Monthly Archives: Ocak 2014

Son

PET/CT sonucunu okurken, kafam hala daha Ahmet Abideydi, gazetenin en arka sayfasından başlarmışçasına sonuç kısmını okudum, normal sınırlarda olan bir incelemeydi. Yani, herhangi bir hastalık kalmamıştı. Gözlerime inanamıyordum, bunun olduğuna; akciğerdeki metastaz bile kaybolmuştu, hüzünlü bir sevinç kapladı içimi. Keşke planımızı gerçekleştirebilseydik ve Ahmet Abiyle Sibirya gezisine gidebilseydik. Kadere karşı gelmek mümkün değildi.

Tedavi süresince hep bu mutlu anı hayal etmiştim, ama gerçekten bu noktaya ulaşınca tahmin ettiğim kadar sevinememiştim. Nankör müyüm diye düşündüm ve hemen annemi arayıp güzel havadisi verdim.

Bir hastalık bitmişti, ama hayat mücadelesi devam ediyordu.

İşte hikâyem buydu; parlak olmayan bir patoloji raporundan, parlak olan PET/CT’ye kadar geçen yolculuktu.

Reklamlar

2 Yorum

Filed under Akciğer Hastalıkları

Zamanın Ruhu

Tam telefonumu kapatacakken, telefonum çalmaya başladı. Arayan Güzide Ablaydı. Cevap vereyim mi, yoksa filmden sonra mı arayım diye düşünürken, açmaya karar verdim.

-“Günaydın, ablaların en güzeli”.

-“Günaydın Berk’çiğim, Ahmet Abini kaybettik”.

-“Nasıl olur abla, tümör hani tamamen kaybolmuştu, hani Trans-Sibirya turu yapacaktınız. İnanamıyorum”. Kulaklarım vınlıyordu, yüzüm alevlenmişti.

Ağlamamak için kendini zor tutan Güzide Abla:

-“Doğru söylüyorsun Berk. Tek isteği kanserin onu yenmemesiydi. Bilirsin çok inatçı biriydi, sonunda da istediği oldu, kanser almadı onu, ani bir kalp kriziyle kaybettik. Bir anda göğüsüm ağrıyor dedi, ambulans gelene kadar onu kaybettik”.

Hayat ne kadar acımasız olabiliyordu, kadere mani olmak mümkün değildi. Popper’ın gerçekliğine bir ekleme yapmak gerekiyordu, belki de tek gerçeklik buydu: ölüm.

İnsan olarak çaresizliğimiz aslında ölümün varlığında değildi, zamanındaydı. O zaman da hiç gelmesin istiyorduk, en azından sürüden kopmayıp ortalama yaşam yılını yakalamak en öncelikli dileğimizdi. Bu zamanlamadan öylesine korkuyorduk ki, bazen ölsem de bu muğlâklıktan kurtulsam diye geleceği tehdit ediyorduk.

Zaman çok değerli olmasına rağmen de çoğunlukla bunu verimli kullanmıyorduk, işte sıkılınca zaman yavaşlarken, mutlu zamanlarda hızla akıp geçiyordu. Bu hız sonumuzu da getireceğinden korkup kendimizi mutsuz edici düşünceler icat edip zamanı yavaşlatmaya çalışıyorduk.

Bu korku öylesine iliklerimize işlemişti ki, aman çok gülme, sonra ağlarsın deyimini unutmamız mümkün olmuyordu.

Zamanın ruhu, belki de çağın ruhu değil, yaşanan zamanın ruhunu temsil ediyordu.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Memleket Neresi Hocam

Kemoterapiyi sağ sağlim atlattıktan sonra yine bekleme süresi belirmişti, iki hafta sonra filmler çekilecekti.

Ünlü onkoloğuma tekrar gittiğimde benden PET/CT istedi. PET/CT de neydi, “Si Ti” diyince sanki daha havalı oluyordu, ancak ben de hemen özel danışmanım Profesör Google’a sordum. Gerçekten de si-ti dediği İngilizce “computerised tomography”nin baş harflerinin olduğunu öğrenmiştim. PET’in ne olduğunu anlamamakla beraber kanser hücrelerini görüntüleyen bir yöntem olduğunu düşünüyordum.

Onkoloğa soracağım binlerce soru vardı, ama şimdi dersini çalışmamış ve ancak sözlüye kaldırılmış bir öğrenci gibi laflar ağzımda büyüyordu.

-“Memleket neresi hocam?” sözleri ağzımdan döküldüğünde, bu cümleyi benim ettiğime inanamamıştım. Onca bilgi birikimi, MBA, iş deneyimi, iş mülakatlarından sonra en önemli sorum bu mu olmalıydı?

Doktorun cevabını duyuyordum, ama anlamıyordum, sanki suyun altından geliyordu sesler. Hâlbuki “benim sonum ne olacak?” sorusunun cevabını arıyordum.

Annem beni dürtüp kaldırdığında, en son annemin fısıltısı kulağımdaydı:

-“Rezil ettin doktora karşı bizi, ağzına havuç versek niyet çeken tavşanlardan farkın kalmayacaktı.”

-“Kemo kafası bu anne, sky high”.

Gerçekten kemo kafası diye bir şey var mıydı bilmiyordum, ama insanın IQ’sunu sersemlettiği de bir gerçekti. Geri kalan kısmını da faset daire şeklindeki endişeler hallediyordu.

PET/BT çekimine gittiğim zaman, resepsiyondaki görevli PET-BiTi’ye mi geldiniz sorusu, ben de “wow” hissi yarattı. Adamlar İngilizce Türkçe sentezinde aşmışlar, beni bile geçmişler diye düşündüm.

İnternetten öğrendiğim kadarıyla, kanserli hücreler enerji için normal hücrelerden daha fazla şeker kullanmaları gerekiyordu, şekeri işaretleyince nerede fazla tutulum olduğu görülebiliyordu.

-“Ya nasip” diyerek yine damar yolunu açtırdım, “Işınla beni Scotty!”

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Parlayan Aşı

Kafamı duvara vursam acı bir az azalır mıydı? Hiçbir ilaç bu ağrının üstesinden gelebilecek değildi. Bu arada annem de Dr. Ayşe’yi aramıştı, ancak ne konuştuklarını algılayamıyordum. Sonunda annem elinde bir bardak ve bir hapla yanımda tekrardan belirdi.

-“Morfin mi bu?” diye sordum.

-“Hayır, Berk’çiğim, basit bir ağrı kesici.”

-“İşe yarayacağını hiç zannetmiyorum.” diyerek hapı yuttum. Saniyeler, yıllar gibiydi, ilaç bir an önce ağrımı kesmeliydi, kısa sürede dayanacak gücüm kalmamıştı.

O şiddetli ağrı bir anda kesilmişti. Dr. Ayşe bu ağrının nedeninin lökositleri yükseltici olduğunu söyleyince için ferahladı. Bir an bu ağrının kaynağının hastalıktan dolayı olduğunu düşünmüştüm. Bu hastalığın en kötü taraflarından birisi de burnunuz aksa bile bunu hastalığa bağlamanızdı.

Krem rengi gargarayla birlikte ağzımdaki yaralar da iyileşmeye başlamıştı. Neyse ki son kemoterapinin son bir günü kalmıştı. Maraton koşumun son düzlüğü mü olacaktı? Yoksa bu maratondan başka bir maratona yarışına mı devam edecektim, bunu önceden kestirmek mümkün değildi. İlaçlardan sonra zar tekrar kaderin eline geçmişti, o da elinde çalkalıyıp atacaktı ve sıra tekrar bana geçecekti. Bu zar, tedaviden fayda görmeme olabilirdi ki bu durumda okuduğum yazılar kemik iliği nakli desteğiyle daha yüksek kemoterapiye işaret ediyordu. Bu kemoda yamulan ben, daha yükseğinde ne olacaktım diye korkmaya başlamıştım. İyi zar tedaviden tam şifa sağlamaktı. Umarım bu olurdu. Arada kalınan durumlarda ise metastazların cerrahi olarak çıkarılması gerekiyordu, ama bıçaklanmak da istemiyordum.

Sonuncu kemoterapi geldiğinde, kalbimde bir kuş kanat çırpıyordu; bir son dakika süprizi umarım beni beklemiyordu. Mezuniyet gibi bir şeydi, hem salondaki sıcak ortamdan, iyi insanlardan ayrılmak istemiyordum, eski dış dünyada kendimi güvensiz hissedecektim, hem de herhangi bir hastalığa bağlı olmadan hür ve sağlıklı olmak istiyordum.

Kemo salonuna girdiğimde, tanıdık yüzler, sevecen hemşireler içimdeki kuşu sakinleştirmişti. Karnımdan derin bir nefes alıp, yüzüme zorlayarak bir gülümseme yerleştirdim. Batıl inanç mı değil mi bilmiyordum, ama bu zoraki gülemesem kendimi daha iyi hissetmeme neden olduğu gibi, hemşireler de bir seferde damara girebiliyordu. Kendimi kötü hissetiğim lanet günlerde ise tamamen bela çeker haline geliyordum, ya damar patlıyordu, ya da kan hemolizli çıkıp, tekrar kan alınması gerekiyordu.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları