Tag Archives: stres

Arabesk Yaşam Hücreleri Yaşlandırıyor

pexels-photo-27040

 

Bazı insanlar vardır, çok özeldirler ve belki bizler gibi sıradan insanlar hayatları boyunca onları ya bir kez görür, belki de hiç… İşte o insanlardan bir tanesi Prof. Dr. Gökhan Demir’dir. Bizler internken yaptığı pratik dersleri unutmak mümkün değil. Bir insan bu kadar mı şevkle tıp anlatır, bu kadar mı tıp da dâhil çok şey bilir ve kültürlü olur. Sene 1997’de onkoloji servisinin asistan odasında bizlere anlattığı telomer hala kulaklarımdan çıkmıyor; TUS (tıpta uzmanlık sınavına) hazırlanırken her şeyi bildiğimizi zannettiğimiz dönemde aslında hiçbir şey bilmediğimizi göstermişti. Gökhan Abinin anlatımındaki büyüleyicilik, içeriğindeki zenginlik muhteşemdir.

 

Neyse, gelelim Gökhan Abinin kulağımıza yamadığı telomerlere ve ne işe yaradıklarına. Telomerler (https://burakuzel-md.com/2010/07/13/olumsuzlugun-sirri-telomerler/ ), hücrelerin bölünme özelliğini kontrol altında tutmaya yarayan, kromozomun ucunda bulunan DNA parçasıdır. Telomeri, bir iplik parçası olarak düşünün, hücreler her bölündüğünde bu iplikten bir parça kopmaktadır; iplik kalmayınca hücre tekrar bölünemeyecek ve yaşlanacaktır.

 

Telomerlerin boyunun kısa olması, hücrenin erken öleceğini göstermektedir. Bu noktada sağlıklı hücrede uzun telomerler daha iyidir sonucunu çıkarabiliriz. Telomer uzunluğu ise hem genetik, hem de çevresel faktörlerden etkilenmektedir. Peki, yaşanan sıkıntılar telomerlere etki eder mi?

 

Çocukluk çağında yaşanan sıkıntılar

 

Maddi nedenlerden dolayı yer değiştirmek

Ailenin maddi destek alması

Babanın işsizliği

18 yaş öncesi polisiye bir olaya karışmak

Sınıfta kalmak

Fiziksel şiddete maruz kalmak

Ebeveynleri alkol veya madde kullanımı

 

Erişkin çağda yaşanan sıkıntılar

 

Çocuğunu kaybedenler

Eşini kaybedenler

17 yaş sonrası doğal afete maruz kalmak

Ateşli çatışmaya katılmış olmak

Bir alkol bağımlısı veya ilaç bağımlısı ile her hangi zaman birlikte olmak

Eşi veya çocuğu ciddi hasta olanlar

Medicaid (yeşil kart gibi) almış olmak

Yemek yardımı almış olmak

 

Çocukluk çağında yaşanan sıkıntıların hayatı daha fazla etkilediği düşünülmektedir. Bu sıkıntılar tek tek araştırıldığında belirgin etki gözlenmese bile sıkıntıların toplamı problem yarattığı gözlenebilir. Bugün bahsedeceğim çalışmada ABD Sağlık ve Emeklilik Çalışmasına katılan 4598 kişi incelenmiştir.

 

Yaşanan tek sıkıntının telomer boyuna etkisi gözlenmemiştir. Tüm yaşam boyunca oluşan sıkıntıların toplamı ise kısa telomer olasılığını %6 arttırmaktadır. Bu istenmeyen duruma ise özellikle çocukluk çağında yaşanan sosyal/travmatik maruziyetlerin etkisiyle oluşmaktadır. Çocukluk çağında eklenen her sıkıntı, telomer boyunun kısa olma olasılığını %11 arttırmaktadır.

 

Sonuç

 

Sağlıklı yarınlar için çocukluk çağında yaşanan sıkıntıları minimize etmemiz gerekmektedir.

 

Not: Telomer boyunuzu öğrenmek isterseniz şu siteye (http://telomeredx.com/ )  göz atabilirsiniz.

 

Eli Puterman, et al. “Lifespan adversity and later adulthood telomere length in the nationally representative US Health and Retirement Study”. PNAS, October 18, 2016  E6335-E6342

vol. 113 no. 42

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Genel

Stresle Başa Çıkmak için 7 Adım

Copyright Dr. Burak Uzel

Copyright Dr. Burak Uzel

Hayat aslında bir savaş. Savaş derken çatışmayı kastetmiyorum, geniş perspektiften bakabilmeyi size öneriyorum. Ancak günlük hayatımız sürekli irili ufaklı çatışmalarla geçiyor: eşimizle çatışıyoruz, çocuğumuzla çatışıyoruz, anne-babamızla çatışıyoruz, trafikte çatışıyoruz. Bu çatışmalar bizi kör ediyor, bu dünyada nerede olduğumuzu unutuyoruz, nereye varmak istediğimizi ise hiç bilmiyoruz. Savaşı eğer kavrarsak, ne zaman çatışmaya gireceğimizi, hangi yolların çatışmalı olduğunu, istediğimiz hedefe nasıl ulaşacağımızı da görebiliriz. En iyi savaş kimsenin canının yanmadığı savaştır. Gelin bu savaşta önümüzdeki engellerden birisi olan stresle nasıl mücadele ederiz onu konuşalım:

  1. Duygularınızı eğitin

Her şeyi duygularınızın renklendirdiği gibi değil, olduğu gibi görmeye çalışın. Kişileri davranışlarıyla yargılayın, duygularınızla değil.

Duygularımız bizi basitçe hayatta tutmaya yarar, ama tek başına yeterli değildir. Gelişen şartlara göre duygularımızı tekrar programlamamız gereklidir. Örneğin, cep telefonlarınız size bir şeyler satmaya çalışan tele-marketingciler tarafından bombardıman altında ve size tek bir evet dedirtmeye çalışıyorlar. Her seferinde termal tatil köyüne mi gideceksiniz, yoksa duygularınızı kontrol edip hayır demeyi mi öğreneceksiniz.

  1. Sözlere kanmayın

İngilizler, çocuklarına bu tekerlemeyi öğretmeleri boşuna değil, bu aralar da tüm şarkılarda da bu nakaratı duyabilirsiniz:  “Sticks and stones will break my bones. But words will never harm me”, yani sopalar ve taşlar benim kemiklerimi kırabilir, fakat sözler bana zarar veremez. Sözler can acıtmıyor, sadece acıttığını zannediyor. Ama yüksek sesli bazı sesler insanı rahatsız edebiliyor (mesela kart sesli sevgili kedimiz gümüşün sabah karşı 4’de miyavlaması gibi). Uzun süreli artmış gürültü de hem işitme kaybına neden oluyor, hem de anksieteyi arttırdığını da biliyoruz. Ancak tüm bunlar sesin ölçülebilir şiddetiyle alakalı, içeriği ile alakalı değil.

Size önerim, size söylenen ve sizi rahatsız eden cümleyi yazın ve gerçeklik testinden geçirin: “Bu cümle beni fiziksel olarak etkiliyor mu?”

  1. Sürekli sevdiklerinizi ve kendinizi kaybetmeyin

En büyük stres yaratan şey sevgiden yoksun kalmaktır. Kırda, hatta kalabalık bir caddede yürürken bile bu yüzden pek de tanımlayamadığımız bir özlem duygusu kabarır içimizde. Bunun ne olduğunu bilmeyiz, ama yine de duygu tüm varlığımızı kaplar. İşte bu sürekli aklımızı kemiren, hiç bitmeyen sevdiklerimizin kaybını, daha onları kaybetmeden düşünmemiz ve olmuş gibi hissetmemizdir. Bunun ilacı sevdiklerimize ve kendimize iyi davranmaktan geçer.

Gribal enfeksiyon geçiren hastalarım bana bazen şu soruyu sorar: “Doktor, ölecek miyim?”. Bu soru aslında o kişinin kafasını sürekli kemiren zararlı düşüncelerden birisidir. Onlara cevabım ise şu oluyor:

-“Evet, bunu şu andaki bilgilerimizle %100 olduğunu garanti edebilirim, ama zamanını bilmek mümkün değil.”

Biz insanlar doğamız gereği canlı olduğumuzu unutup, ölümsüz olduğumuz hayaliyle yaşıyoruz, ancak insan bedeninin ne kadar yaşayacağın belirleyen 3 faktör var: 1. bu bedene nasıl baktığınız 2. genetik faktörler 3. çevresel faktörler (kaza, afet vb). Yani matematik burada da işliyor. Tıbbi anlamda yapabileceklerimiz de günün teknolojisiyle sınırlı, fakat geçtiğimiz yüzyıla göre muazzam bir gelişme var ve önümüzdeki 15 yıl genlerimizi daha rahat manipüle edebileceğimiz için biz hekimlerin işinin kolaylaşacağı da bir gerçek.

  1. Stres kaynaklarından uzak durun

Bazı insanlar termik santral gibi sürekli stres üretip dururlar. Bu insanları değiştirmeye çalışırsanız siz yanarsınız. En iyisi bu tiplerden uzak durmaktır. Yoksa sürekli belanın içinde olmanız da bunlarla kaçınılmaz sondur.

Stres üreten başka bir kaynak da televizyon dizileridir, bize ait olmayan sıkıntılar, artan gerilimleri sanki kendimizinki gibi sahipleniriz. Eğer bu stresi yönetemiyorsanız, basın kumandanın kapat tuşuna… Bastınız mı? Şimdi sevdiğinizin yanına gidin günü nasıl geçmiş, ne onu sıkıntıya sokmuş bir sorun- ama ilk önce söylemeyecektir, doğru soruları sorarsanız kapılar açılır. Biz insanlar sosyal canlılarız, konuşmamız, anlaşılmamız ve takdir edilmemiz gerekiyor. Cool takılmak, ağır abla/ağabey takılmak hoş görünse de akıl ve ilişki sağlığımız için iyi değildir.

  1. Gününüzün planını yazın, günlük tutun

100 yıl önce ödeyecek bu kadar fatura yoktu. Sürekli bir şeyleri yetiştirmeye çalışıyoruz, ama nedense hayat avuçlarımızdan kayıp yitiyor. İnsan beyninin bilinç kısmı oldukça ince bir tabaka, dolayısıyla aynı anda bir çok işi birden yapamıyor.

Bilinçli beyin bir zaman dilimi içinde maksimum 9 işlem yapabiliyor veya hafızasında tutabiliyor. Hâlbuki gündelik işlerimizde yapmamız ve takip etmemiz gereken şeyler daha fazla ve daha değişken. Rutin yaptıklarımız alışkanlık haline gelip, beynimizin daha büyük kısmı olan bilinçaltına atılıyor. Ama diğerleri açıkta kalıp bizi sürekli baskı altında tutuyor- çünkü unutuyor, kapasitesi yetmiyor.

İşte burada basit kalem, kâğıt devreye giriyor. Bir check-listesi oluşturup görev tamamlandığı zaman bir işaret koymak insanın üzerinden bu stresi alıyor.

Ayrıca günlük tutmak da son derece faydalı; günlük insanın kendisine dürüst olmasını sağlıyor, hem de kendine aşırı sert davranmasını engelliyor. Hepimizin kafasında oluşan sosyal normlar haddinden fazla bizi kamçılıyor. Yazmak ise düdüklü tencerenin içindeki basıncını almak gibi, eğer almazsanız tencere patlıyor- bizler de  kendimizi tüketmiş oluyoruz.

  1. Mücadeleyi kucaklayın

Hepimiz çocukluğumuzda okuduğumuz “Külkedisini” yaşıyoruz. Hepimiz aslında külkedisiyiz, çok çalışıp az kazanıyoruz, az takdir ediliyoruz, zaman zaman itilip kakılıyoruz. Ama hepimiz prenses/prensiz.

Öyle miyiz?

İşte masal kısmı bu, çoğumuz prenses/prens falan değiliz. Bu dünyaya, hayatın her alanında mücadele için geldik. Gerçek bu. Yapacak bir şey yok. Bunu kabullenirsek ki bu fevkalade zor, stresimiz o kadar azalır.

  1. Nefesinizi kontrol edin

Normalde aldığımız nefes bizi gerginleştiriyor, omuzlarımız yukarı kalkıyor. Halbuki iyi bir nefes karından alınıyor, yani nefes aldığımızda karnımızı şişmesi gerekiyor. Şimdi bunu test edelim, elinizi karnınızın üzerine koyun ve çok derin nefes alın. Eğer eliniz yukarı doğru hareket ediyorsa doğru nefes alıyorsunuz, eğer eliniz karnınızın içine doğru hareket ediyorsa yanlış nefes alıyorsunuz demek. Nefes egzersizi meditasyonun en önemli bileşenlerinden birisi. Sadece bu egzersiz bile sizi rahat ettirecektir.

2 Yorum

Filed under Akıl ve Ruh, Depresyon

Endişe ve Koroner Hastalık

Endişe (anksiete) strese karşı verilen normal bir tepkidir.  İş yerinde  gergin bir durumla karşılaşıldığında, sınav için sıkı çalışmak gerektiğnide, önemli bir konuşma esnasında konsatrasyonu kaybetmememekte etkilidir. Genel olarak birşeylerin üstesinden gelmeye yarar. Ancak herşeyin fazlası gibi, endişenin fazlası da zararlıdır.

Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh

İntern’lükten Hekimliğe Geçiş – Zor Şartlar ve Depresyon

 

Bugünkü yazımız biz doktorlarla ilgili. Geriye baktığımda ne çetrefilli yollardan geçtiğimi(zi), ne sıkıntılar yaşadığımı(zı) görüyorum. Doktorluk hiçbir memlekette kolay değil; mesleği öğrenmek, karar almak, kararları uygulamak, ve verilen kararların arkasında durmak ve tüm bunları insan gibi son derece değerli bir varlık için ve onun üstünde almak. Her insanı aileden biri gibi görmek, ancak herkese de eşit mesafede durmak. Tüm bunları düşündüğünüzde, bizlerin üzerindeki baskının ne kadar yüksek olduğu aşikar.

 

Gelelim Konumuza

 

Tıp fakültesinin son sınıf (6.sınıf) öğrencileri, kliniklerde stajyer doktor (intern) olarak çalışırlar. Bu dönem, mesleğe atılan ilk adımdır ve öğrenciliğin bittiği dönemdir. Bu dönemde yeni doktorlar uzun çalışma saatleri, uykusuz geçen süre fazlalığı, otonomi kaybı ve aşırı duygusal durumlarla karşılaşır (ayrıca Türkiye’de tıpta uzmanlık sınavı da ayrıca bir stres kaynağıdır). Tüm bunlar gözönüne alındığında deprsif semptomların normal halkta %4 olması, halbuki internlerde %7 ile %49 arasında olması şaşırtıcı değildir.

 

Bugünkü çalışmamız, depresyonu arttıracak yaşam stresi olan internlerde genetic serotonin transporter protein geni polimorfizmin (5-HTTLPR) katkısı araştırılmıştır. Çalışma prospektif yapılmış ve 749 intern katılmıştır. PHQ-9 depresyon skoru internlük sırasında 2.4 puan artmış ve ortalama 6.4 olmuştur. Depresif semptomları arttıran durumlar ise:

 

  • Kadın cinsiyet
  • Birleşik Devletlerde tıp eğitimi almak
  • Zor erken aile çevresi
  • Major depresyon hikayesi olmak
  • Düşük başlangıç depresif semptom skoru
  • Yüksek nörotisizm
  • Artmış çalışma saatleri
  • Tıbbi hata algısı
  • Stresli yaşam şartları
  • Transkibe edilen 5-HTTLPR allelinde en az bir kopya az olması

 

Srijan Sen, MD, PhD; Henry R. Kranzler, MD; John H. Krystal, MD; Heather Speller, MD; Grace Chan, PhD; Joel Gelernter, MD; Constance Guille, MD “A Prospective Cohort Study Investigating Factors Associated With Depression During Medical Internship”Arch Gen Psychiatry. 2010;67(6):557-565. 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh