Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -2

Her son yeni bir başlangıçtırEn son bu şarkıyı mavi turda gerçek yakamozda Elif’le birlikte söylemiştik. Ne günlerdi diye düşünürken, annemim suratıma fikse olduğunu fark ettim.

Annemin yanağına sulu bir öpücük kondurup: “öpüjeeem seni” diye nara atmaya başladım. Babam ve kardeşim, annemin ekşimiş suratına bakarken katıla katıla gülüyorlardı.

Normalde bu laubaliliğe gerekli cevabı veren annem de gülme krizine girmiş, “seni şebek seni” diye söyleniyordu.

Sabah uyandığımda başımda müthiş bir ağrıma ve zonklama vardı, ağzım kurumuştu. Umarım beyin metastazı olmamışımdır diye düşündüm. Bu hastalığı pis tarafı da zift gibi insanın düşüncelerine yapışması ve hiç çıkmamasıydı.

Yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra,  duşa girdim. Kafamdan akan sular, Nürburgring’de sürat denemesi yapan arabalar gibi hızla aşağıya akıyordu, insanın kafasında saçının olmaması buna neden oluyordu. Bir de şampuanın köpürmesi için de saçın gerekliliğini hiç düşünmemiştim.

Gözlerim kapalı, akan sular kulağımı tıkıyordu. Bu durum sanki denizaltında normal nefes alabiliyormuşum gibi hissetmeme neden oluyordu, büyük bir mavinin içinde yitip gidiyordum. Hayat bütünlüğünü kaybetmişti bir an için, ama sonunda bir ışık gözüme çarpıyordu.

-“Amanın!” diye bir anda dün en son telefonda neler yazdığımı düşünmeye başladım. Galiba Elif’le tekrar yazışmaya başlamıştım. Kalbim huzursuzca orada olduğunu önündeki göğüs duvarını hızla tekmeleyerek hissettiriyordu. Umarım salak bir şeyler yazmamışım diye içimden dua etmeye başladım. Alçak irtifa uçuşlarında, insan normalinin dışında bir dünyayı yaşayabiliyor ve yazabiliyordu.

Gördüğüm o ışık, ne bir kurtarıcı, ne de bir işaretti, banyonun ampulünü görüyordum sadece. Başa gelen çekilir diye, telefonumu parmağımla kaydırdım, ama parmaklarım ıslak olduğundan telefon bir türlü açılmıyordu; bu kötüye işaret olabilir miydi? Yoksa kendimi çok mu önemsiyordum?

Mesajları açtığımda, tek bir mesaj vardı: “Elif slm”.

Cevap yoktu, bu beni derinden etkilemişti. Hâlbuki mesaj gelir diye bekliyordum, hala önemli ve değerli birisi olmak istiyordum. Zihnimizin tuzakları diye düşündüm.

Artık normal hayatıma dönmeliydim, bir işim vardı, doğru ya.

-“Yavuz, ne yapacağız bu yaz adamım, hiç planımız var mı?”

Yavuz’la öğle yemeğindeydik, adamım havalı olsun diye noodle’ını çubuklarla yemeye çalışıyordu, ancak noodle hep düşüyordu ve küçücük bir parça ağzına atabiliyordu. Benim sorumu pek duymuşa benzemiyordu.

-“Yav, ben bu sahneyi bir yerden hatırlıyorum, BBC’de böyle bir belgesel izlemiştim, ama orada maymunlar çubuğu karınca yuvasına sokup, karıncaları yiyorlardı.”

-“He, he” diye soğuk bir gülüş attı Yavuz, “Olm, bilmiyorsan da öğreneceksin, ne o öyle yer sofrasından elle pilav yemek. Bırak bu kabile alışkanlıklarını adamım, biraz medeni ol.”

Masada bulunan çubuklardan bir tanesini aldım ve Yavuz’un eline çubukla vurarak:

-“Seni düelloya davet ediyorum, medeni maymun, çubukları burnuna sokacağım.” diye bağırdım.

Çubukları kılıç gibi bir birlerine çarpıyorduk ki:

-“Ooo, beyler eğleniyormuş!” nidasını duyduk.

Bu koordinatör Berna Hanım’ın sesiydi. Her ikimiz de korkuyla ayağa zıplarken, masada bulunan kola bardakları sarkaç gibi salınmaya başladı. Yavuz da ben de kola bardağını yakalamaya çalışırken, kafalarımız bir birine hızla tosladı. Gözümün önünden şimşekler uçuşurken, elim yanmaya başladı, yanlışlıkla elim sebze çorbamın içine girmişti. Çığlık atarak yerime otururken, çorba da Berna komutanın ayaklarının dibine kusmuk gibi dökülmüştü.

Artık Berna komutan beni ofis-boy’luğa atayacaktı. Bu şirketteki kariyerim, sonuna gelmişti. Bir daha asla Berna komutanın beni ciddiye alacağını zannetmiyordum, ayrıca ilk şirket evliliği durumunda kapının önüne koyulacağım kesin gibiydi.

-“Beyler, sirk gösteriniz bitti mi? Yavuz, senin de yemeğin bitmiş gibi görünüyor, bizi Berk’le yalnız bırakabilir misin?”

Bu kelimeler hayra alamet değildi, Yavuz’un da benim de yüzümüz Sinead O’Connor’ın “Nothing compares to you” klipindekine benzemişti, bu şarkının meali “benzemez kimse sana” gibiydi, ancak Berna komutanın “bakışından süzülen işvene kurban” olamıyordum, daha çok kurbanlık koyun gibi bacaklarım titremeye başlamıştı. Galiba işteki son günüm bugündü. Son dönemde işi biraz sermiştim, tabii; keşke toplantılarda daha fazla aktif olsaydım diye düşündüm.

Yavuz restorandan Azeri folklor oyuncusu kızlar gibi sanki ayakları olmadan boynu bükük havada kayarcasına çıkarken, benden sonra ona sıra geleceğini biliyordu. İkimizi de işsizlik sigortasına başvururken görebiliyordum; birikmiş Sodexo’larımızla bir yıl karnımızı doyurabilirdik, sonrasında şaşalı hayatımız sona erecek, soğan ve ekmeğe dönecektik.

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -2 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Dr. Google Sendromu

Copyright Dr. Burak Uze

Copyright Dr. Burak Uze

1992 yılında ilk kez yurtdışı dial-up bağlantısıyla internete bağlandığımızda, sevgili dostum Veteriner Hekim Haluk Ömer’le çok şaşırmıştık. İnternetin nasıl kullanılacağı hakkında herhangi bir fikrimiz yoktu. Uzun zamandır TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknoloji dergisinde Arpanet’le ilgili yazılar okusam da kafamda şekillenemiyordu.

Sonrasında nete çabuk alıştık, ancak o zamanın netinin bilgi dağarcığı son derece kısıtlıydı.Popüler web tarayıcısı ise, belki hatırlarsınız Netscape’di, arama motoru olarak da sıklıkla Yahoo, Altavista, Webcrawler kullanılıyordu.

1999’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İç Hastalıklarında ihtisasa başladığımda artık tıp dergilerini online okuyabiliyorduk, Pubmed üzerinden makale taraması yapabilir hale gelmiştik. Hâlbuki net öncesinde bu taramalar İndex Medicus üzerinden son derece kısıtlı bir şekilde yapılabiliyordu.

2010 yılında şu anda okuduğunuz blogu kurduğumda Türkçe tıbbi bilgi veren site sayısı son derece azken, son 5 yılda inanılmaz ölçüde arttı. Ancak bu artış, bilgi kalitesinde artışla doğru orantılı olmadı. Buna rağmen artık çevirim içi olan insanların sağlık hakkında bir şikayeti olduğu zaman ilk sordukları yer google olmaktadır; google aramalarında dikkat edilmesi gereken birkaç husus var, yazının devamında bunlardan da bahsedeceğim.

Dünyada Durum Nedir?

Sağlıkla ilgili soruları olan insanların ilk kapısı %77 oranında arama motorları olmaktadır (google, bing, yahoo veya yandex). İngilizce Wikipedi de sağlık aramalarında kendine belirgin bir yer edinmiş durumda.

Wikipediye bakıldığında daha nadir olan hastalıkların daha sıklıkla tıklandığını görüyoruz. 50 yaş altındaki insanlar ilk önce tedavi öncesinde web taraması yaparken, 50 yaş üzerindeki insanlar tedavi sonrasında web taraması yapmaktadır.

Top 10 Wikipedia görüntülemeleri (Milyon)

1 Tüberküloz 4.2

2 Crohn Hastalığı 4.1

3 Zatüre 3.9

4 Multiple Skleroz 3.8

5 Diabetes Mellitus 3.4

6 Gut 3.3

7 Menenjit 3.2

8 Down Sendromu 3.1

9 Parkinson Hastalığı3.0

10 İshal 2.8

Google gibi arama motorları bildiğiniz üzere web sürekli tarar ve hit alan siteleri öne taşır, dolayısıyla bilginin kalitesi hakkında bilgi vermektense algısı hakkında bilgi verme olasılığı daha yüksektir. Örneğin, algının az olduğu 2007 yılında grip salgını olasılığı %14’ken, 2009 domuz gribinin yarattığı korkuyla 2010 yılında bu beklenti %42’ye çıkmıştır. Halbuki grip salgını riski benzerdir.

Domuz gribi öyle bir korku yaratmıştır ki, hala bu sene grip teşhisi koyduğum insanlar google’ladığı zaman yakın zamanda öleceklerini düşünmekteydi.

2006’da yapılan bir çalışmada gerçek tanılar ve google tanıları şöyledir:

Google  Tanısı Kesin Tanı Google tanısı doğru mu?
Enfektif endokardit Enfektif endokardit Evet
Gastrointestinal kanama Barsak tıkanmasıyla linitis plastika (mide kanseri) Hayır
Cushing sendromu Adreneal adenoma bağlı Cushing sendromu Evet
Eosinofilik granulom, osteoid osteoma Osteoid osteoma Evet
Ekstrinsik allerjik alveolit, tuberkuloz, BOOP Mycobacterium avium‘a bağlı jakuzi akciğeri Hayır
Amyotrofi Ehrlihioz Hayır
Tuberkuloz, lenfoma Lenfoma Evet
Neurofibromatoz tip 1 Neurofibromatoz tip 1 Evet
Uveit Vaskulit Hayır
Amyloid Amyloid hafif zincir Evet
Hiperaldosteronizm Feokromositoma Hayır
Akut göğüs sendromu Akut göğüs sendromu Evet
Tuberous skleroz Endometriozis Hayır
Aspergillus Aspirasyon pnomonisi, beyin absesi Hayır

Daha yakın bir zamanda yapılan bir araştırmada ise sağlıkla ilgili sorgulamalarda ilk 10 dokümanın 3’ü ilgili soruyla yüksek derecede ilgili olduğu gözlenmiştir.

Bana gelen hastaların çoğu öncesi şikâyetleri ile ilgili araştırma yapmaktadır ve bir kısmı dehşete kapılmış olarak gelmektedir: örneğin boynunda ağrılı şişlik ve ateşi olan kişi Dr. Google’a sorduğu zaman ilk gözüne çarpan baş boyun tümörleri, lenfoma olmaktadır.

Google arama terimlerini saklayıp, bir sonraki sorgunuzda sizin beğeninizi vermeyi hedeflediği için eğer oturumunuzu kapatmazsanız her sorgunuzda tümörler, kanserler gibi dehşetli hastalıkları sizin gözünüze sokacaktır. Dolayısıyla eğer ciddi bir google araması yapacaksanız anonim olmakta fayda vardır; yoksa google yaftasıyla yaşayıp durursunuz.

Google ile sağlık okur-yazarlığının artması bir yandan da sevindiricidir.

Sağlık okur-yazarlığının az olmasının

  • Daha fazla hastaneye yatma ihtiyacına
  • Daha fazla acil servisin kullanılmasına
  • Daha az mammografi taraması yapılmasına
  • Daha az grip aşısı yapılmasına
  • İlaçların düzgün alındığının iyi ifade edilememesine
  • Etiketlerin ve sağlık mesajlarının iyi anlaşılmamasına
  • Yaşlılarda daha kötü sağlık durumuna
  • Yaşlılarda daha yüksek ölüm oranına neden olmaktadır.

Sonuç

Sağlık okur-yazarlığının artması mutlaka gereklidir, bu minvalde google gibi arama motorlarının da artılarını ve eksilerini bilmek gerekir, yoksa Dr. Google Sendromuna yakalanabiliriz.

http://eprints.qut.edu.au/82599/1/ecir2015_circumlocation_health_search.pdf

http://www.bmj.com/content/333/7579/1143

https://burakuzel-md.com/2011/07/19/sagligi-okumak-yasama-tutunmak/

Melanie Rose Taylor, et al. “Crying wolf? Impact of the H1N1 2009 influenza pandemic on anticipated public response to a future pandemic”. MJA 2012; 197: 561–564doi: 10.5694/mja11.11623Perspectives p 544, p 546.

http://www.imshealth.com/deployedfiles/imshealth/Global/Content/Corporate/IMS%20Health%20Institute/Reports/Secure/IIHI_Social_Media_Report_2014.pdf

Dr. Google Sendromu için yorumlar kapalı

Filed under Genel Sağlık

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Her son yeni bir başlangıçtırKahramanımız Berk geçtiğimiz bölümde başından testis kanseri geçmişti ve sizler tarafından ilgiyle okunmuştu: bu hikayeyi https://burakuzel-md.com/olmeyi-unutan-hucreler/ adresinden tekrar okuyup hatırlayabilirsiniz. Şimdiki hikayemiz, bir öncekinin hemen devamı olarak gelişiyor ve sizlerin beğenisine sunuyorum.

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Dereceye baktığımda gözlerim yuvalarından dışarı fırlayacak gibi olmuştu, ateş 40,5 dereceydi. Bu ne Allah’ım diye düşünürken, panik hissi sanki denize girerken hani suyun sıcaklığını anlamak için ayaklarınızı suya hafifçe dokundurursunuz sonra koşarak suya atlarsınız ya, o sınırda duruyordu.

Nereden geldi bu iş başıma diye düşünürken, bir yanda da avazım çıkıncaya kadara bağırarak kaçıp kurtulmak istiyordum.

Bu sahneyi sanki daha önce yaşamış gibiydim, yine “Er Ryan’ı kurtarmak” filminin açılış sahnesindeydim. Normandiya çıkartmasına katılmış ve ileri doğru koşuyordum. Arkadaşlarımın bir anda yere yığılışını seyrederken, ben de bir an için yere yapışmış gibiydim. Kafamda şiddetli bir uğuldama vardı, yeri artık hissetmiyordum, sanki boşluktaydım; etrafımı görüyordum, ama bulanık bir resme benziyordu, denizin tuzu ağzımdaydı, ama acı mı tatlı mı algılayamıyordum, etrafımdan sesler geliyor, ismimi söylüyorlardı, ama ismim ne onu bile bilmiyordum. Kafamdaki miğferden vurulmuştum.

Aradan ne kadar geçtiğini anlayamadım, ama birisi mütemadiyen “Berk ne yapacağız şimdi?” diye soruyordu. Fotoğraf makinesindeki gibi netlik önce kaybolmuş, sonra bulanık görüntüler ve sesler bir şeyler ifade etmeye başlamıştı.

En iyisi, hikâyemi ben size kaldığımız yerden anlatayım. Ben bu duruma yakalanmış ve kurtulmuş ne ilk kişiyim, ne de son kişi olacağım.

37 yaşında bir erkeğim. İstanbul Teknik Üniversitesinde okudum, sonra MBA yaptım. Süper havalı bir tip değilim, ama bir “looser” da değilim. Özel bir şirkette çalışıyorum. İşimi de severek yapıyorum, eskiden hırsım çoktu, ta ki bu durum başıma gelene kadar. Ne küçük şeyleri dert ediyormuş insan bu vesileyle öğreniyor tabi. Yazları denize tatil köylerine gideriz. Kışın hafta sonları alış veriş merkezlerine gideriz. Dağın kokusu ne güzeldir, içine çekersin, temizdir, serindir, sağlıktır, ama hasretliktir. Bu durumun en korkutucu olan tarafı ise bir daha bunları sanki göremeyecek gibi hissetmekti bence.

En son nerede kalmıştık diye düşünecek olursak, en son kemo bitmiş ve akşam kutlama yemeği yapılacaktı.

Alkollü içecekleri fazla içemem, geceleri çıktığımızda yani bir bira içebilirim veya da bir kadeh whis-co.

Kemonun bittiği akşam evde bir bayram havası vardı, babam çocuk gibi heyecandan hop oturup hop kalkıyordu, annem ise her zaman ki vakur edasına devam ediyordu, sanki İngiliz kraliyet ailesinde yetişmiş gibi davranıyordu, ancak içten içe onun da heyecanlı olduğunu anlayabiliyordum.

-“Anne”, dedim üzgün bir sesle fısıldayarak.

-“Anne sana önemli bir şey söylemem lazım.” diye devam ettim.

-“Ne oldu yavrum?”

Annemin içinde esen bahar havası, kutuplardan gelen can acıtıcı soğukla yer değiştirivermişti. Karanlık düşünceler yüzünü allak bullak etmeye saliseler içinde neden olmuştu.

-“Cari açık artmış, ne olacak bu dövizin durumu.”

-“ Allah seni bildiği yapsın, binlerce insan yetiştirdim, bir seni yetiştiremedim. Sen ne hain bir evlatmışsın. Otuz küsur yaşına geldin, ama adam olamadın; anneyle böyle dalga geçilir mi?”

Annem bana makineli tüfekle taarruz ederken Pompadour saçları bungee-jumping yaparmışçasına ağzına giriyordu, demek ki o da kendini bırakmıştı, saçları hiç bu kadar uzamazdı.

Akşama gideceğimiz yer Anadolu Fenerindeki Fener restoranıydı. Salaş bir ortamda muazzam bir manzarası vardı. Fenere vardığımızda hava daha kararmamıştı, güneşin ışığının azalması ve yataylaşması lacivert, yeşil ve kahverenginin keskinliğini arttırıyordu; doğanın şekli İstanbul’da değil sanki fjordlara gelmişsiniz hissi yaratıyordu. Kuzey ülkelerinin hüzünlü havası ile rakı-roka-balığın karışımı bir kontrast oluşturuyordu, aynı gecenin içinde aydınlık ve sıcağın; gündüzün içinde de soğuk ve gölge bölgelerin bulunması gibi yin ve yang durumunu yansıtıyordu.

Restoran, fjordun tepesinde bulunuyor ve taraça tarzında balkonlardan oluşuyordu; yazın dik yamacın altında bulunan koya tur tekneleri gelir, insanlar denize girerlerdi, ancak daha mevsimi gelmemişti. Terk edilmişlik hissi burada da vardı, ben de kendimi öyle hissediyordum. Hastalıktan delicesine korkmaz ve hastanede güvende hissetmek de çok hayra alamet bir durum değildi.

Kardeşimin de yemeğe katılmasıyla, bende normalde kaybolmuş olması gereken kara bulutlar dağılıverdi; balık köftesi, enfes yeşilliklerden oluşan salata ve taze istavritle birlikte tüketilen rakı serin lokantayı ısıtmaya yetmişti. Artık eski mutlu günlerimize geri dönmüştük, artık başka bir stres istemiyordum.

Güneş uykusuna çekilirken, muhteşem bir ay da doğmaktaydı. Ben en fazla ayın bu rengini seviyordum, sarı ve huzurlu; tepeye çıktığı zaman aynı boyutta gibi olsa da hem küçülmüşü gibi algılanıyordu, ancak daha kötüsü eskinin flüoresan, yeninin enerji verimli ampullerinin soğuk ışığını andırıyordu. Enerji verimi kötü olsa da, özellikle eskiden balıkçı tezgâhlarındaki ampullerin ışığı içimi ısıtıyordu.

Ayın şavkı boğaz üzerinde dalgalanırken Sezen Aksu’nun şarkısı dilime dolandı (http://youtu.be/MVNqXDfcNgk) :

Cigaramı sardım karşı sahile

Yaktım ucuna acıları

Ağları attım anılar doldu

Ağlar hasretimin kıyıları

 

Yareme tuz diye yakamoz bastım

Tek şahidim aydı

Aman aman

Bir elimde defne

Bir elimde sevdan

Kalbim egede kaldı

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Vira Virom

Özellikle viral hastalıkları hastalarıma anlatırken şu örneği veriyorum; bakterilerin boyutunu fil olarak düşünürsek virüslerin boyutu karıncadır. Bunu anlatmamım nedeni ise neden viral hastalıklarda antibiyotiğin işe yaramadığını anlatmak için, tüfekle karınca avlamaya kalkarsanız kendi ayağınıza vuracağınızı hatırlatmak için. İnsan gözle görmediği şeyleri hayal etmekte ve onun gerçek olduğunu idrak etmekte zorlanıyor, ancak insan olmanın en güzel özelliği ise soyut düşünebilme yetisi. Sizler için araştırma yaparken şu siteyi (http://learn.genetics.utah.edu/content/cells/scale/) buldum: sitedeki resmin altındaki çubuğu kaydırınca ne oranları çok daha net anlayabiliyoruz. Bunun tam tersi infografikler var; onda da bu evrenin tek sahibi olduğumuz önyargımızın ne kadar boş olduğunu gösteriyor; insani duygular, bu hatalar da olmazsa zaten robotuz demek.

İnsanları hasta eden virüslerin tamamına insan viromu diyoruz. Bu virüslerin insanları domuz gribinde olduğu gibi aniden (akut) hasta edebildiği gibi, hepatit B’de olduğu gibi kronik olarak da hasta edebiliyor. Bazı virüsler ise bağışıklığın düştüğü dönemlerde tekrar hortluyor; örneğin uçuk (herpes simpleks virüsü), bazı virüsler ise bizim bağışıklık sistemimizin kafasın karıştırıyor (adenovirüsler) ve tip 1 şeker hastalığına neden oluyor.

İlk tespit edilen virüs tütün mozaik virüsü ve tarihler de 1892’yi gösteriyor, o günden bugüne taksonomi devam ediyor, 2014’de 3187 tür tanımlanmış, eğer bunların ne olduğunu merak ederseniz ekte Excel dosyasında görebilirsiniz.

İnsanlar virüslerle karşılaştığında bağışıklık hücreleri bunu tanır ve antikor oluşturarak bu hastalık yapan mikroplarla mücadele eder. Biz hekimler de bu antikorları kanda bakıp kişinin o virüsle karşılaşıp bağışıklık kazanıp kazanmadığını anlayabiliriz. Bugün bahsedeceğim çalışmada ise tek bir kan damlasıyla 206 virüs türünün hızlı bir şekilde araştırıldığı yeni bir yöntemle 569 insanın araştırıldığı çalışmadan bahsedeceğim.

Alınan örneklerde en sık karşılaşma en sık %87,1 ile insan herpes virüsü (tip4), yani diğer ismiyle Epstein-Bar Virüs; yaptığı hastalığın ismi ise “İlk Öpücük Hastalığı”. Nezle virüsü %71,8 ile ikinci sırada iken, sık geçirdiğimizi zannetiğimiz grip (influenza A) %53,4. Alttaki tabloda hangi virüslere karşı ne kadar antikor tespit edildiğini gösteriyor.

Virus Türü %
   
Human herpesvirus 4 87.1%
Rhinovirus B 71.8%
Human adenovirus C 71.8%
Rhinovirus A 67.3%
Human respiratory syncytial virus 65.7%
Human herpesvirus 1 54.4%
Influenza A virus 53.4%
Human herpesvirus 6B 52.8%
Human herpesvirus 5 48.5%
Influenza B virus 40.5%
Poliovirus 33.7%
Human herpesvirus 3 24.3%
Human adenovirus F 20.4%
Human adenovirus B 16.8%
Human herpesvirus 2 15.5%
Enterovirus A 15.2%
Enterovirus B 13.3%

George J. Xu, et al. “Comprehensive serological profiling of human populations using a synthetic human virome”. Science 5 June 2015:

Vol. 348 no. 6239

ICTV Master Species List 2014 v3

Vira Virom için yorumlar kapalı

Filed under Genel Sağlık

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Tehlikeli Mi?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Genç Doktorlar TV programını yaparken zaman zaman psikologları da konuk olarak alıyorum ve onlardan muazzam bilgiler alıyorum. Bunların başında da dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu geliyor. İngilizce ADHD kısaltmasının açılımı attention deficit hyperactivity disorder; yani iki bileşenli bir durum. İlki dikkat eksikliği, ikincisi de hiperaktiflik durumu. Toplumun %3-5’ini etkileyen bu durum için aşağıdaki testi yapabilirsiniz.

Dikkat Eksikliği

Aşağıdaki semptomlardan 6 veya fazlası varsa ve bu durum 6 aydan fazla sürüyorsa gelişme seviyesinde bir problemin olduğuna işaret eder.

Ayrıntılara sıklıkla yakın alaka göstermiyorsa veya okulda, çalışırken veya diğer aktivitelerde dikkatsiz hatalar yapıyorsa.
Görevleri yaparken veya aktivitelerde oynarken dikkatinin devamın sağlamakta sıklıkla zorluk çekiyorsa.
Doğrudan ona konuşulsa da, sıklıkla dinlemiyor gibi duruyorsa.
Sıklıkla yöneregeleri takip etmiyorsa ve okul ödevlerini, ev işlerini veya işteki görevlerini bitiremiyorsa.
Aktiviteleri organize etmekte sıklıkla zorlanıyorsa.
Uzun sürecek ve zihnini zorlayacak ev ödevi, okul ödevi gibi şeylerden uzak duruyorsa, sevmiyorsa veya yapmak istemiyorsa.
İşler ve aktiviteleri yapmakta kullanılacak şeyleri (örn oyuncak, okul ödevleri, kalem, kitap veya alet) sıklıkla kaybediyorsa.
Sıklıkla dikkati dağılıyorsa.
Günlük aktivitelerde sıklıkla unutkansa.

Hiperaktivite / Tepkisellik

Aşağıdaki semptomlardan 6 veya fazlası varsa ve bu durum 6 aydan fazla sürüyorsa gelişme seviyesinde bir problemin olduğuna işaret eder.

Elleri veya ayakları durmadan kımıldıyorsa veya oturması gerekirken sandalyede kıpırdanıyorsa.
Oturması gerekirken ayağa kalkıyorsa.
Uygun olmayan zamanlarda fazlaca koşuyor veya tırmanıyorsa.
Serbest zaman aktivitelerini sessizce yapmakta sıklıkla zorluk çekiyorsa.
Sıklıkla “hareket halinde” veya “bir motor tarafından kullanılıyormuşçasına” hareket ediyorsa.
Sıklıkla fazlaca konuşuyorsa.
Soru bitmeden cevabı söyleyiveriyorsa.
Bir başkasının sırasını beklemekte sıklıkla sıkıntı çekiyorsa.
Diğerlerinin sözlerini veya oyunlarını kesiyor veya zorla giriyorsa.

Çalışma

ADHD’si olanlarda ölüm riski araştırılmıştır. Çalışma Danimarkada yapılmış ve 1,9 milyon kişi izlenmiştir. Bunların 32,061’inde ADHD tanısı tespit edilmiştir.

Takip esnasında (24.9 milyon kişi yılı) 5580 kişi ölmüştür.

Ölüm riski ADHD’si olanlarda 5.85 (10.000 kişi yılında) olarak yüksek bulunmuştur.

Ölüm nedeni en sık kazalar olarak raporlanmıştır.

6 yaş altında 1.86,

6-17 yaş arasında 1.58,

18 yaş ve üstünde bu oran 4.25’e çıkmaktadır.

ADHD’si olan kızlarda ölüm riski 2.85’ken erkeklerde 1.76 olarak bulunmuştur.

Sonuç

ADHD’si olan çocuk ve erişkinlerin tanısının konulması gereklidir ve tedavi için adımların atılması bu artmış ölüm riskini azaltmasını sağlamalıdır. Eğer, çocuğunuzda veya bir yakınınızda ADHD’den şüphelinorsanız mutlaka bir psikolog veya psikiatrın görmesini sağlamanız o kişinin hayatı için uygundur.

http://www.cdc.gov/ncbddd/adhd/checklist.html

Dr Søren Dalsgaard, et al. “Mortality in children, adolescents, and adults with attention deficit hyperactivity disorder: a nationwide cohort study”. The Lancet Volume 385, No. 9983, p2190–2196, 30 May 2015

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Tehlikeli Mi? için yorumlar kapalı

Filed under Akıl ve Ruh

Doğum Kontrol Hapları DVT Kulak Mı?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Tıp jargonunda kısaltmalar sık kullanılır, bunun nedeni havalı bir tarz veya bilgi saklamaktan ziyade zaman kısıtlamasıdır. Çoğu hekimin hayatı baş döndürücü süratte geçtiğinden, derin ven trombozu yerine DVT’yi, doğum kontrol ilaçları (Oral KontraSeptif) yerine de OKS’yi kullanırız.

Size bu noktada da traji-komik bir hikâye anlatayım isterseniz:

Olay SSK Göztepe Hastanesinde geçmektedir.  Akşam sekiz sularında çocuk acile başvuran hasta yakınına hemşire, karşıdan tüp alır mısınız diye sorar; çocuktan kan tetkiki istenmiştir, laboratuar da karşı kapıdadır. Adamcağız odadan çıkar, bu arada çocuğun sonuçları çıkar, tedavisi biter, ama baba ortada yok. O zaman cep telefonu da yok maalesef, beklerler, beklerler, saatler geçer, sonunda baba elinde piknik tüpüyle gecenin 2’sinde kapıda belirir. Önce Kadıköy’e gitmiş, oradan karşıya geçmiş, Beşiktaş’ta tüp bulamamış, Karaköy’de ancak piknik tüpüne bulabilmiş, ancak tam dönecekken vapur seferleri bitmiş. Karayoluyla köprüyü geçmek zorunda kalmış. Zavallı adam, mahvolmuş.

Gelelim konumuza…

DVT Nedir?

Derin ven trombozu, isminden de anlamayacağınız gibi özellikle bacakların derininden geçen toplardamarların pıhtıyla tıkanması durumudur. Tıkanırsa tıkansın, ne olur canım derseniz, ona da pulmoner emboli olur derim. Pulmoner emboli, bu derin toplardamar sisteminde oluşan pıhtının koparak akciğer gitmesi durumudur, bu durum hafif de olabileceği gibi, hayatı tehdit edecek boyutta olabilir. Her  yıl A.B.D.’de 25.000 kişi bu durumdan ölmektedir.

Derin toplardamar sistemi neden tıkanır?

Toplardamar sistemi, kirli kanı kalbe tekrar döndüren bir sistemdir. Ancak atardamar sisteminden farklı olarak burada kalp gibi bir pompa sistemi yoktur. Kalp’in pompa gücü, kanı 180cm yukarı (sistolik tansiyon 120mmHg) atmaktadır, hâlbuki toplardamardaki basınç 2-10cm’dir. Yani basınç düşüktür, bu basınç özellikle vücudun bacaklar gibi alt bölgelerinde yer çekiminin de etkisiyle daha da düşmektedir, burada kan dolaşımını kasların damarları sıkıştırmasıyla oluşur; yani bir uçak yolculuğu gibi uzun süre sabit kalırsanız bu sistemde kan pıhtılaşabilir; akarsular gibi temiz ve pıhtısız bir kanınız olsun isterseniz hareket edeceksiniz, başka yolu maalesef yok. Bu pıhtı özellikle cerrahi sonrasında da sık görülmekle beraber, OKS kullananlarda da arttığı bilinmektedir.

Tüm dünyada doğurganlık çağındaki kadınların %9’u OKS kullanmaktadır, bu oran gelişmiş ülkelerde %18’e, İngiltere’de %28’e çıkmaktadır.

Çalışma

2001-2013 yılları arasında ilk kez venöz tromboembolizm (VTE) (toplardamarda pıhtı nedeniyle tıkanma) olan 15-49 yaşlarındaki kadınlar incelenmiştir.

OKS kullanımının VTE’yi 2,97 kat arttırdığı tespit edilmiştir.

OKS’nin içeriğine göre VTE riski de değişmektedir. Eğer OKS kullanıyorsanız etken maddelerine bakarak riskinizi görebilirsiniz.

Desogestrel: 4.28

Gestodene: 3.64

Drospirenone: 4.12

Cyproterone: 4.27

Levonorgestrel: 2.38

Norethisterone: 2.56

Norgestimate: 2.53

Sonuç

OKS’ler VTE riskini arttırmaktadır, özellikle VTE’yi arttıracak başka risk faktörleriniz varsa, örneğin sigara kullanımı, obezite, sedanter hayat, ailesel yatkınlık gibi, bunları mutlaka hekiminize danışmanızı öneririm. Ayrıca bu risk faktörlerini azaltacak çalışmalar da yapmak gerekir. Bir başka husu da OKS’leri hekiminize danışmadan lütfen almayın.

Yana Vinogradova, et al. “Use of combined oral contraceptives and risk of venous thromboembolism: nested case-control studies using the QResearch and CPRD databases.” BMJ 2015;350:h2135

Doğum Kontrol Hapları DVT Kulak Mı? için yorumlar kapalı

Filed under Genel Sağlık

Elma Giren Eve Doktor Girmez Mi?

Copyright Dr. Burak UzelAmerikalıların bir inanışı var, aynen bizimkine benziyor, ancak küçük bir değişiklikle: biz de güneş, onlarda elma. İnanış elma giren eve doktor girmez, biz de ise güneş giren eve doktor girmez yönündeydi. Tuttuğumuz nöbetleri düşünürseniz gün ışığında bizleri neden görmediğinizi anlatan manidar bir laf…

Sağlıklı bir yaşamı devam ettirmek için 4 basit kurala uymak gerek, bunu yıllardır yazıyorum. Bugün bu yazıyı yazarken 2 farklı makale daha okudum, her ikisi de D vitamini ile ilgiliydi; ilki D vitaminin tansiyon üzerinde bir etkisinin olmadığı yönündeydi, ikincisi ise yaşlı kadınlarda egzersiz ve D vitaminin düşmelere ve düşmenin getirdiği zararlara etkisini araştırıyordu: egzersiz ve egzersiz+D vitamini düşme sayısını engelliyor, ancak düşmenin zararlarını engellemiyor sonucu çıktı. Sonuç olarak eğer ölmemişsek hareket etmek zorundayız, başka bir yolu yok maalesef. Hâlbuki şu anda da benim tek hayalim, sahilde şezlong üzerinde denizin mırıltısı, tuzlu suyun bromür kokusu ile aromalanmış kâh serince, kâh sıcacık esintisi eşliğinde yan gelip yatmak, ancak doğa bizlere çalış diyor.

Neyse konumuza geri dönelim; 2007-2008 ve 2009-2010 Ulusal (ABD) Sağlık ve Beslenme Çalışması Anketinde 8728 erişkin incelenmiştir. En azından günlük küçük bir elma yiyenler (149g çiğ elma) ile elma yemeyenler karşılaştırılmıştır.

Doktoru uzak tutma, son 1 yıl içinde 1 kereden fazla doktora başvurmama olarak belirlendi.  İkincil sonuçlar ise diğer sağlık hizmetlerinden uzak durmak olarak belirlendi (hastanede gecelik yatış, akıl sağlığı uzmanına muayene veya ilaç yazımı).

Sonuçlar

Anketi cevaplayan 8399 kişinin %9’u düzenli olarak elma yemekteydi. Elma yiyenlerin eğitim düzeyi daha yüksek, daha fazla etnik azınlık grubuna ait ve daha az sigara içmekteydi.

Elma yiyenlerin %39’u doktordan uzak duruken, elma yemeyenlerde bu oran %33’e inmekteydi. Aynı zamanda daha az reçetli ilaç almaktaydılar. Elma yiyenlerle, yemeyenler arasında hastanede gecelik kalış, akıl sağlığı uzmanına başvuru arasında bir fark saptanmamıştır.

Elmanın Besin Değeri

Kalori: 100

Yağdan gelen kalori: 0

% Günliük Değer*

Toplam yağ: 0g 0%

Doymuş yağ: 0g 0%

Trans yağ: 0g

Kolesterol: 0mg 0%

Sodyum: 0mg 0%

Toplam karbohidrat: 25g 8%

Diyetsel lif: 4g 18%

Şeker: 19g

Protein 0g

Vitamin A: 2%

Vitamin C: 14%

Kalsium: 2%

Demir: 2%

Kirsti Uusi-Rasi, et al. “Exercise and Vitamin D in Fall Prevention Among Older Women

A Randomized Clinical Trial”. JAMA Intern Med. 2015;175(5):703-711. doi:10.1001/jamainternmed.2015.0225.

Louise A. Beveridge, et al. “Effect of Vitamin D Supplementation on Blood Pressure

A Systematic Review and Meta-analysis Incorporating Individual Patient Data”. JAMA Intern Med. 2015;175(5):745-754. doi:10.1001/jamainternmed.2015.0237.

Matthew A. Davis, et al. “Association Between Apple Consumption and Physician Visits

Appealing the Conventional Wisdom That an Apple a Day Keeps the Doctor Away”.  JAMA Intern Med. 2015;175(5):777-783. doi:10.1001/jamainternmed.2014.5466.

HHFS_APPLES_FRESH_Nov2012.pdf erişimi için tıklayın

Copyright Dr. Burak Uzel

Elma Giren Eve Doktor Girmez Mi? için yorumlar kapalı

Filed under Genel Sağlık

Mongersen: Crohn Hastalığında Devrim Mi?

Mongersen’den Hikayeler- Crohn2000 yılı civarında sevgili abim, hocam Dr. Gökhan Demir’in Amerika’dan dönüşünü hasretle bekliyordum. Döndüğünde hemen Gökhan abiyi sıkıştırmaya başladık. Gökhan abi, her zaman olduğu gibi alev alev yanan bilim aşkıyla Amerika’da yaptığı çalışmalardan bahsetmeye başladı. Bir insanın her hangi bir meslekteki başarısı, kişinin yaptığı işe ihtirasıyla doğru orantılıdır derler, bunun canlı örneği ise Gökhan Hocadır. Konuya hâkimiyeti kadar, canlı anlatımı, sesini ve beden dilini kullanması da mükemmeldir.

İşte tam o zamanlar, beni yetiştiren hocam Prof. Dr. Nil Molinas Mandel ile şunun münakaşasını yapıyordum; siz cisplatin devri hekimisiniz, ben ise trastuzumab hekimi diyerek kendimi teknolojik olarak büyük gördüğümü iddia ediyordum (20’li yaşların hezeyanları). Gökhan abi ise anti-sense oligonükleotidler üzerine çalıştığını söyleyince, benim havam da tamamen sönmüş oldu. Defalarca anlatmasına rağmen anlayamıyordum. Odasına astığı bir hücrenin enzimlerini, genlerini gösteren afiş de beni büyülüyordu.

Gelelim bugünkü konumuza: Crohn hastalığı, sindirim sisteminin iltihaplı hastalıklarından bir tanesidir. Crohn hastalığı sindirim sisteminin tüm bölgelerini tutabilir ve bu güne kadar yüz güldürücü bir tedavisi bulunmamaktaydı.

Crohn hastalığındaki iltihabi durumun SMAD7’nin fazla olması nedeniyle olduğu düşünülmektedir. Yüksek seviyedeki SMAD7 ise bağışık sistemini baskılayıcı TGF-β1 (transforme edici büyüme faktörü) seviyesini azaltmaktadır.

SMAD7 proteini 1995’de bulunmuş ve matrak olsun diye “dekapentaplejiğe direnen anneler”
isimlendirilmiş. Biliyorsunuz gen çalışmaları genellikle meyve sineklerinde yapılır. Dekapentaplejik geni (dekapenta: 15, pleji: felç), meyve sineğinin organlarını oluşturan 15 diskin oluşumun felç olması anlamında kullanılmaktadır.

Mongersen ise ağızdan kullanılan SMAD7 antisense oligonükleotidir. Bu ilaç, geni kapatmak yerine ürettiği RNA’yı durdurmaktadır (genin ürettiği RNA’ya sense, bunun durduran maddeye de antisense denilmektedir).

Plasebo kontrollü, çift kör faz 2 bu çalışmada mongersen günde 10mg, 40mg ve 160mg dozlarda hastalara verilmiştir.

Sonuçlar

15 günde tam şifa elde edilen hastalar

Plasebo %10

40mg mongersen kullananlarda %55

160mg mongersen kullananlarda %65

Bu sonuçlar son derece yüz güldürücüdür, ancak çalışmaların devam etmesi gerekir.

Giovanni Monteleone, et al.“Mongersen, an Oral SMAD7 Antisense Oligonucleotide, and Crohn’s Disease”. N Engl J Med 2015; 372:1104-1113

Mongersen: Crohn Hastalığında Devrim Mi? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Folik Asit Yüksek Tansiyonda İnmeden Koruyor

folİk Asİt ve İnmeFolik asiti özellikle hamile kalanlar veya hamile kalmak isteyenler yakından bilir. Folik asit, diğer isimleriyle folat, B9 vitamini, B vitamini ailesinden vitaminlerdir. Folik asiti insan vücudu üretememektedir, dışarıdan diyet yoluyla almamız gerekmektedir. Folat, DNA yapımında etkili olduğu kadar metilasyonunda da etkili.

Metilasyon, ise epigenetik değişikliklerde önemli, bu demek dediniz mi? Efendim, çağımız genetik çağı, artık bundan sonra senin kolesterolden falan bahsetmek yerine “senin MTHFR geninde bozukluk var mıydı şekerim?” sorularını birbirimize sorar olacağız. Genetik değişiklikler, yapısal değişiklikler, daha önceki yazılarımda da bahsettim, Burak yerine Rakbu yazmak gibi, anlam tamamen değişiyor, yani genin ürettiği protein değişiyor. Epigenetik değişiklikler ise  genin yapısını bozmayan, ama çalışmasının kapatan şeyler. Yani lambanız var, düğmeyi bir türlü açamıyorsunuz. İşte folat da bu noktada yerini alıyor; çünkü epigenetik değişiklikler genin metilasyonu ile oluyor. Dolayısıyla gebelikte bebekte nöral tüp defektlerini engellemekte kullanıdığımız folat, epigenetik üzerine etki ediyor- hem de 50 tanesi 2TL’ye satılıyor (bu nedenden dolayı bir süre sonra eczanelerde bulamayacağız diye tahmin ediyorum).

Folat eksikliği, kansızlık yapabildiği gibiş, homosisteini yükseltiyor. Homosistein yüksekliğ artmış kalp damar hastalığı ile ilişkili, ama daha önce yapılan çalışmalarda homosisteini yüksek olanlara folat verildiğinde homosisteinin düştüğü gözlenmiş, ama kalp damar hastalığı riskinin değişmediği ne yazık ki gözlemiştik.

Bugün bahsedeceğim çalışma Çin’de yapılmış ve ve toplam 20,742 tansiyon hastası çalışmaya alınmıştır. Bu alaınan hastaların öykülerinde inme veya kalp krizi bulunmamaktadır. Bu hastalar folik asidi düzenleyen genlerden biri olan  MTHFR C677T (rs1801133) genotipine göre sınıflamışlar. Bu genin kodu CC olanlar %100 aktivite gösterirken, CT olanlarda %65, TT olanlarda, hayır o TT trending tweet demek değil, timin-timin demek, %30 enzim aktivitesi oluyor. Manası ise, TT olanların kanlarında folat düşük, homosistein yüksek.

Çalışmada bir grup hastaya enalapril içeren tansiyon ilacı, diğer gruba da hem enalapril, hem de folik asit içeren hap verilmiş. Çalışma çift kör yapılmış.

Sonuçlar

4,5 yıl takipte

Sadece enapril alan grupta inme %3,4 iken

Enapril-folik asit alanlarda %2,7 olarak bulunmuş Yani folik asit inme riskini mutlak olarak %0,7 azaltmış. Küçük gibi görünse de oldukça olumlu bir durum oluşturmuş. Yan etki ise her iki grupta benzer saptanmış. Ayrıca genetik değişiklikleri olanlarda da benzer etkiler gözlenmiştir.

Tansiyon hastaları bu çalışmanın ışığında folik asit almaları faydalı olabilir.

Yong Huo, et al. “Efficacy of Folic Acid Therapy in Primary Prevention of Stroke Among Adults With Hypertension in China. The CSPPT Randomized Clinical Trial”. JAMA. Published online March 15, 2015. doi:10.1001/jama.2015.2274

Folik Asit Yüksek Tansiyonda İnmeden Koruyor için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

İyi Haber: Ailesel Kolesterol Yüksekliği Şeker Hastalığını Engelliyor

Kolesterol hücrenin yapıtaşı, dolayısıyla olması gereken bir molekül. Kandaki kolesterol düzeyinin belirli bir aralıkta olmasını istememizin iki nedeni var: uçlarda ölüm riski fazla. Bunu otobanda araba kullanmaya benzetebiliriz, çok yavaşsanız size çarpabilirler, çok hızlıysanız siz çarpabilirsiniz.

Kolesterol çok düşükse veya çok yüksekse ölüm riski fazla. Kolesterol düşüklüğü genel beslenme yetersizliği (Afrika’daki açlarda olduğu gibi), kronik hastalığı olanlarda (tedavi edilemeyen tüberküloz gibi) veya kolesterol üreten organın çalışmamasında (karaciğer sirozu gibi) görülmektedir.

Kolesterol yüksekliği ise, çoğumuz gibi, enerji kaynaklarını kolay bulan (bakınız buzdolaplarınız), sıkı enerji tüketen (bakınız vücut ağırlığınız ve göbeğiniz), az enerji tüketen (bakınız arabalarınız) insanlarda sık gözleniyor. Kolesterol yüksekliği olan insanları kabaca iki gruba ayırabiliriz

  1. Grup: Bu insanlardan otobanda hız sınırını aşanlar, bunlara trafik cezası gönderip hızlarını azaltmak gerekiyor, yani enerjilerini kısıp, daha fazla enerji harcamalarını sağlamamız gerekiyor = az ye, bol egzersiz yap.
  1. Grup: Bu insanlardan hem hız yapıp hem alkollü olanlara hem ceza yazmak, hem de trafikten men etmek lazım. Yani bu insanların kalp damar hastalıkları var veya ciddi riskleri varsa (diyabet, ailesel kolesterol yüksekliği gibi), bu insanlara yukardakine ek olarak, kolesterol düşürücü ilaç da vermek lazım. Ama burada önemli nokta EK OLARAK ilaç vermenin gerekliliği.

Bu 2 gruptaki insan sayısı en fazla 1.grupta mevcut. Bu 1. gruptaki insanlar hem kolesterolleri düşük olsun, hem eski yeme ve egzersiz yapmama alışkanlıklarını sürdürsün istiyorlar. İlaç firmaları da, insanların bu isteklerine cevap veriyor; ilaçlar kolesterolü düşürüyor, ama insanlar diyet ve egzersiz yapmadıkları için, yani buna neden olan olayı ortan kaldırmadığı için bir kısmı diyabet oluyor, vs. Ama ilaç kullanırsa, insan kendini kandırarak, kolesterolünü düşürmüş, zor olanı-kısa yoldan fethetmiş oluyor. Ne var ki kazanan ilaç firmaları oluyor (fazla insanın olduğu grupta daha fazla ilaç satılacağı aşikardır).

  1. gruptaki insanlara tedavi edici olarak ilaç vermek zaten şart, bu konuda da herhangi bir şüphe yok. Ama bu gruptaki insan sayısı 1. gruba göre daha az.

Bugün bahsedeceğim çalışma ise bu 2. gruptaki kişileri ele alıyor. Kolesterol yüksekliğiyle tip 2 şeker hastalığı kolkola olduğunu gayet iyi biliyoruz, bunun nedenin de fazla yemek-az hareket etmek istediğiniz biliyoruz. Peki ailesel kolesterol yüksekliği olanlarda şeker hastalığı riski artıyor mu?

1994-2014 yılları arasında Hollanda’da yapılan bu çalışmada 63,320 bireyin DNA incelemesi ailesel kolesterol yüksekliği için yapılmış.

Sonuçlar

Ailesel kolesterol yüksekliği olanlarda tip 2 şeker hastalığı prevalansı %1,75 bulunmuştur.

Bu kişilerin etkilenmemiş akrabalarında ise tip 2 şeker hastalığı %2,93 olarak tespit edilmiştir.

Yani kolesterolüm yüksek diye üzülmeyin, bu durum şeker hastalığı riskinizi azaltıyor.

Joost Besseling, et al. “Association Between Familial Hypercholesterolemia and Prevalence of Type 2 Diabetes Mellitus”. JAMA. 2015;313(10):1029-1036. doi:10.1001/jama.2015.1206.

İyi Haber: Ailesel Kolesterol Yüksekliği Şeker Hastalığını Engelliyor için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Tansiyon Tedavisinde Pancar Suyu: Leziz

Copyr

Copyr

Pancarın rengi muhteşem olduğu kadar, sağlığımızı koruyucu etkilerinin de bilimsel olarak ispatlanması güzel bir şey. Pancar kökünün tıbbi kullanımı antik Roma devrine uzanıyor: ateş ve kabızlıkta kullanılmış. Hipokrat da pancar yapraklarını yaranın yapışması için kullanırmış. Antik Romalılara göre pancar suyu afrodizyak özelliğe de sahip. Bir diğer şaşırtıcı özelliği ise sarımsağın kokusunu bastırması, yani mantınızı sarımsaklı yoğurtla yiyip üstüne pancar yerseniz sarımsak kokusu gittiği iddia ediliyor (denemek lazım).

Gelelim konumuza; tansiyon yüksekliği ciddi bir durum, yaş arttıkça da kaçınılmaz olarak artıyor; ancak insanların yarısı hastalığının farkında, farkında olanların sadece yarısı da kontrol altında. Nitratların tansiyon düşürücü özelliğinden dolayı biz hekimler tarafından kullanılmaktadır.

Geleneksel tansiyon düşürücü limonlu suyunun ne kadar etkinliğini olduğu bilinmese de şimdi bahsedeceğim çalışmada 68 tansiyon hastasının yarısına 4 hafta boyunca nitratlı pancar (kökü) suyu hergün 250mL (yaklaşık 1 su bardağı) içmeleri sağlanmış, diğer yarısına da nitratsız pancar (kökü) suyu aynı şekilde verilmiş. Bu çalışma çift kör olarak yapılmış; yani ne araştırmacılar, ne de hastalar nitratlı mı nitratsız mı pancar suyu içtiğini bilmemeleri sağlanmış. Bu çalışma dizaynı yanlı davranmanın engellenmesi için yapılmaktadır.

Sonuçlar

Hem hekimin yaptığı, hem hastanın evde yaptığı, hem de 24 saatlik tansiyon holterlerinde, nitratlı pancar suyu içenlerde tansiyon düşmektedir ( yaklaşık 8/4 mmHg). Endotelyal (damarın içini döşeyen hücreler) fonksiyon yaklaşık %20 iyileşmiş, atardamarda sertlik 0.59 m/s azalmıştır.

Buradan 2 sonuç çıkmaktadır: tansiyon hastaları nitratlı pancar (kökü) suyunu kullanabilir. Tansiyon düşüklüğü olanların da pancar suyu içerken dikkat etmeleri gerekir- tansiyonları daha da düşebilir.

Pancar kökünde oksalik asit olduğu, bunun da böbrek taşı yapabileceği de akılda tutulmalıdır.

Ayrıca pancar suyu içildikten sonra idrar rengi koyu çıkabilir, bu da normal bir durumdur (betaninden dolayı).

Vikas Kapil, et al. “Dietary Nitrate Provides Sustained Blood Pressure Lowering in Hypertensive Patients”. Hypertension, 2015; 65: 320-327

Tansiyon Tedavisinde Pancar Suyu: Leziz için yorumlar kapalı

Filed under Hipertansiyon

Şiddetin her Türüne Karşıyım

Şiddete karşıyım, siz de her türlü şiddete karşı çıkın, hiç bir türünü beslemeyin, yüceltmeyin.

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Şiddetin her Türüne Karşıyım için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kardiologlar Kongreye Giderse Hastalara Ne olur?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Kalp krizi diye bilinen hastalık, kalbi besleyen damarların tıkanması ile kalbin beslenmesinin bozulması ve kalp hücrelerinin ölmesi durumudur. Vücudumuzda onca damar varken, olmazsa olmaz bir organın damarının tıkanması insanoğlunun zaaflarından birisi. Örneğin bacağımızı besleyen damarlar (atardamar) bu sıklıkla tıkanmıyor.

Gelelim konumuza, kalp krizinin tedavisiyle kardiologlar ilgileniyor. Kalp krizinin tanısı göğüs ağrısı (baskı tarzında ağrı), EKG’de değişiklikler ve kan tetkiklerinde kalp kası hasarının gösterilmesi ile oluyor.

Hekimlik sürekli gelişen ve ilerleyen bir bilim dalı olduğu için çoğumuz bilimsel toplantılara, kongrelere katılıp en yeni bilgilere ulaşıyoruz. Bazılarımızda kendi çalışmalarımızı bu kongrelerde sunuyoruz. Peki kardiologların ulusal kongreye katıldıkları tarihlerde hastalara ne oluyor? İşte bu sorunun cevabı bu çalışmada:

Çalışma 2002-2011 yıllarında 2 ulusal kardioloji kongresinin yapıldığı tarihlerle, kongrelerden 3 hafta öncesi veya sonrası tarihlerde başvuran hastalar (kalp krizi geçiren, kalp yetersizliği olan veya kalp durması olan) değerlendirilmiş. Kongre günlerinde 30bin,  kongre olmayan günlerde 180bin vaka çalışmaya alınmış.

Sonuçlar

Eğitim hastanelerinde yüksek riskli kalp yetersizliği veya kalp durması ile gelen hastaların 30 günlük ölüm oranları karşılaştırıldığında:

Kalp yetersizliğinde, kongre günlerinde %17, kongre olmayan günlerde %24 ölüm oranı varken

Kalp durmasında kongre günlerinde %59, kongre olmayan günlerde %69 ölüm oranı tesbit edilmiştir.

Kalp anjiosu (perkutan koroner girişim) kongre günlerinde düşük (%20’ye karşı %28) olmasına rağmen ölüm oranı değişmemektedir.

Sözün Özü

Kongre zamanı kardiolog bulamazsanız, moralinizi bozmayın.

Anupam B. Jena, et al. “Mortality and Treatment Patterns Among Patients Hospitalized With Acute Cardiovascular Conditions During Dates of National Cardiology Meetings”. JAMA Intern Med. 2015;175(2):237-244. doi:10.1001/jamainternmed.2014.6781.

Kardiologlar Kongreye Giderse Hastalara Ne olur? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Selenyum Prostat Kanseri Olanlarda Ölüm Riskini Arttırıyor

SELENYUMVitamin ve mineral takviyesi ülkemizde oldukça merak edilen bir konu ve satılan ürünler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca izinli olduğu için, ürünün içeriği, insanlar üzerine etkileri ve ürünün nasıl yapıldığı hakkında çoğu zaman bilgimizin olmaması sıkıntılı bir durum yaratmaktadır.

Bugün bahsedeceğim çalışmada metastazsız prostat kanseri olan 4459 erkek araştırılmıştır. Ortanca 8,9 yıl takip edilen bu hastaların %23’ü prostat kanserinden, %27’si kalp damar hastalığı yüzünden kaybedilmiştir.

Selenyum kullanan (vitamin içinde de bulunabilmektedir) hastalarda prostat kanserine bağlı ölüm 2,6 kat artmaktadır. Bu olasılık günde 140 μg’dan fazla kullanlarda daha belirgindir.

Bir başka araştırma ise selenyum içeren ve ABD’de satılan bir multivitamin ile ilgili. 2008 yılında bir chiropractor hastalarında artmış sindirim sistemi yakınmaları ve saç dökülmesi gözlemlemiş; bu hastalara önermiş olduğu vitamin/mineral kompleksi dozunu iki kata çıkması üzerine, hastalardaki şikayetlerin daha da arttığını gözlemlemesi üzerine araştırma başlatılmıştır.

Yapılan inceleme sonucunda 201 hastada, kanlarında olması gereken miktarının çok üzerinde Selenyum tesbit edilmiş olup, bu durumun vitamin/mineral kompleksinin üretimi esnasında aşırı selenyum konulmasının neden olduğu anlaşılmıştır (üretici hatası).

Selenyuma bağlı zehirlenmelerde gözlenen bulgular ise aşağıdadır:

  • Bulantı
  • Kusma
  • Tırnaklarda renk değişikliği/ kolay kırılma
  • Saç dökülmesi
  • Yorgunluk
  • Huzursuzluk
  • Kötü nefes kokusu ( çoğunlukla sarımsak kokusu gibi tarif edilmektedir)

Sonuç

Prostat kanseri olanlar selenyum kullanmamalı, ayrıca eğer vitamin alıyorlarsa içinde selenyum olmayanı tercih etmelidirler.

Stacey A. Kenfield, et al. “Selenium Supplementation and Prostate Cancer Mortality”. JNCI J Natl Cancer Inst (2015) 107 (1): dju360

doi: 10.1093/jnci/dju360

Jennifer K. MacFarquhar; Danielle L. Broussard; Paul Melstrom; Richard Hutchinson; Amy Wolkin; Colleen Martin; Raymond F. Burk; John R. Dunn; Alice L. Green; Roberta Hammond; William Schaffner; Timothy F. Jones . “Acute Selenium Toxicity Associated With a Dietary Supplement “. Arch Intern Med. 2010;170(3):256-261.

Selenyum Prostat Kanseri Olanlarda Ölüm Riskini Arttırıyor için yorumlar kapalı

Filed under Kanser

Metforminle İlgili 4 Soru

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Metforminin diyabet tedavisinde ilk tercih ettiğimiz ilaç olduğunu hatırlarsınız. Hem insülin direncini kırması, hem kilo verdirmesi de ayrıca kilolu hastalarda istediğimiz etkilerdir. Yan etki olarak da sıklıkla hafif bulantı (bazen de çok) ve iştahsızlık yapmaktadır (diğer yan etkileri yazmıyorum). Ben kilo fazlası olan hastalarımda bir sakınca yoksa metformini ilk tercih ediyorum ve kişi diyet/egzersizine dikkat edip –kilo da verirlerse kan şeker düzeyleri çoğunlukla normale geldiğini görmekteyim.

1. Metformini Herkes Kullanabilir Mi?

Hayır, özellikle böbrek yetersizliği olanlar veya kalp yetersizliği olanlarda laktik asidoz dediğimiz hayatı tehdit eden ciddi bir durum oluşabilmektedir. Bu tip hastalarda dikkatli kullanmak gerekmektedir. Eczaneye gidip bir kutu metformin alayım, şifa niyetine tüketeyim dememek gerek.

2. Kilo Vermede veya Şeker Tedavisinde Tek Başına Yeterli Mi?

Metformin 100 yıllık bir ilaç olsa da sihirli bir yanı yok; tek bir dokunuşta tüm dertlere deva olamıyor. İnsülin direncini azalttığı için özellikle şeker düşmeleri sonucu kendini kaybederek yemeğe saldıranlarda faydalı: hani o reklam var ya, açken sen sen değilsin; hipoglisemiyi gösteriyor. Bir de yemeklerden özellikle 2 saat sonra aşırı uyku gelmesi, tatlı krizi de reaktif hipogliseminin göstergesi durumu var, bunda da metformin etkili olabiliyor.

Ayrıca barsaklarımızda bizle birlikte yaşayan mikropların nüfus oranlarında değişiklik yapıyor, ki kötü beslenmeyle barsaklarımızda bizi semirten mikropların oranının arttığını da biliyoruz.

3. Metforminle Birlikte B12 Vitamini de Almalı Mıyım?

Metformin kullananların %7’sinde B12 vitamin eksikliği gelişiyor. Bu durumun metforminin barsaklar üzerinde yaptığı etkiye bağlı olduğu düşünüyoruz. Ama rutin B12 vitaminİ kullanılmasını önermektense, senede bir kan düzeyine bakmanın doğru buluyorum.

4. Kanser Riskini Azaltıyor Mu?

Bu konuda gelen bilgiler karışık. Ancak, özellikle pankreas kanseri cerrahisi yapan bir ekiple çalışınca pankreas kanseri riskinin özellikle şeker hastalarında arttığını görüyorum. Bunun dışında kalın barsak kanseri de belirgin oranda artmış bulunuyor. Bu durumun insülinin büyüme hormonu olarak etkilerinden dolayı olduğunu düşünüyoruz. Metformin insülini normalleştirdiği (azalttığı) için kanser risklerinde bazı çalışmalarda azalmanın olduğu gözleniyor, ancak %100 garantili bir sistem yok, çünkü kanser tek bir nedenden olmuyor.

Metforminle İlgili 4 Soru için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

5 Soruda Poli-Kistik Over Sendromu

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Kadın doğumcular (uzmanları) ile birlikte takip ettiğimiz hastalıkların başında polikistik over (yumurtalık) sendromu gelmektedir. Muhtemelen çoğunuz bu hastalığı duymuşsunuzdur ve azımsanmayacak kadarınız da bunu yaşıyorsunuzdur. Doğurganlık çağındaki kadınların %4-6’sında polikistik over sendromu bulunmaktadır.

  1. PKOS’um Var Hamile Kalabilir Miyim?

Evet kalabilirsiniz. PKOS’um var diye doğum kontrol yöntemlerini bırakıp planlanmamış bebek sahibi olanları da görmekteyiz. Özellikle gebe kalmak isteyenler de, morallerini bozmasın olsalık azalmış olmakla birlikte gebelik sağlanabilmektedir.

  1. Kistler Kaybolsa Hastalık Geçer Mi?

Kistler hastalığın nedeni değil, hastalığın sonucudur. Her kadın yumurtalıklarında belirli sayıda yumurtayla doğar ve her mens döneminde bunlardan bir tanesi olgun yumurtaya dönüşür; PKOS’da yumurtaların olgunluğa geçmesinde bir engel vardır, ancak buna neyin sebep olduğu bilinmemektedir.

  1. PKOS’u Olanlarda Ne Şikayet Olur?

Adet düzensizlikleri, adet görememe, fonksiyonel olmayan kanama %30,

Obezite %40-50,

Erkeksi özellikler ( tüylenmede artış %50, yağlı cilt, saçta erkek tipi dökülme, seste kalınlaşma),

Yumurtalıklarda çok sayıda kist olması,

İnsülin direnci,

Endometriyumda (rahimin içinde)kalınlaşma ile karakterize bir hastalıktır. Hastaların %20’si normal adet görmektedir.

  1. Tedavi Olabilir Miyim?

Bu hastalığın nedeninin, normal bir siklusda dalgalanması gereken östrojen, testeron ve lüteinizan hormonların izafi ve sürekli olarak yüksek olması olduğu düşünülmektedir. Ayrıca bu hastalarda insülin direnci ve insülin fazlalığı da vardır. Bu nedenle kilo vermenin önerilmesinin yanında, insülin direncini kıran metformin de verilebilmektedir. Gebelik isteyenlerin Jinekologlarına başvurması gereklidir, bu yönde de tedavi uygulanmaktadır.

  1. PKOS Hayatımı Kısaltır Mı?

Erkeklik hormonu arttığı için tıpkı erkeklerde olduğu gibi kalp-damar hastalığı riski artabilmektedir. İnsülin direnci ise başlı başına Zaralı bir durumdur. PKOS ile meme kanseri, yumurtalık kanseri arasında ilişki yoktur, ancak endometriyum kanseri riski artmıştır.

Bu hastalığın kendisinde olduğunu düşünenlerin, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanına başvurmaları gerekmektedir.  Ayrıca İç Hastalıkları, Endokrinoloji  bölümüne de bu hastaların başvurması uygundur.

5 Soruda Poli-Kistik Over Sendromu için yorumlar kapalı

Filed under Endokrin Hastalıklar

6 Adımda Zatüre

Copyright Dr. Burak UZel

Copyright Dr. Burak UZel

Pnömoni, akciğerlerin enfeksiyonudur ve her yaş grubunda hafifden ağıra değişen şiddette hastalık yapmaktadır.

  1. Zatüre Olduğumu Nasıl Anlarım?

Pnömoninin işaretleri:

Öksürük,

Ateş,

Halsizlik,

Bulantı, kusma,

Hızlı nefes alma veya nefes darlığı,

Titreme veya batma tarzında göğüs ağrısıdır.

Ancak, her zatüre de bunların olması da gerekmemektedir.

  1. Kimler Risk Altındadır?

65 yaşından büyükler ve

5 yaşından küçükler risk altındadır

19-64 yaş aralığındaki bireylerde altta yatan diyabet, astım, sigara kullanımı varsa

artmış pnömoni riski vardır.

  1. Zatüre Üşütmekten mi Olur?

Hayır, üşüme ile zatüre gelişmemektedir. Pnömoniye bakteriler, virüsler, mantarlar neden olmaktadır ve tedavisi nedene yönelik olmalıdır. Toplumdan edinilmiş pnömoni (TEP), hastanede bulunmamış kişilerde gelişen pnömoni çeşitidir. Hastane kaynaklı pnömoniler ise kullanılan antimikrobial ilaçlara dirençli olma olasığı nedeniyle dikkatli bir şekilde tedavi edilmelidir.

Bakteriyel pnömoninin en sık sebebi Streptococcus pneumoniae (pnömokok’tur) ve viral sebepler influenza, parainfluenza ve respiratuar sinsiyal virüslerdir . 1 yaşın altındaki çocuklarda en sık pnömoni sebebi respiratuar sinsisyal virüsdür (RSV).

  1. Zatüreyi Engellemek İçin Aşı Şart

Ülkemizde hastalarımıza uyguladığımız çeşitli aşılar zatüre gelişmesini engellemektedir. Bunlar:

Pnömokok Aşısı

Hemofilus influenza tip b (Hib) Aşısı

Boğmaca Aşısı

Suçiçeği Aşısı

Kızamık Aşısı

Grip (influenza) Aşısı

5.Zatüre Tanısı Nasıl Konulur?

Muayene şarttır, ancak dinleme bulguları her zaman olması gerekmez (dinleme belirli bir derinliğe kadar hassastır.

Akciğer grafisi. Bir akciğer grafisinden alınan radyasyon bir uçuşta alınan kozmik radyasyona eştir, yani oldukça düşüktür. Fakat akciğer grafisinin normal olması zatüreyi ekarte ettirmez

Akciğer Tomografisi. Akciğer grafisine göre daha detaylı bir bilgi verir, ancak radyasyon dozu yüksektir, dolayısıyla herkese her an tomografi çekilmemelidir.

  1. Zatürenin tedavisi nedir?

Hastaneden bulaşmayan zatürelerde genellikle 2’li antibiotik tedavisi veya tekli antibiotik tedavisi kullanılmaktadır. Hastanden kazanılmış zatürelerde bakteriler antibitiklere dirençli olabileceğinden tedavide kullanılan antibiotikler farklılık göstermektedir. Hekiminiz sizin için en iyi tedavi seçimini yapacaktır.

Zatüre olduğunuzu düşünüyorsanız, size en yakın hekime en kısa sürede başvurmanız gereklidir.

6 Adımda Zatüre için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Stresle Başa Çıkmak için 7 Adım

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Hayat aslında bir savaş. Savaş derken çatışmayı kastetmiyorum, geniş perspektiften bakabilmeyi size öneriyorum. Ancak günlük hayatımız sürekli irili ufaklı çatışmalarla geçiyor: eşimizle çatışıyoruz, çocuğumuzla çatışıyoruz, anne-babamızla çatışıyoruz, trafikte çatışıyoruz. Bu çatışmalar bizi kör ediyor, bu dünyada nerede olduğumuzu unutuyoruz, nereye varmak istediğimizi ise hiç bilmiyoruz. Savaşı eğer kavrarsak, ne zaman çatışmaya gireceğimizi, hangi yolların çatışmalı olduğunu, istediğimiz hedefe nasıl ulaşacağımızı da görebiliriz. En iyi savaş kimsenin canının yanmadığı savaştır. Gelin bu savaşta önümüzdeki engellerden birisi olan stresle nasıl mücadele ederiz onu konuşalım:

  1. Duygularınızı eğitin

Her şeyi duygularınızın renklendirdiği gibi değil, olduğu gibi görmeye çalışın. Kişileri davranışlarıyla yargılayın, duygularınızla değil.

Duygularımız bizi basitçe hayatta tutmaya yarar, ama tek başına yeterli değildir. Gelişen şartlara göre duygularımızı tekrar programlamamız gereklidir. Örneğin, cep telefonlarınız size bir şeyler satmaya çalışan tele-marketingciler tarafından bombardıman altında ve size tek bir evet dedirtmeye çalışıyorlar. Her seferinde termal tatil köyüne mi gideceksiniz, yoksa duygularınızı kontrol edip hayır demeyi mi öğreneceksiniz.

  1. Sözlere kanmayın

İngilizler, çocuklarına bu tekerlemeyi öğretmeleri boşuna değil, bu aralar da tüm şarkılarda da bu nakaratı duyabilirsiniz:  “Sticks and stones will break my bones. But words will never harm me”, yani sopalar ve taşlar benim kemiklerimi kırabilir, fakat sözler bana zarar veremez. Sözler can acıtmıyor, sadece acıttığını zannediyor. Ama yüksek sesli bazı sesler insanı rahatsız edebiliyor (mesela kart sesli sevgili kedimiz gümüşün sabah karşı 4’de miyavlaması gibi). Uzun süreli artmış gürültü de hem işitme kaybına neden oluyor, hem de anksieteyi arttırdığını da biliyoruz. Ancak tüm bunlar sesin ölçülebilir şiddetiyle alakalı, içeriği ile alakalı değil.

Size önerim, size söylenen ve sizi rahatsız eden cümleyi yazın ve gerçeklik testinden geçirin: “Bu cümle beni fiziksel olarak etkiliyor mu?”

  1. Sürekli sevdiklerinizi ve kendinizi kaybetmeyin

En büyük stres yaratan şey sevgiden yoksun kalmaktır. Kırda, hatta kalabalık bir caddede yürürken bile bu yüzden pek de tanımlayamadığımız bir özlem duygusu kabarır içimizde. Bunun ne olduğunu bilmeyiz, ama yine de duygu tüm varlığımızı kaplar. İşte bu sürekli aklımızı kemiren, hiç bitmeyen sevdiklerimizin kaybını, daha onları kaybetmeden düşünmemiz ve olmuş gibi hissetmemizdir. Bunun ilacı sevdiklerimize ve kendimize iyi davranmaktan geçer.

Gribal enfeksiyon geçiren hastalarım bana bazen şu soruyu sorar: “Doktor, ölecek miyim?”. Bu soru aslında o kişinin kafasını sürekli kemiren zararlı düşüncelerden birisidir. Onlara cevabım ise şu oluyor:

-“Evet, bunu şu andaki bilgilerimizle %100 olduğunu garanti edebilirim, ama zamanını bilmek mümkün değil.”

Biz insanlar doğamız gereği canlı olduğumuzu unutup, ölümsüz olduğumuz hayaliyle yaşıyoruz, ancak insan bedeninin ne kadar yaşayacağın belirleyen 3 faktör var: 1. bu bedene nasıl baktığınız 2. genetik faktörler 3. çevresel faktörler (kaza, afet vb). Yani matematik burada da işliyor. Tıbbi anlamda yapabileceklerimiz de günün teknolojisiyle sınırlı, fakat geçtiğimiz yüzyıla göre muazzam bir gelişme var ve önümüzdeki 15 yıl genlerimizi daha rahat manipüle edebileceğimiz için biz hekimlerin işinin kolaylaşacağı da bir gerçek.

  1. Stres kaynaklarından uzak durun

Bazı insanlar termik santral gibi sürekli stres üretip dururlar. Bu insanları değiştirmeye çalışırsanız siz yanarsınız. En iyisi bu tiplerden uzak durmaktır. Yoksa sürekli belanın içinde olmanız da bunlarla kaçınılmaz sondur.

Stres üreten başka bir kaynak da televizyon dizileridir, bize ait olmayan sıkıntılar, artan gerilimleri sanki kendimizinki gibi sahipleniriz. Eğer bu stresi yönetemiyorsanız, basın kumandanın kapat tuşuna… Bastınız mı? Şimdi sevdiğinizin yanına gidin günü nasıl geçmiş, ne onu sıkıntıya sokmuş bir sorun- ama ilk önce söylemeyecektir, doğru soruları sorarsanız kapılar açılır. Biz insanlar sosyal canlılarız, konuşmamız, anlaşılmamız ve takdir edilmemiz gerekiyor. Cool takılmak, ağır abla/ağabey takılmak hoş görünse de akıl ve ilişki sağlığımız için iyi değildir.

  1. Gününüzün planını yazın, günlük tutun

100 yıl önce ödeyecek bu kadar fatura yoktu. Sürekli bir şeyleri yetiştirmeye çalışıyoruz, ama nedense hayat avuçlarımızdan kayıp yitiyor. İnsan beyninin bilinç kısmı oldukça ince bir tabaka, dolayısıyla aynı anda bir çok işi birden yapamıyor.

Bilinçli beyin bir zaman dilimi içinde maksimum 9 işlem yapabiliyor veya hafızasında tutabiliyor. Hâlbuki gündelik işlerimizde yapmamız ve takip etmemiz gereken şeyler daha fazla ve daha değişken. Rutin yaptıklarımız alışkanlık haline gelip, beynimizin daha büyük kısmı olan bilinçaltına atılıyor. Ama diğerleri açıkta kalıp bizi sürekli baskı altında tutuyor- çünkü unutuyor, kapasitesi yetmiyor.

İşte burada basit kalem, kâğıt devreye giriyor. Bir check-listesi oluşturup görev tamamlandığı zaman bir işaret koymak insanın üzerinden bu stresi alıyor.

Ayrıca günlük tutmak da son derece faydalı; günlük insanın kendisine dürüst olmasını sağlıyor, hem de kendine aşırı sert davranmasını engelliyor. Hepimizin kafasında oluşan sosyal normlar haddinden fazla bizi kamçılıyor. Yazmak ise düdüklü tencerenin içindeki basıncını almak gibi, eğer almazsanız tencere patlıyor- bizler de  kendimizi tüketmiş oluyoruz.

  1. Mücadeleyi kucaklayın

Hepimiz çocukluğumuzda okuduğumuz “Külkedisini” yaşıyoruz. Hepimiz aslında külkedisiyiz, çok çalışıp az kazanıyoruz, az takdir ediliyoruz, zaman zaman itilip kakılıyoruz. Ama hepimiz prenses/prensiz.

Öyle miyiz?

İşte masal kısmı bu, çoğumuz prenses/prens falan değiliz. Bu dünyaya, hayatın her alanında mücadele için geldik. Gerçek bu. Yapacak bir şey yok. Bunu kabullenirsek ki bu fevkalade zor, stresimiz o kadar azalır.

  1. Nefesinizi kontrol edin

Normalde aldığımız nefes bizi gerginleştiriyor, omuzlarımız yukarı kalkıyor. Halbuki iyi bir nefes karından alınıyor, yani nefes aldığımızda karnımızı şişmesi gerekiyor. Şimdi bunu test edelim, elinizi karnınızın üzerine koyun ve çok derin nefes alın. Eğer eliniz yukarı doğru hareket ediyorsa doğru nefes alıyorsunuz, eğer eliniz karnınızın içine doğru hareket ediyorsa yanlış nefes alıyorsunuz demek. Nefes egzersizi meditasyonun en önemli bileşenlerinden birisi. Sadece bu egzersiz bile sizi rahat ettirecektir.

Stresle Başa Çıkmak için 7 Adım için yorumlar kapalı

Filed under Akıl ve Ruh, Depresyon

Kadınların Yapmaması Gereken 7 Hata

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

1. Kalmasın diye yemekleri bitirmek

Bu yazıyı okuyanlar arasında ikinci dünya savaşında ekmeğin karneyle alındığı zamanları görenlerin sayısı azdır, ancak israfla ilgili kulak çekilmelerine, Etiyopyadaki aç çocukların o son lokmaya muhtaç olduklarını dinleyenler çoğunluktadır. Bunun çözümü yeteni kendine pişir, geri kalanı da paylaş olmalı.

Allah kimseyi açlıkla ıslah etmesin, ki ben gerçekten açlıkla ıslah olan bir insanım, ancak İstanbul il sınırları içide bildiğim tek gerçek (sadece zihinsel değil) insanlar rejim yapanlar.

Sevgili yemek yapan veya evdeki hanımlara yemek yaptıran hanımlar, açlık şu an yok, kimseyi semirtmeyin; artık endüstriyel manipülasyonlarla semirtilip kesilen hayvanlara bile tahammülümüz yok.

Sonuç olarak artan yemekleri yemeyin; kedilere de vermeyin- onlar da sizin yüzünüzden obez oldu. Az alın, az yapın- fazlasını gerçekten ihtiyacı olanlara gönderin (nasıl bulursunuz bilmiyorum- bu konuda iyi anılarım yok).

2. Sigara içmek

Bir hekim olarak beylik lafları etmeyeceğim, ama sizleri can evinizden vuracağım: KIRIŞIRSINIZ; pörsümüş bir marul gibi BÜZÜLÜRSÜNÜZ. Kimse de sizi kurtaramaz. Erkekler zaten sizden önce öldüğü için fark edemiyorsunuz ama sigarayı emzik gibi içmekten doğan yüz hareketi dudaklardan gözlere doğru giden feci yarıklara neden oluyor. Sigara cildi acayip yaşlandırıyor: en az 100 yaş fazla gösteriyorsunuz. YAPMA!

3. Güneş kremsiz açık havaya çıkmak

Güneş dünyadaki yaşamın enerji kaynağı: ama her şeyin azı karar çoğu zarar diyen bizim atalarımız değil mi? Ortak akıl söylemiş bir kere… İnternete girin, hiç güneş görmemiş budist rahiple, çoğu zamanı güneşte geçen ve fakat güneşten korunmayan köylünün ciltlerindeki farklılıkları.

Siz siz olun, her zaman koruyucu kremi cildinize sürüp çıkın

4. Süper ucuz ayakkabı/çanta almak

Kaç kere söyledik biz çocuk sana
Bir türlü kulak asmadın lafımıza
Hadi bırak onları gel yanımıza
Gel gel gel Cartel’e gel

Ucuz etin yahnisi adlı parçayı bilen var değil mi? Sevgili hanımlar, erkekler ne kadar kolay manipüle edilebiliyor biliyorsunuz. Sizler de ayakkabı ve çantada benzersiniz… Yapmayın lütfen, bu kadar ucuzlarda zehirli madde olma olasılığı yüksek: https://burakuzel-md.com/2014/12/05/azo-boyalari/

5. Gebelikte aşırı kilo almak

Türkiye’de kadınlarda %40’lara varan obezite kadınlarda. Son yıllarda erkeklerde bu orana yaklaşmaya başladı. Kadınlar insanlığın ilerlemesinde temel taşı olduğuna göre nasıl bu obezite tuzağına düşüyor? En önemli nedenlerinden biri gebelikte alınan kilolar eğer ihtiyaçtan fazlaysa kalıyor. Hamilelik döneminizi mutlaka bir jinekolog nezaretinde geçirin. Diyetisyen de bu dönemde ihtiyacınız olan sağlık profesyonellerinden biri olabilir.

Ben doğal takılmak istiyorum diyenlere önerim, o elinizde tuttuğunuz cep telefonlarını bırakın, arabaya da binmeyin, kitap da okumayın- bunların hiçbirisi taş devrinde yoktu…

6. Düzenli egzersiz yapmamak

Taş devrinde olan ve ne yazık ki bizlere sirayet eden en gıcık mevzu: yürümek. Atalarımız ( Osmanlıdan çok çok önce) mağaralarda yaşarken, güneş doğduğu zaman yola koyulup börtü böcek yiyip karnını doyurmaya çalışırmış. Aslanlar bile 10 avından 1’ini yakaladığı düşünürse biz insanların hayvansal proteine (mangala) erişmemizin uzun bir süre son derece güç olduğunu görmemiz icap eder.

Sonuç olarak mağaradan çıkıp karnımızı doyurmak için çok yürümemiz (işte egzersiz dediğimiz bu) lazım

7. Stresle mücadele edememek:

Bunu sonra konuşacağız. Çoğunuz stresle mücadele etmeyi bilmiyorsunuz :)

Kadınların Yapmaması Gereken 7 Hata için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Vertigo Nedir? Vertigo Olduğumu Nasıl Anlarım?

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Hareket etmeksizin hareket hissine vertigo diyoruz. Çocuğu olanlar bilirler, atlıkarıncaya üst üste iki tur bindikten sonra inip, durduğunuzda, dünya atlıkarınca gibi dönmeye devam ettiğini hissetmişsinizdir. İşte tam bu duruma vertigo diyoruz.

Vertigosu olan kişiler dönme veya hareket yönünü belirtmektedir, örneğin oda sola doğru dönüyor veya arkaya doğru gidiyorum gibi.

Vertigoyu, neredeyse bayılma, veya yürümede düşme hissi (disequlibrium) ile karıştırmamak gerekmektedir. Vertigo, neredeyse bayılma ve yürümede düşme hissinin tamamına sersemlik hissi denmektedir ve bu hissi yaşayanların %50’si vertigodur.

Vertigonun sebeplerini ikiye ayırabiliriz: çevresel (periferik) nedenler ve merkezi nedenler. Bunun ayırımı da kabaca işitme ile ilgili şikayetlerin varlığı ile yapabiliriz.

Sersemlik Hissediyorum, Ne Yapmalıyım? Hangi Doktora Gideyim?

İlk önce tansiyonunuzu, nabzınızı yatarken ölçün, sonra ayağa kalkıp tekrar ölçün. Artık her evde bulunan (bulunması gereken) otomatik tansiyon aletleri hem tansiyonu ölçüyor, hem de nabzı ölçüyor. Tansiyonun 90/60mmHg altında olması anormaldir. Yatarken ile ayakta arasındaki tansiyon farkı 20’nin üzerindeyse anormal bir durumdur. Örneğin, yatarken 140/80 olan tansiyonun ayağa kalkınca 110/60’a düşmesi gibi. Böyle bir durumda iç hastalıkları uzmanına veya kardiyolojiye başvurmanız uygundur.

Eğer nabızda düzensizlik varsa kardiyolojiye başvurun.

Eğer durduğunuz yerde başınız dönüyorsa, ani hareket yapmayın, geçmesini bekleyin. Kısa bir sürede geçiyorsa muhtemelen benign pozisyonel vertigonuz vardır (kulaktaki kristaller). Bu tip durumda yataktan dönerek kalkmayın.

Eğer başınız hala dönmeye devam ediyorsa, yardım isteyin- özellikle ileri yaşta baş dönmeleri, düşme ile kırıklara neden olabilmektedir; dikkatli olun.

Baş dönmesine işitme ile ilgili şikayetler (duyma azalması/kaybı, kulakta çınlama) eşlik ediyorsa, KBB uzmanına başvurun.

Baş dönmesine çift görme, bir tarafta tutmama eşlik ediyorsa nörolojiye başvurun.

Vertigo Nedir? Vertigo Olduğumu Nasıl Anlarım? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları