisine ev hayvanı alınmadığı için evden kaçıyor ve bir köye yerleşiyordu. Traktörü konuşuyor, ineği şerbetçiotu yiyip sapıtıyor, paranoid postacı Peçkin sürekli evini gözetlerken, hırsız karga anahtarları çalıyordu.

Aslında Karl Popper’ın 3 dünyasından bir tanesini anlatıyordu hikâye; kafamızdaki dünyayı. Bu dünya gerçeklikten zaman zaman bağımsız bir şekilde, bazen de gerçeklikten esinlenerek kafamızda tekrar oluşuyordu. Bu dünya çok geniş olsa da, belki de insanların en büyük hapisanesiydi de. Bu konuda Enver Sedat, hapisanede özgürleştiğini söylemesi ne büyük ikilemdir. Hayat paradokslarla kendini anlatıyordu, özgürken zihnine hapis, hapisken zihnen özgür olmak; sağlıklıyken hasta bir zihne sahip, hastayken de özgür bir zihne sahip olmaktı. Ben de artık zihnen özgürleşmeye başlamıştım, Enver Sedat gibi Nobel Barış Ödülü almayacak olsam da, kendim için büyük bir gelişme sağlamıştım.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları