Monthly Archives: Haziran 2015

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -7

Her son yeni bir başlangıçtırORTAK CEVAP

Meme Kanseri Tedavisi ve Tanı Baz Alınarak Nekahat Süresi

Tanı Cerrahi Ek Cerrahi Asıl Tedavi Ek Tedavi Tedavide geçirilecek ve Nekahat Süresi
T1/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Radyoterapi: Brakiterapi (radyoterapinin bir türü)
(7 gün)
14 – 21 gün
(2 – 3 Hafta)
T1/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Tekrar çıkarılma (re-eksizyon)

(3-7 gün)

Radyoterapi: APBI (radyoterapinin bir türü)

(3 hafta)

6 Hafta
T1/N1/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj)

Radyoterapi: APBI (radyoterapinin bir türü)

(3 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay
T2/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 8 – 9 Ay
T3/N1/M0 Mastektomi (14 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj) Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay
T3/N1/M0 Mastektomi (21 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj) Aynı seansda meme protezi Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay

T = Tumör Çapı:

T1 = 0-2 cm, T2 = 2-5cm, T3 = >5cm, T4 = ülserli

N = Lenf bezi tutulumu:

N0 = Tutulum yok, N1 = Kanserin tutulumu var

M = Metastaz:

M0 = Metastaz yok, M1 = Kanser yayılmış

Bu ortak cevap, bundan sonraki yol haritasını da çiziyordu. Ancak bu kadar da basit değildi; tümördeki östrojen hormonu, progesteron hormonu, HER2/neu varlığı tedaviyi değiştirebiliyordu. Örneğin HER2/neu pozitifse tedavi yaklaşık 1 yıla çıkıyordu.  Ayrıca tümörde genetik araştırma yapılıp, genetik risk skoru hesaplaması gibi bir durum da söz konusuydu. Bir de pre-menopozal, post-menopozal durumda tedaviyi değiştirebiliyordu. Menopoz öncesi ve menopoz sonrası: her oyunun kendine göre kuralı vardı; mecazi anlamda Rus Ruleti gibi gözüken hastalığın da.

Bilgileri tamamlandıkça kendini daha iyi hissediyordu. Beklemediği bir anda savaşın ortasında kalmıştı, çaresiz hissetmesi doğaldı; ancak şimdi sis perdesini bilgiyle aralıyordu. Savaşçı doğası kendini tekrar bulmuştu. Doğduğumuz gün zaten ölmeye başlamıyor muyduk? Ölüm her zaman uzak olsa da bir yandan da çok yakındı. Can’ın varlığı kendisini istatistiklerden kurtarmıyordu. Güçlü olan hayatta daha fazla kaldığı bir doğada yaşıyorduk; bu güç bazen fiziksel, çoğu zamanda bilgiydi. İş hayatında da bu durum böyleydi. Yağmura yakalandığında saçak altında gitmeye gerek yoktu, doğrudan yolun ortasından gitmek, değişimi kabul etmek açısından en doğrusuydu.

Hayatı istese de istemese de değişmişti; bu değişimi geri döndürmesi mümkün değildi. En mantıklısı bu olayı olduğu gibi kabul etmekti, bedeni öldürmeden nefsi, yani egoyu öldürmek gerekiyordu. Zincirlikuyu Mezarlığının girişine yazılan ayet de bedenden değil egodan bahsediyordu. Hangi pozisyonda olduğumuzun, ne iş yaptığımızın, cinsiyetimizin ne olduğunun hiçbir önemi yoktu; hepimiz insandık ve kabul etmesek de ölümlüydük.

Biyopsinin sonucunda kanser çıkacağını hiç tahmin etmiyordu, karmanın kendini koruyacağını düşünüyordu, beklenmedik sonuç hayatımda ilk kez kontrolünü kaybetmesine neden olmuştu, bir çalışanının yanında ağlamıştı. Bu kabul edilemezdi. Bunu günlüğüne yazdı, bir daha asla böyle bir zayıflık gösterme. Mont Blanc kalemiyle Moleskine günlüğüne yazdığı bu yazı damlalarla genişliyor ve büyüyordu. “Allah kahretmesin!” diye fısıldadı, yine ağlıyordu. Kadınlarda ağlama geni ne çok diye düşündü. Ağlak savaşçı mı olurmuş diye düşündü. Ama o bir savaşçıydı, her zaman öyle olmuştu.

İspanyollar Güney Amerika’yı fethederken komutanları geldikleri gemiyi yaktığı için az sayıda askerle koca bir kıtayı fethedebilmişlerdi. Amerikan yerlileri, peki nasıl koca savaş gemilerini görememişlerdi?

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -6

Her son yeni bir başlangıçtırPlan yapmalıydı ve buna hemen başlamalıydı. İnsan kaynaklarını aradı ve önümüzdeki 1 hafta işe gelemeyeceğini söyledi. Ofise hızlıca döndü, laptopunu aldı, üstünü giydi ve hızla binayı terk etti. Yakında bir Starbucks olmalıydı, çalışırken öğle yemeğinde bile ofisin dışına çıkmadığı için çevreyi çok iyi bilmiyordu, ancak Berk tayfasını ellerinde büyük kahve bardaklarıyla sanki süper çok iş yapıyormuş havalarında koridorlarda dolaşırken çok görmüştü.

Büyük ve sert bir kahve sipariş edip uzun masaya geçti; internet bağlantısı burada vardı ve akşama kadar yoğun çalışmalı ve aileye prezantasyon yapmalıydı. Notlar almaya başladı:

  1. Kanser Nedir?
  2. Meme Kanseri Nedir?
  3. Meme Kanserinde Erken Tanı Nedir?
  4. Meme Kanserinde Tedavi Nedir?
  5. Ameliyatını Hangi Doktor Yapar?
  6. Ameliyat Risk Taşır Mı?
  7. Sağlık sigortam bu ameliyatı karşılar mı?
  8. Hangi Hastanede ameliyat olmalıyım?
  9. Ameliyat sonrasında enfeksiyon riski nedir?
  10. Ameliyat sonrası kendi işimi kendim halledebilir miyim?
  11. Kaç günde eve dönebilirim- Can’ı kime emanet etmeliyim?
  12. Kemoterapi görecek miyim?

Benzer bir çalışmayı Can’ın doğumundan önce de yapmıştı, dolayısıyla jargonu az da olsa biliyordu.

  1. Kanser:

Kontrolsüz büyüyen, çıktığı yerin komşusundaki dokuları istila edebilen ve çıktığı yerin dışındaki organlara atlayabilen (metastaz) bir hastalık.  Kanserin iki hareketi vardı ya yakınındakine saldırıyor veya damar sistemini kullanarak başka organlara göç ediyorlardı. Neden böyle davranıyor ve zıvanadan çıkıyordu bu hücreler bilinmiyordu.

Kanser hücreleri kaotik hareket ettiği için daha fazla enerji harcamak zorunda kalıyordu ve bu enerjiyi de verimli kullanmıyordu. Bu yüzden kanser hücreleri artmış enerji ihtiyacını sağlamak için kendilerine kaçak damar hattı çekiyorlardı. Gayri nizami bu hareketlerle hızla sayılarını arttırsalar da zayiatları da bu derece fazla oluyordu. Belki de bu hücreler yeni bir organ yapmaya çalışıyordu, ama genetik bilgileri yeterli olmadığı için çıkan doku bir işe yaramıyordu, fay hattına kaçak bina inşa etmek gibi bir şeydi. Hem kendi yıkılıyordu, hem de içindekilere zarar veriyordu.

  1. Meme Kanseri Nedir?

Kadınların %12,5’inde gözüken bir kanser türü, ayni 8 kadından bir tanesi bu hastalıktan etkileniyordu. Sayısal lotoyu tutturma olasılığının 13.983.816’de bir olduğu düşünülürse, aslında bu durum piyangonun birisine çarpmasından çok, yağmura yakalanmaya benziyordu.

Meme kanseri riskini arttıran durumlar vardı: bunların çoğunluğu östrojene maruz kalmayla alakalıydı, erken adet görmek, dışarıdan östrojen almak riski arttırıyordu. Emzirmek ise riski azaltıyordu. Bir de genetik yatkınlık vardı, yakın akrabalarda meme kanseri olduğunda da risk artıyordu.

Ayrıca BRCA denilen, BReast CAncer (meme kanseri) genetik mutasyonunda da meme kanseri riski oldukça artıyordu; öyle ki bu kadınların %65’i meme kanseri %46’sı yumurtalık kanseri oluyordu. Rakamlar dehşet vericiydi.

Bir de CHEK2 mutasyonu vardı ki bu da meme kanseri riskini %37’ye taşıyordu.

“Şansa yaşamışız” diye düşündü Berna. Hayatın iş dışındaki rakamlarının da vahşi olabileceğini düşünmemişti. Acaba kanserin üzerinde de satış baskısı var mıydı, daha fazla kanser yapalım diye, sanki onun için çalışıyor gibiydi bu mendebur hücreler.

Erkek olmak da meme kanserini sıfırlamıyordu, ama erkeklerde de meme kanseri olduğunu görünce şaşmıştı. Hâlbuki erkeklerin de memeleri vardı. Berna kendisininkilerden her zaman memnun olmasa da onlardan bir tanesi kaybetmek de istemiyordu. Memeleriyle kendisini kadın, güçlü bir kadın hissediyordu; hayata bir daha gelse bu göğüs farkıyla, doğurgan güçle gelmek isterdi.

Gözünden damlaların yuvarlandığını laptopun klavyesinin ıslanmasıyla fark edebildi.  Gözlerini Park Bravo’dan aldığı gömleğine sildi, ağlamak için nasılsa bolca vakti olacaktı. Şu anda zamana karşı yarışıyordu.

  1. Meme Kanserinde Erken Tanı Nedir?

40 yaş üzerindekilerin mamografi çektirmesini önerenler de vardı, önermeyenler de. Aslında çok gecikmemişim diye düşündü. Acaba erken bir evrede miyim? Başka yapılabilecek bir şey var mı diye aklından geçirdi. Bir şekilde tanı konulmuştu.

  1. Meme Kanserinde Tedavi Nedir?

Meme kanserindeki ilk tedavi cerrahi müdahale ile kanserli alanın vücuttan çıkarılmasını içeriyordu. Ya kitle çıkarılıyordu, ya da memenin tamamı çıkarılıyordu. Bunu neye göre karar veriyorlardı, bunu gideceği doktora sormak için ajandasına “Doktora Sorulacaklar” başlığını yazdı.

Bazen cerrahi işlem öncesinde kemoterapi veriliyordu, bazen de cerrahi sonrasında. Yine bunu neye göre karar veriyorlar diye düşündü. Çok karmaşık bir işe bulaşmıştı. Bir de ışın tedavisi vardı ki bunu hiç anlamamıştı.

“Moral bozmak yok!” dedi, sertçe kendine; 1.000km’lik yol ilk adımla başlar

  1. Meme Ameliyatını Kim Yapar?

Bu Kara Murat kim sorusuna benziyordu, herkes “Ben, ben” diyordu, ama bunlardan usta olan kimdi? Bunu ayrıca araştırması ve destek alması gerekiyordu. Bu seçimi internet desteğiyle yapamayacağını anlamıştı, başka bir networke bağlanmalıydı.

  1. Ameliyat Risk Taşır Mı?

Meme kanseri sonrasındaki ölüm riski sıfır olmasa da son derece düşüktü, bulabildiği bir rakam %0,24’ü gösteriyordu. Demek bu cerrahi müdahaleden korkması gerekmiyordu.

  1. Sağlık Sigortam Bu Ameliyatı Karşılar Mı?

Özel sigortasını şirketi yapıyordu ve %100 karşılıyordu, sigortanın geçmediği hastane yok gibiydi. Acaba bu ameliyatı Türkiye’de mi olsaydı, yoksa İngiltere’ye mi gitseydi? Londra’da yaşadığı yıllarda, oranın sağlık sisteminden hiç haz etmemişti. Hoş 2 veya 3 kez basit hastalıklar geçirmişti, ama GP’yle iletişim pek kuramamıştı.

Mutluluğu uzaklarda aramaya gerek yok diye düşündü, memleket gibisi yok diye içinden geçirdi.

  1. Hangi Hastanede Ameliyat Olacağım?

Bu soru, hangi doktora ameliyat olacağım sorusuna bağlıdır.

  1. Ameliyat Sonrası Enfeksiyon Riski Nedir?

Ameliyat çok zor ve karmaşık bir ameliyat gibi durmuyordu, ama yine de bir doktor arkadaş bulmak, onun bilgisini ve tecrübesini kullanmak gerekiyordu.

  1. Ameliyat sonrası kendi işimi kendim halledebilir miyim?

Ortak cevaba bak

  1. Kaç günde eve dönebilirim- Can’ı kime emanet etmeliyim?

Ortak cevaba bak

  1. Kemoterapi görecek miyim?

Ortak cevaba bak

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -5

Her son yeni bir başlangıçtır-“Yapalım.”

-“Ne zaman yapalım?”

-“Hemen şimdi yapalım.”

-“Emin misiniz? Yanınızda birisi var mı?”

-“Hayır, gerekli mi?”

-“Gerekli değil.”

Radyoloğun eli çok hafifti ancak, nispeten kalın bir iğne ile birkaç yerden biyopsi alınmıştı. Bilmek, bilmemekten iyidir diye düşünüyordu. Akşam eve gittiğinde ne Arda’ya ne de annesine bu konuyu açmamıştı. Gereksiz stres olurlar diye düşündü. Nasılsa patoloji sonucu geldiğinde konu açığa kavuşacaktı.

Şirkette kendisine çeşitli lakaplar takarlardı, ancak bunlardan en çok “Demir Leydi”yi severdi, kendine yakıştırırdı. Sonuçta zanaatkâr bir aileden gelip başarı basamakları siyasette olmasa da şirket siyaseti içinde tırmanmaya devam ediyordu.

Her şeye göğüs gerebilirim diye düşünürdü, ancak patoloji sonucuna doğru yaklaşırken, daha önce hissetmediği korkular su yüzüne çıkıyordu. Demek ki düşündüğü kadar demirden yaratılmış değildi.

Elektronik postayla gelen patoloji raporunu okuduğunda, bunun onun başına gelebileceğini hiç hesap etmediğini anladı. İlk önce ne kadar zamanı kaldığını düşündü: İngilizce “breast cancer survival” anahtar kelimelerini google’da arattı, ilk linke tıkladı: http://www.cancer.org/cancer/breastcancer/detailedguide/breast-cancer-survival-by-stage

Acaba bunlardan hangisine giriyorum diye düşünmeye başladı. Böylesine bir tehdit hayatında hissetmemişti. Ölümü zaman zaman düşünmüş, ama bunun da üstesinden gelirim diye fazla umursamamıştı. Tehdit her zaman olsa da, bu kadar açık ve yakın değildi. Ne hastalık, ne ölüm, ne de yaşamak hakkında hiçbir şey bilmediğini 41 yaşında hissetmek çok acıydı. Geriye dönüp baktığında, şirket dışında bir şey yapmadığını gördü; bir tek elle tutulur Can vardı ve onu kaybetmek istemiyordu. Tabii ki, kendinin ince havada kaybolmasını da istemiyordu.

-“I don’t want to vanish into thin air.” diye fısıldadı.

Bir yardım almalıydı. Acaba kime danışsaydı?

-“Şapşal Berk’i bulmalıyım!” dedi. Peki, neden Berk’i bulacağım diye düşündü; düşünceleri geriden takip ediyordu sözcüklerini.

Hızla Berk’in bulunduğu kutucuğa gittiğinde, sadece dağınık bir masa, yarısı yenmiş bir poğaçayı görünce sinirinden Berk’in sandalyesini tekmelemek istedi. Berk’i Can’dan önce tanısaydı kesinlikle işten atardı, ama ne var ki sevimli bir tipti; büyümeyen çocuktu. Verdiği görevleri geciktirerek yapıyordu, defalarca kendisini uyarmıştı, ama Berk kendi programını uyguluyordu. Zeki çocuktu, ama Yavuz’la birlikte dalgacı olarak biliniyorlardı; gez, toz, eğlendi tüm dünyaları. Kanser olduğunda olgunlaşır diye düşünmüştü, ama Berk hep aynı Berk’ti. Şimdi kendi başına bu olay geldiği için Berk’in değişmemiş olmasının aslında büyük bir meziyet olduğunu anlıyordu.

Öğrenmesi ve tecrübe etmesi gereken önemli bir olay vardı, bir yerden de başlaması gerekiyordu. Berk süreci en yakın zamanda yaşamış birisiydi, ondan tecrübelerini, işin püf noktalarını öğrenmesi gerekiyordu. Konunun dallanıp budaklanıp kontrolünün dışına çıkmaması gerekiyordu. Panik halinde verilecek kararların doğru olma olasılığı düşüyordu, kavgada sakin ve hazırlığını tam yapmış olan taraf kazanırdı.

Bu felsefe o kadar iliklerine işlemişti ki, Can’ın hipnotize olarak seyrettiği “Tamirci Manny” çizgi dizisinin en önemli vurgusunun “Bir işe hazırlığın ve malzemen tam olarak başlayacaksın” olduğunu düşünür ve kendi elemanlarına da hep bu örneği verirdi.

Saatine baktı, bu saatte dalgacı Berk muhtemelen hala daha yemekten geri gelmemişti. “Sıkıysa bir daha geç kalsın, bak bakalım prim, maaş alabiliyor mu?” diye içinden geçirdi. Bunlara elektronik kelepçe takmak lazım diye düşündü.

Nereye yemeğe gitmiş olabilirlerdi ki? Birkaç telefon görüşmesinden sonra yerlerini tespit etmişti, ne derlerdi dünyada herhangi bir insana 7 kontakla ulaşabilirsin: işte doğruydu.

Restoranın kapısından içeri girdiğinde Yavuz ve Berk’i hemen görmemek elde değildi. Çubuklarla kılıç oynuyorlardı. Berna tam bir ikilem içindeydi, bir yönetici olarak çalışanlarının böylesine laubali davranışlarını tolere edemezdi; bir yandan da oğlu Can ve onun oyunları aklına geliyordu, acaba onun büyüdüğünü görebilecek miydi, şu karşında duran deli oğlanlar gibi olacak mıydı Can?

-“Bu kadar eğlence yeter”, diye düşündü, “şunları bir dağıtayım”.

Berk’le yalnız kaldığında artık gücü tükenmişti; fit gözükmek için eski zaman filmlerinde kadınlar korse takarlardı, ama bir anda patlardı ya. Bu kadar zayıf olabileceğini tahmin edemiyordu, bir çalışanının omzunda ağlamak da neydi? Ancak kendisine hâkim olamıyordu, nedense Berk’i kurtarıcı gibi görüyordu. Hayat ne kadar acımasızdı?

Bir saat süren yoğun sorgulamanın sonunda Berk’ten alabildiği bilgiler çok da tatminkâr olmamıştı: “salak çocuk” diye içinden geçirdi. Tamamen akışla devam etmişti; hastalığı hakkındaki bilgileri yeterli değildi.

-“Mama tosunu” diye fısıldadı. Muhtemelen bebe bisküvisi ile beslenmenin getirdiği IQ düşüklüğü diye düşündü. Asla Berk gibi olamazdı, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmeliydi, her şeyi kontrol altında tutmalıydı. Bilinmesi gereken ne varsa araştırmalı, belki de gizli bir patern varsa onu da çözmeliydi.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -4

Her son yeni bir başlangıçtırYorgan, emek ve sabır gereken bir sanattır; sabrı ve sistemli çalışmayı babasını izlerken öğrenmişti, ama biraz da simetri tutkusu vermişti. Okuldayken en fazla geometriyi severdi, ama üniversitede işletmeye kendini daha yakın bulmuştu.  Üniversiteye girdiğinde en havalı bölüm işletmeydi. Derslerde çok zorlanmamıştı, disiplinli çalışması, kendine güveni ile okulu derece ile bitirmişti. Okul hayatı boyunca İngilizce öğrenmek için gittiği British Council’de de iyi ilişkiler kurmuş, bu da onun ekonomi MSc için London School of Economics’den burs almasına sebep olmuştu. LSE’de master yaparken ek iş olarak da barda barmaid olarak çalışması insanları daha iyi gözlemlemesine neden olmuştu.

Londra’da geçirdiği iki yıl, İngilizce aksanını da değiştirmişti. Şu anda çalıştığı şirket Amerikan menşeli olduğu için aksanıyla dalga geçenler başlangıçta çok olmuştu. Stajyer olarak girdiği bu şirkette, kariyer basamaklarına çıkıp koordinatör olmayı başarmıştı. Bu plan içine bir evlilik ve bir de Can’ı sıkıştırması da operasyonel gücünün ne kadar kuvvetli olduğunu kendine ispat ediyordu.

Can doğana kadar çocukları pek sevmezdi, belki de kendinden başka birisini de fazla sevdiği söylenemezdi. Can zihinsel hayatında bir çatlak açmıştı. Kariyer hedefleriyle Can arasında sıkışmıştı. Bunun olabileceğine ihtimal vermiyordu, ancak annelik içgüdüleri son derece baskındı. Her şeyi kontrol edebiliyordu, ama bu duyguyu zar zor zapturapt altına alabiliyordu. Kendisi için çizdiği, çok çalışma, disiplin ve sürekli ilerleme, edebi anlamda kan, ter ve mücadele ile elde edilen iktidar, minicik bir velet tarafından köklerinden sarsılmıştı.  Evdeki simetriyi bile tutturamıyordu, Can’ın yaramazlıkları, oyuncakların dağınıklığı içinde bir öfke santralinin gürültüyle çalışmasına neden oluyor, ancak Can’ın en ufak ateşi çıktığında bu öfke nedeniyle büyük bir suçluluk duyuyordu.

-“Hayatta sağlam duracaksın” olan düsturunu iş ve özel yaşamında katı bir şekilde uygulayabiliyordu, ama “du”. İş hayatında kaç kişiyi harcadığını hatırlamıyordu bile, zayıfları, sızlananları hiç sevmezdi. İyi yönetici, iyi elemanlarla çalışırdı, ancak onları da sıkı bir eğitimden geçirmek ve kendisi gibi sert ve dayanıklı yapmak zorundaydı.

Ama Can, hiç çalışanlarına benzemiyordu, ne yapsa da, basitinden karışığına her türlü stratejiyi uygulasa da istediğini yaptıramıyordu. Bir denge oluşturmak için iktidarının bir kısmını ona vermek zorunda kalmıştı. Zamane bebeleri ve genlerdeki analık, güçlü bir işbirliği içindeydi. Karışık duygular yaşıyordu. İş hayatına bunun yansıması olmuştu, iş eski öneminde değildi; en önemli toplantılarda bile konsantrasyonu kaybolup Can’ın yemeğini yiyip yemediğini düşünür olmuştu. Hâlbuki Can’ın öncesinde, daha çok CEO olduğu zamanların hayalini gerçekleştirmeye çalışırdı. Harrods’da alışveriş yapabileceği zamanların gelmesini bekliyordu, o Chloé çantaya yaklaştığını hissediyordu, ama gelecek ve Can için de yatırım yapmalıydılar. Ailelerden destek de alarak bir evleri olmuştu, arabayı şirket zaten veriyordu. Ama Can okula başladığı zaman masrafları katlanarak çoğalacaktı, hele popüler bir okula vermek istese, ki isteyecekti, bir servet onları bekliyor olacaktı.

IT’ci bir geek olan eşi Arda ile iyi anlaşıyorlardı, Can’a iyi babalık yapıyor ve onunla birlikte çok eğleniyorlardı. Boğaziçi’nde tanışmışlar, Berna Londra’dan döndükten sonra da hayatlarını birleştirmişlerdi.

2 hafta önce sağ göğsünde belli belirsiz bir sızlama ile bir sertlik fark etmişti. İlk önce sutyenin rahatsız ettiğini zannetmişti, ama her zaman sağlamcı olduğu için vakit geçirmeden doktora gitmeye karar vermişti. Muayene eden doktor her hangi bir şey bulamamış, ama yaş itibariyle mamografi ve ultrason istemişti. İşte bu noktadan sonra olaylar jet hızıyla gerçekleşmişti.

-“Biyopsi yapmak lazım.”

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -3

Her son yeni bir başlangıçtır-“Nasıl oluyor bu işler?”

Ne işleri nasıl oluyor diye düşündüm, Berna komutan kesinlikle işte Assasin’s Creed oynadığımı biliyordu, acaba tapınak şövalyeleri kısmını nasıl geçeceğini mi merak ediyordu, orada mı takılmıştı.

-“Berk, birazdan konuşacaklarımız kesinlikle aramızda kalmalı, bunu anlıyor musun?”

Amerikalılara has emir tekrarı, benim Berna komutan tarafından hafif çaplı bir embesil gibi göründüğüm anlamına geliyordu.

-“Tabi ki.” Yoksa “Yes Sir!, Yes Sir!” mü demeliydim, filmlerde olduğu gibi.

Berna Hanım, gözlerinden yaşlar Muson yağmurları gibi inmeye başlamıştı. Muson kelimesi mevsimden geliyordu, Berna Hanım’sa bir anda kurak mevsimden ıslak mevsime geçmişti.

Berna komutan benim bilmediğim bir şey mi biliyordu, acaba PET/CT sonuçları beni kandırmak için yapılmış bir düzmece miydi? Acaba şu anda ölmek mi üzereydim? İçim bir fena oluyordu, ölümün taze toprak kokusu ensemden aşağı kayıyordu.

-“Berk, senin tecrübelerinden faydalanma istiyorum. Geçen hafta göğsümden biyopsi yapıldı ve bana meme kanseri tanısı konuldu.”

Berna Hanımın gözlerindeki korkuyu görebiliyordum, hem gençti, hem de büyütmesi gereken bir çocuğu vardı. Arkadan Queen’in “Who wants to live forever?” kulağıma geliyordu (http://youtu.be/5L8-FTvSVxs) . Kim sonsuza kadar yaşamak istemezdi ki? Onu çok iyi anlayabiliyordum, dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydi; çaresiz hissediyordu, yalnız hissediyordu, hiçbir şeye odaklanamıyordu, kimdi düşmanı, neden onu tehdit ediyordu, ne suç işlemişti? Hâlbuki Can’ı onca işinin arasında, o kariyer basmaklarında 1,5 yıl emzirmemiş miydi?

Ailesinde kimsede kanser yoktu, tamamen bilmediği bir yola girmişti. En son doktora gittiği zaman Can’ın doğumuydu, yani aradan 4 yıl geçmişti. 41 yaşındaydı ve formunun zirvesindeydi. Çaylaklık dönemi bitmişti, büyük resmi görebildiğini düşünüyordu, ancak şimdi anlıyordu ki yanlış resme bakıyordu. Kariyer basamaklarını tırmanırken çektiği eziyeti düşündü, bir de çektirdiği eziyeti de.

Düz liseden mezun olup Boğaziçi’ne girmek için uzun yıllar canını dişine takıp çalışmıştı. Şirkette onu snob gibi görseler de, aslında halkın bağrından kopup gelen birisiydi. Annesi ev hanımıydı, babası ise yorgancıydı. Hiçbir zaman bolluk içinde bir hayatı olmamıştı, kıt kanaat geçinebiliyorlardı. Çocukluğunda babasının dükkânında çok vakit geçirir ve ona yardım ederdi. Pamuğun kabartılmasına bayılırdı, ilk zamanlar yay gibi aletle pamuk kabartılırken, sonradan çıkan basit bir makine pamuğu kar tanesi gibi havaya üfleyip kabartırken gelecekte önemli ve yüksek mevkide olduğu günlerin hayalini kuruyordu.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -2

Her son yeni bir başlangıçtırEn son bu şarkıyı mavi turda gerçek yakamozda Elif’le birlikte söylemiştik. Ne günlerdi diye düşünürken, annemim suratıma fikse olduğunu fark ettim.

Annemin yanağına sulu bir öpücük kondurup: “öpüjeeem seni” diye nara atmaya başladım. Babam ve kardeşim, annemin ekşimiş suratına bakarken katıla katıla gülüyorlardı.

Normalde bu laubaliliğe gerekli cevabı veren annem de gülme krizine girmiş, “seni şebek seni” diye söyleniyordu.

Sabah uyandığımda başımda müthiş bir ağrıma ve zonklama vardı, ağzım kurumuştu. Umarım beyin metastazı olmamışımdır diye düşündüm. Bu hastalığı pis tarafı da zift gibi insanın düşüncelerine yapışması ve hiç çıkmamasıydı.

Yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra,  duşa girdim. Kafamdan akan sular, Nürburgring’de sürat denemesi yapan arabalar gibi hızla aşağıya akıyordu, insanın kafasında saçının olmaması buna neden oluyordu. Bir de şampuanın köpürmesi için de saçın gerekliliğini hiç düşünmemiştim.

Gözlerim kapalı, akan sular kulağımı tıkıyordu. Bu durum sanki denizaltında normal nefes alabiliyormuşum gibi hissetmeme neden oluyordu, büyük bir mavinin içinde yitip gidiyordum. Hayat bütünlüğünü kaybetmişti bir an için, ama sonunda bir ışık gözüme çarpıyordu.

-“Amanın!” diye bir anda dün en son telefonda neler yazdığımı düşünmeye başladım. Galiba Elif’le tekrar yazışmaya başlamıştım. Kalbim huzursuzca orada olduğunu önündeki göğüs duvarını hızla tekmeleyerek hissettiriyordu. Umarım salak bir şeyler yazmamışım diye içimden dua etmeye başladım. Alçak irtifa uçuşlarında, insan normalinin dışında bir dünyayı yaşayabiliyor ve yazabiliyordu.

Gördüğüm o ışık, ne bir kurtarıcı, ne de bir işaretti, banyonun ampulünü görüyordum sadece. Başa gelen çekilir diye, telefonumu parmağımla kaydırdım, ama parmaklarım ıslak olduğundan telefon bir türlü açılmıyordu; bu kötüye işaret olabilir miydi? Yoksa kendimi çok mu önemsiyordum?

Mesajları açtığımda, tek bir mesaj vardı: “Elif slm”.

Cevap yoktu, bu beni derinden etkilemişti. Hâlbuki mesaj gelir diye bekliyordum, hala önemli ve değerli birisi olmak istiyordum. Zihnimizin tuzakları diye düşündüm.

Artık normal hayatıma dönmeliydim, bir işim vardı, doğru ya.

-“Yavuz, ne yapacağız bu yaz adamım, hiç planımız var mı?”

Yavuz’la öğle yemeğindeydik, adamım havalı olsun diye noodle’ını çubuklarla yemeye çalışıyordu, ancak noodle hep düşüyordu ve küçücük bir parça ağzına atabiliyordu. Benim sorumu pek duymuşa benzemiyordu.

-“Yav, ben bu sahneyi bir yerden hatırlıyorum, BBC’de böyle bir belgesel izlemiştim, ama orada maymunlar çubuğu karınca yuvasına sokup, karıncaları yiyorlardı.”

-“He, he” diye soğuk bir gülüş attı Yavuz, “Olm, bilmiyorsan da öğreneceksin, ne o öyle yer sofrasından elle pilav yemek. Bırak bu kabile alışkanlıklarını adamım, biraz medeni ol.”

Masada bulunan çubuklardan bir tanesini aldım ve Yavuz’un eline çubukla vurarak:

-“Seni düelloya davet ediyorum, medeni maymun, çubukları burnuna sokacağım.” diye bağırdım.

Çubukları kılıç gibi bir birlerine çarpıyorduk ki:

-“Ooo, beyler eğleniyormuş!” nidasını duyduk.

Bu koordinatör Berna Hanım’ın sesiydi. Her ikimiz de korkuyla ayağa zıplarken, masada bulunan kola bardakları sarkaç gibi salınmaya başladı. Yavuz da ben de kola bardağını yakalamaya çalışırken, kafalarımız bir birine hızla tosladı. Gözümün önünden şimşekler uçuşurken, elim yanmaya başladı, yanlışlıkla elim sebze çorbamın içine girmişti. Çığlık atarak yerime otururken, çorba da Berna komutanın ayaklarının dibine kusmuk gibi dökülmüştü.

Artık Berna komutan beni ofis-boy’luğa atayacaktı. Bu şirketteki kariyerim, sonuna gelmişti. Bir daha asla Berna komutanın beni ciddiye alacağını zannetmiyordum, ayrıca ilk şirket evliliği durumunda kapının önüne koyulacağım kesin gibiydi.

-“Beyler, sirk gösteriniz bitti mi? Yavuz, senin de yemeğin bitmiş gibi görünüyor, bizi Berk’le yalnız bırakabilir misin?”

Bu kelimeler hayra alamet değildi, Yavuz’un da benim de yüzümüz Sinead O’Connor’ın “Nothing compares to you” klipindekine benzemişti, bu şarkının meali “benzemez kimse sana” gibiydi, ancak Berna komutanın “bakışından süzülen işvene kurban” olamıyordum, daha çok kurbanlık koyun gibi bacaklarım titremeye başlamıştı. Galiba işteki son günüm bugündü. Son dönemde işi biraz sermiştim, tabii; keşke toplantılarda daha fazla aktif olsaydım diye düşündüm.

Yavuz restorandan Azeri folklor oyuncusu kızlar gibi sanki ayakları olmadan boynu bükük havada kayarcasına çıkarken, benden sonra ona sıra geleceğini biliyordu. İkimizi de işsizlik sigortasına başvururken görebiliyordum; birikmiş Sodexo’larımızla bir yıl karnımızı doyurabilirdik, sonrasında şaşalı hayatımız sona erecek, soğan ve ekmeğe dönecektik.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Dr. Google Sendromu

Copyright Dr. Burak Uze

Copyright Dr. Burak Uze

1992 yılında ilk kez yurtdışı dial-up bağlantısıyla internete bağlandığımızda, sevgili dostum Veteriner Hekim Haluk Ömer’le çok şaşırmıştık. İnternetin nasıl kullanılacağı hakkında herhangi bir fikrimiz yoktu. Uzun zamandır TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknoloji dergisinde Arpanet’le ilgili yazılar okusam da kafamda şekillenemiyordu.

Sonrasında nete çabuk alıştık, ancak o zamanın netinin bilgi dağarcığı son derece kısıtlıydı.Popüler web tarayıcısı ise, belki hatırlarsınız Netscape’di, arama motoru olarak da sıklıkla Yahoo, Altavista, Webcrawler kullanılıyordu.

1999’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İç Hastalıklarında ihtisasa başladığımda artık tıp dergilerini online okuyabiliyorduk, Pubmed üzerinden makale taraması yapabilir hale gelmiştik. Hâlbuki net öncesinde bu taramalar İndex Medicus üzerinden son derece kısıtlı bir şekilde yapılabiliyordu.

2010 yılında şu anda okuduğunuz blogu kurduğumda Türkçe tıbbi bilgi veren site sayısı son derece azken, son 5 yılda inanılmaz ölçüde arttı. Ancak bu artış, bilgi kalitesinde artışla doğru orantılı olmadı. Buna rağmen artık çevirim içi olan insanların sağlık hakkında bir şikayeti olduğu zaman ilk sordukları yer google olmaktadır; google aramalarında dikkat edilmesi gereken birkaç husus var, yazının devamında bunlardan da bahsedeceğim.

Dünyada Durum Nedir?

Sağlıkla ilgili soruları olan insanların ilk kapısı %77 oranında arama motorları olmaktadır (google, bing, yahoo veya yandex). İngilizce Wikipedi de sağlık aramalarında kendine belirgin bir yer edinmiş durumda.

Wikipediye bakıldığında daha nadir olan hastalıkların daha sıklıkla tıklandığını görüyoruz. 50 yaş altındaki insanlar ilk önce tedavi öncesinde web taraması yaparken, 50 yaş üzerindeki insanlar tedavi sonrasında web taraması yapmaktadır.

Top 10 Wikipedia görüntülemeleri (Milyon)

1 Tüberküloz 4.2

2 Crohn Hastalığı 4.1

3 Zatüre 3.9

4 Multiple Skleroz 3.8

5 Diabetes Mellitus 3.4

6 Gut 3.3

7 Menenjit 3.2

8 Down Sendromu 3.1

9 Parkinson Hastalığı3.0

10 İshal 2.8

Google gibi arama motorları bildiğiniz üzere web sürekli tarar ve hit alan siteleri öne taşır, dolayısıyla bilginin kalitesi hakkında bilgi vermektense algısı hakkında bilgi verme olasılığı daha yüksektir. Örneğin, algının az olduğu 2007 yılında grip salgını olasılığı %14’ken, 2009 domuz gribinin yarattığı korkuyla 2010 yılında bu beklenti %42’ye çıkmıştır. Halbuki grip salgını riski benzerdir.

Domuz gribi öyle bir korku yaratmıştır ki, hala bu sene grip teşhisi koyduğum insanlar google’ladığı zaman yakın zamanda öleceklerini düşünmekteydi.

2006’da yapılan bir çalışmada gerçek tanılar ve google tanıları şöyledir:

Google  Tanısı Kesin Tanı Google tanısı doğru mu?
Enfektif endokardit Enfektif endokardit Evet
Gastrointestinal kanama Barsak tıkanmasıyla linitis plastika (mide kanseri) Hayır
Cushing sendromu Adreneal adenoma bağlı Cushing sendromu Evet
Eosinofilik granulom, osteoid osteoma Osteoid osteoma Evet
Ekstrinsik allerjik alveolit, tuberkuloz, BOOP Mycobacterium avium‘a bağlı jakuzi akciğeri Hayır
Amyotrofi Ehrlihioz Hayır
Tuberkuloz, lenfoma Lenfoma Evet
Neurofibromatoz tip 1 Neurofibromatoz tip 1 Evet
Uveit Vaskulit Hayır
Amyloid Amyloid hafif zincir Evet
Hiperaldosteronizm Feokromositoma Hayır
Akut göğüs sendromu Akut göğüs sendromu Evet
Tuberous skleroz Endometriozis Hayır
Aspergillus Aspirasyon pnomonisi, beyin absesi Hayır

Daha yakın bir zamanda yapılan bir araştırmada ise sağlıkla ilgili sorgulamalarda ilk 10 dokümanın 3’ü ilgili soruyla yüksek derecede ilgili olduğu gözlenmiştir.

Bana gelen hastaların çoğu öncesi şikâyetleri ile ilgili araştırma yapmaktadır ve bir kısmı dehşete kapılmış olarak gelmektedir: örneğin boynunda ağrılı şişlik ve ateşi olan kişi Dr. Google’a sorduğu zaman ilk gözüne çarpan baş boyun tümörleri, lenfoma olmaktadır.

Google arama terimlerini saklayıp, bir sonraki sorgunuzda sizin beğeninizi vermeyi hedeflediği için eğer oturumunuzu kapatmazsanız her sorgunuzda tümörler, kanserler gibi dehşetli hastalıkları sizin gözünüze sokacaktır. Dolayısıyla eğer ciddi bir google araması yapacaksanız anonim olmakta fayda vardır; yoksa google yaftasıyla yaşayıp durursunuz.

Google ile sağlık okur-yazarlığının artması bir yandan da sevindiricidir.

Sağlık okur-yazarlığının az olmasının

  • Daha fazla hastaneye yatma ihtiyacına
  • Daha fazla acil servisin kullanılmasına
  • Daha az mammografi taraması yapılmasına
  • Daha az grip aşısı yapılmasına
  • İlaçların düzgün alındığının iyi ifade edilememesine
  • Etiketlerin ve sağlık mesajlarının iyi anlaşılmamasına
  • Yaşlılarda daha kötü sağlık durumuna
  • Yaşlılarda daha yüksek ölüm oranına neden olmaktadır.

Sonuç

Sağlık okur-yazarlığının artması mutlaka gereklidir, bu minvalde google gibi arama motorlarının da artılarını ve eksilerini bilmek gerekir, yoksa Dr. Google Sendromuna yakalanabiliriz.

http://eprints.qut.edu.au/82599/1/ecir2015_circumlocation_health_search.pdf

http://www.bmj.com/content/333/7579/1143

https://burakuzel-md.com/2011/07/19/sagligi-okumak-yasama-tutunmak/

Melanie Rose Taylor, et al. “Crying wolf? Impact of the H1N1 2009 influenza pandemic on anticipated public response to a future pandemic”. MJA 2012; 197: 561–564doi: 10.5694/mja11.11623Perspectives p 544, p 546.

http://www.imshealth.com/deployedfiles/imshealth/Global/Content/Corporate/IMS%20Health%20Institute/Reports/Secure/IIHI_Social_Media_Report_2014.pdf

2 Yorum

Filed under Genel Sağlık

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Her son yeni bir başlangıçtırKahramanımız Berk geçtiğimiz bölümde başından testis kanseri geçmişti ve sizler tarafından ilgiyle okunmuştu: bu hikayeyi https://burakuzel-md.com/olmeyi-unutan-hucreler/ adresinden tekrar okuyup hatırlayabilirsiniz. Şimdiki hikayemiz, bir öncekinin hemen devamı olarak gelişiyor ve sizlerin beğenisine sunuyorum.

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Dereceye baktığımda gözlerim yuvalarından dışarı fırlayacak gibi olmuştu, ateş 40,5 dereceydi. Bu ne Allah’ım diye düşünürken, panik hissi sanki denize girerken hani suyun sıcaklığını anlamak için ayaklarınızı suya hafifçe dokundurursunuz sonra koşarak suya atlarsınız ya, o sınırda duruyordu.

Nereden geldi bu iş başıma diye düşünürken, bir yanda da avazım çıkıncaya kadara bağırarak kaçıp kurtulmak istiyordum.

Bu sahneyi sanki daha önce yaşamış gibiydim, yine “Er Ryan’ı kurtarmak” filminin açılış sahnesindeydim. Normandiya çıkartmasına katılmış ve ileri doğru koşuyordum. Arkadaşlarımın bir anda yere yığılışını seyrederken, ben de bir an için yere yapışmış gibiydim. Kafamda şiddetli bir uğuldama vardı, yeri artık hissetmiyordum, sanki boşluktaydım; etrafımı görüyordum, ama bulanık bir resme benziyordu, denizin tuzu ağzımdaydı, ama acı mı tatlı mı algılayamıyordum, etrafımdan sesler geliyor, ismimi söylüyorlardı, ama ismim ne onu bile bilmiyordum. Kafamdaki miğferden vurulmuştum.

Aradan ne kadar geçtiğini anlayamadım, ama birisi mütemadiyen “Berk ne yapacağız şimdi?” diye soruyordu. Fotoğraf makinesindeki gibi netlik önce kaybolmuş, sonra bulanık görüntüler ve sesler bir şeyler ifade etmeye başlamıştı.

En iyisi, hikâyemi ben size kaldığımız yerden anlatayım. Ben bu duruma yakalanmış ve kurtulmuş ne ilk kişiyim, ne de son kişi olacağım.

37 yaşında bir erkeğim. İstanbul Teknik Üniversitesinde okudum, sonra MBA yaptım. Süper havalı bir tip değilim, ama bir “looser” da değilim. Özel bir şirkette çalışıyorum. İşimi de severek yapıyorum, eskiden hırsım çoktu, ta ki bu durum başıma gelene kadar. Ne küçük şeyleri dert ediyormuş insan bu vesileyle öğreniyor tabi. Yazları denize tatil köylerine gideriz. Kışın hafta sonları alış veriş merkezlerine gideriz. Dağın kokusu ne güzeldir, içine çekersin, temizdir, serindir, sağlıktır, ama hasretliktir. Bu durumun en korkutucu olan tarafı ise bir daha bunları sanki göremeyecek gibi hissetmekti bence.

En son nerede kalmıştık diye düşünecek olursak, en son kemo bitmiş ve akşam kutlama yemeği yapılacaktı.

Alkollü içecekleri fazla içemem, geceleri çıktığımızda yani bir bira içebilirim veya da bir kadeh whis-co.

Kemonun bittiği akşam evde bir bayram havası vardı, babam çocuk gibi heyecandan hop oturup hop kalkıyordu, annem ise her zaman ki vakur edasına devam ediyordu, sanki İngiliz kraliyet ailesinde yetişmiş gibi davranıyordu, ancak içten içe onun da heyecanlı olduğunu anlayabiliyordum.

-“Anne”, dedim üzgün bir sesle fısıldayarak.

-“Anne sana önemli bir şey söylemem lazım.” diye devam ettim.

-“Ne oldu yavrum?”

Annemin içinde esen bahar havası, kutuplardan gelen can acıtıcı soğukla yer değiştirivermişti. Karanlık düşünceler yüzünü allak bullak etmeye saliseler içinde neden olmuştu.

-“Cari açık artmış, ne olacak bu dövizin durumu.”

-“ Allah seni bildiği yapsın, binlerce insan yetiştirdim, bir seni yetiştiremedim. Sen ne hain bir evlatmışsın. Otuz küsur yaşına geldin, ama adam olamadın; anneyle böyle dalga geçilir mi?”

Annem bana makineli tüfekle taarruz ederken Pompadour saçları bungee-jumping yaparmışçasına ağzına giriyordu, demek ki o da kendini bırakmıştı, saçları hiç bu kadar uzamazdı.

Akşama gideceğimiz yer Anadolu Fenerindeki Fener restoranıydı. Salaş bir ortamda muazzam bir manzarası vardı. Fenere vardığımızda hava daha kararmamıştı, güneşin ışığının azalması ve yataylaşması lacivert, yeşil ve kahverenginin keskinliğini arttırıyordu; doğanın şekli İstanbul’da değil sanki fjordlara gelmişsiniz hissi yaratıyordu. Kuzey ülkelerinin hüzünlü havası ile rakı-roka-balığın karışımı bir kontrast oluşturuyordu, aynı gecenin içinde aydınlık ve sıcağın; gündüzün içinde de soğuk ve gölge bölgelerin bulunması gibi yin ve yang durumunu yansıtıyordu.

Restoran, fjordun tepesinde bulunuyor ve taraça tarzında balkonlardan oluşuyordu; yazın dik yamacın altında bulunan koya tur tekneleri gelir, insanlar denize girerlerdi, ancak daha mevsimi gelmemişti. Terk edilmişlik hissi burada da vardı, ben de kendimi öyle hissediyordum. Hastalıktan delicesine korkmaz ve hastanede güvende hissetmek de çok hayra alamet bir durum değildi.

Kardeşimin de yemeğe katılmasıyla, bende normalde kaybolmuş olması gereken kara bulutlar dağılıverdi; balık köftesi, enfes yeşilliklerden oluşan salata ve taze istavritle birlikte tüketilen rakı serin lokantayı ısıtmaya yetmişti. Artık eski mutlu günlerimize geri dönmüştük, artık başka bir stres istemiyordum.

Güneş uykusuna çekilirken, muhteşem bir ay da doğmaktaydı. Ben en fazla ayın bu rengini seviyordum, sarı ve huzurlu; tepeye çıktığı zaman aynı boyutta gibi olsa da hem küçülmüşü gibi algılanıyordu, ancak daha kötüsü eskinin flüoresan, yeninin enerji verimli ampullerinin soğuk ışığını andırıyordu. Enerji verimi kötü olsa da, özellikle eskiden balıkçı tezgâhlarındaki ampullerin ışığı içimi ısıtıyordu.

Ayın şavkı boğaz üzerinde dalgalanırken Sezen Aksu’nun şarkısı dilime dolandı (http://youtu.be/MVNqXDfcNgk) :

Cigaramı sardım karşı sahile

Yaktım ucuna acıları

Ağları attım anılar doldu

Ağlar hasretimin kıyıları

 

Yareme tuz diye yakamoz bastım

Tek şahidim aydı

Aman aman

Bir elimde defne

Bir elimde sevdan

Kalbim egede kaldı

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Vira Virom

Özellikle viral hastalıkları hastalarıma anlatırken şu örneği veriyorum; bakterilerin boyutunu fil olarak düşünürsek virüslerin boyutu karıncadır. Bunu anlatmamım nedeni ise neden viral hastalıklarda antibiyotiğin işe yaramadığını anlatmak için, tüfekle karınca avlamaya kalkarsanız kendi ayağınıza vuracağınızı hatırlatmak için. İnsan gözle görmediği şeyleri hayal etmekte ve onun gerçek olduğunu idrak etmekte zorlanıyor, ancak insan olmanın en güzel özelliği ise soyut düşünebilme yetisi. Sizler için araştırma yaparken şu siteyi (http://learn.genetics.utah.edu/content/cells/scale/) buldum: sitedeki resmin altındaki çubuğu kaydırınca ne oranları çok daha net anlayabiliyoruz. Bunun tam tersi infografikler var; onda da bu evrenin tek sahibi olduğumuz önyargımızın ne kadar boş olduğunu gösteriyor; insani duygular, bu hatalar da olmazsa zaten robotuz demek.

İnsanları hasta eden virüslerin tamamına insan viromu diyoruz. Bu virüslerin insanları domuz gribinde olduğu gibi aniden (akut) hasta edebildiği gibi, hepatit B’de olduğu gibi kronik olarak da hasta edebiliyor. Bazı virüsler ise bağışıklığın düştüğü dönemlerde tekrar hortluyor; örneğin uçuk (herpes simpleks virüsü), bazı virüsler ise bizim bağışıklık sistemimizin kafasın karıştırıyor (adenovirüsler) ve tip 1 şeker hastalığına neden oluyor.

İlk tespit edilen virüs tütün mozaik virüsü ve tarihler de 1892’yi gösteriyor, o günden bugüne taksonomi devam ediyor, 2014’de 3187 tür tanımlanmış, eğer bunların ne olduğunu merak ederseniz ekte Excel dosyasında görebilirsiniz.

İnsanlar virüslerle karşılaştığında bağışıklık hücreleri bunu tanır ve antikor oluşturarak bu hastalık yapan mikroplarla mücadele eder. Biz hekimler de bu antikorları kanda bakıp kişinin o virüsle karşılaşıp bağışıklık kazanıp kazanmadığını anlayabiliriz. Bugün bahsedeceğim çalışmada ise tek bir kan damlasıyla 206 virüs türünün hızlı bir şekilde araştırıldığı yeni bir yöntemle 569 insanın araştırıldığı çalışmadan bahsedeceğim.

Alınan örneklerde en sık karşılaşma en sık %87,1 ile insan herpes virüsü (tip4), yani diğer ismiyle Epstein-Bar Virüs; yaptığı hastalığın ismi ise “İlk Öpücük Hastalığı”. Nezle virüsü %71,8 ile ikinci sırada iken, sık geçirdiğimizi zannetiğimiz grip (influenza A) %53,4. Alttaki tabloda hangi virüslere karşı ne kadar antikor tespit edildiğini gösteriyor.

Virus Türü %
   
Human herpesvirus 4 87.1%
Rhinovirus B 71.8%
Human adenovirus C 71.8%
Rhinovirus A 67.3%
Human respiratory syncytial virus 65.7%
Human herpesvirus 1 54.4%
Influenza A virus 53.4%
Human herpesvirus 6B 52.8%
Human herpesvirus 5 48.5%
Influenza B virus 40.5%
Poliovirus 33.7%
Human herpesvirus 3 24.3%
Human adenovirus F 20.4%
Human adenovirus B 16.8%
Human herpesvirus 2 15.5%
Enterovirus A 15.2%
Enterovirus B 13.3%

George J. Xu, et al. “Comprehensive serological profiling of human populations using a synthetic human virome”. Science 5 June 2015:

Vol. 348 no. 6239

ICTV Master Species List 2014 v3

Yorum bırakın

Filed under Genel Sağlık

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Tehlikeli Mi?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Genç Doktorlar TV programını yaparken zaman zaman psikologları da konuk olarak alıyorum ve onlardan muazzam bilgiler alıyorum. Bunların başında da dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu geliyor. İngilizce ADHD kısaltmasının açılımı attention deficit hyperactivity disorder; yani iki bileşenli bir durum. İlki dikkat eksikliği, ikincisi de hiperaktiflik durumu. Toplumun %3-5’ini etkileyen bu durum için aşağıdaki testi yapabilirsiniz.

Dikkat Eksikliği

Aşağıdaki semptomlardan 6 veya fazlası varsa ve bu durum 6 aydan fazla sürüyorsa gelişme seviyesinde bir problemin olduğuna işaret eder.

Ayrıntılara sıklıkla yakın alaka göstermiyorsa veya okulda, çalışırken veya diğer aktivitelerde dikkatsiz hatalar yapıyorsa.
Görevleri yaparken veya aktivitelerde oynarken dikkatinin devamın sağlamakta sıklıkla zorluk çekiyorsa.
Doğrudan ona konuşulsa da, sıklıkla dinlemiyor gibi duruyorsa.
Sıklıkla yöneregeleri takip etmiyorsa ve okul ödevlerini, ev işlerini veya işteki görevlerini bitiremiyorsa.
Aktiviteleri organize etmekte sıklıkla zorlanıyorsa.
Uzun sürecek ve zihnini zorlayacak ev ödevi, okul ödevi gibi şeylerden uzak duruyorsa, sevmiyorsa veya yapmak istemiyorsa.
İşler ve aktiviteleri yapmakta kullanılacak şeyleri (örn oyuncak, okul ödevleri, kalem, kitap veya alet) sıklıkla kaybediyorsa.
Sıklıkla dikkati dağılıyorsa.
Günlük aktivitelerde sıklıkla unutkansa.

Hiperaktivite / Tepkisellik

Aşağıdaki semptomlardan 6 veya fazlası varsa ve bu durum 6 aydan fazla sürüyorsa gelişme seviyesinde bir problemin olduğuna işaret eder.

Elleri veya ayakları durmadan kımıldıyorsa veya oturması gerekirken sandalyede kıpırdanıyorsa.
Oturması gerekirken ayağa kalkıyorsa.
Uygun olmayan zamanlarda fazlaca koşuyor veya tırmanıyorsa.
Serbest zaman aktivitelerini sessizce yapmakta sıklıkla zorluk çekiyorsa.
Sıklıkla “hareket halinde” veya “bir motor tarafından kullanılıyormuşçasına” hareket ediyorsa.
Sıklıkla fazlaca konuşuyorsa.
Soru bitmeden cevabı söyleyiveriyorsa.
Bir başkasının sırasını beklemekte sıklıkla sıkıntı çekiyorsa.
Diğerlerinin sözlerini veya oyunlarını kesiyor veya zorla giriyorsa.

Çalışma

ADHD’si olanlarda ölüm riski araştırılmıştır. Çalışma Danimarkada yapılmış ve 1,9 milyon kişi izlenmiştir. Bunların 32,061’inde ADHD tanısı tespit edilmiştir.

Takip esnasında (24.9 milyon kişi yılı) 5580 kişi ölmüştür.

Ölüm riski ADHD’si olanlarda 5.85 (10.000 kişi yılında) olarak yüksek bulunmuştur.

Ölüm nedeni en sık kazalar olarak raporlanmıştır.

6 yaş altında 1.86,

6-17 yaş arasında 1.58,

18 yaş ve üstünde bu oran 4.25’e çıkmaktadır.

ADHD’si olan kızlarda ölüm riski 2.85’ken erkeklerde 1.76 olarak bulunmuştur.

Sonuç

ADHD’si olan çocuk ve erişkinlerin tanısının konulması gereklidir ve tedavi için adımların atılması bu artmış ölüm riskini azaltmasını sağlamalıdır. Eğer, çocuğunuzda veya bir yakınınızda ADHD’den şüphelinorsanız mutlaka bir psikolog veya psikiatrın görmesini sağlamanız o kişinin hayatı için uygundur.

http://www.cdc.gov/ncbddd/adhd/checklist.html

Dr Søren Dalsgaard, et al. “Mortality in children, adolescents, and adults with attention deficit hyperactivity disorder: a nationwide cohort study”. The Lancet Volume 385, No. 9983, p2190–2196, 30 May 2015

Yorum bırakın

Filed under Akıl ve Ruh