Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -2

Her son yeni bir başlangıçtırEn son bu şarkıyı mavi turda gerçek yakamozda Elif’le birlikte söylemiştik. Ne günlerdi diye düşünürken, annemim suratıma fikse olduğunu fark ettim.

Annemin yanağına sulu bir öpücük kondurup: “öpüjeeem seni” diye nara atmaya başladım. Babam ve kardeşim, annemin ekşimiş suratına bakarken katıla katıla gülüyorlardı.

Normalde bu laubaliliğe gerekli cevabı veren annem de gülme krizine girmiş, “seni şebek seni” diye söyleniyordu.

Sabah uyandığımda başımda müthiş bir ağrıma ve zonklama vardı, ağzım kurumuştu. Umarım beyin metastazı olmamışımdır diye düşündüm. Bu hastalığı pis tarafı da zift gibi insanın düşüncelerine yapışması ve hiç çıkmamasıydı.

Yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra,  duşa girdim. Kafamdan akan sular, Nürburgring’de sürat denemesi yapan arabalar gibi hızla aşağıya akıyordu, insanın kafasında saçının olmaması buna neden oluyordu. Bir de şampuanın köpürmesi için de saçın gerekliliğini hiç düşünmemiştim.

Gözlerim kapalı, akan sular kulağımı tıkıyordu. Bu durum sanki denizaltında normal nefes alabiliyormuşum gibi hissetmeme neden oluyordu, büyük bir mavinin içinde yitip gidiyordum. Hayat bütünlüğünü kaybetmişti bir an için, ama sonunda bir ışık gözüme çarpıyordu.

-“Amanın!” diye bir anda dün en son telefonda neler yazdığımı düşünmeye başladım. Galiba Elif’le tekrar yazışmaya başlamıştım. Kalbim huzursuzca orada olduğunu önündeki göğüs duvarını hızla tekmeleyerek hissettiriyordu. Umarım salak bir şeyler yazmamışım diye içimden dua etmeye başladım. Alçak irtifa uçuşlarında, insan normalinin dışında bir dünyayı yaşayabiliyor ve yazabiliyordu.

Gördüğüm o ışık, ne bir kurtarıcı, ne de bir işaretti, banyonun ampulünü görüyordum sadece. Başa gelen çekilir diye, telefonumu parmağımla kaydırdım, ama parmaklarım ıslak olduğundan telefon bir türlü açılmıyordu; bu kötüye işaret olabilir miydi? Yoksa kendimi çok mu önemsiyordum?

Mesajları açtığımda, tek bir mesaj vardı: “Elif slm”.

Cevap yoktu, bu beni derinden etkilemişti. Hâlbuki mesaj gelir diye bekliyordum, hala önemli ve değerli birisi olmak istiyordum. Zihnimizin tuzakları diye düşündüm.

Artık normal hayatıma dönmeliydim, bir işim vardı, doğru ya.

-“Yavuz, ne yapacağız bu yaz adamım, hiç planımız var mı?”

Yavuz’la öğle yemeğindeydik, adamım havalı olsun diye noodle’ını çubuklarla yemeye çalışıyordu, ancak noodle hep düşüyordu ve küçücük bir parça ağzına atabiliyordu. Benim sorumu pek duymuşa benzemiyordu.

-“Yav, ben bu sahneyi bir yerden hatırlıyorum, BBC’de böyle bir belgesel izlemiştim, ama orada maymunlar çubuğu karınca yuvasına sokup, karıncaları yiyorlardı.”

-“He, he” diye soğuk bir gülüş attı Yavuz, “Olm, bilmiyorsan da öğreneceksin, ne o öyle yer sofrasından elle pilav yemek. Bırak bu kabile alışkanlıklarını adamım, biraz medeni ol.”

Masada bulunan çubuklardan bir tanesini aldım ve Yavuz’un eline çubukla vurarak:

-“Seni düelloya davet ediyorum, medeni maymun, çubukları burnuna sokacağım.” diye bağırdım.

Çubukları kılıç gibi bir birlerine çarpıyorduk ki:

-“Ooo, beyler eğleniyormuş!” nidasını duyduk.

Bu koordinatör Berna Hanım’ın sesiydi. Her ikimiz de korkuyla ayağa zıplarken, masada bulunan kola bardakları sarkaç gibi salınmaya başladı. Yavuz da ben de kola bardağını yakalamaya çalışırken, kafalarımız bir birine hızla tosladı. Gözümün önünden şimşekler uçuşurken, elim yanmaya başladı, yanlışlıkla elim sebze çorbamın içine girmişti. Çığlık atarak yerime otururken, çorba da Berna komutanın ayaklarının dibine kusmuk gibi dökülmüştü.

Artık Berna komutan beni ofis-boy’luğa atayacaktı. Bu şirketteki kariyerim, sonuna gelmişti. Bir daha asla Berna komutanın beni ciddiye alacağını zannetmiyordum, ayrıca ilk şirket evliliği durumunda kapının önüne koyulacağım kesin gibiydi.

-“Beyler, sirk gösteriniz bitti mi? Yavuz, senin de yemeğin bitmiş gibi görünüyor, bizi Berk’le yalnız bırakabilir misin?”

Bu kelimeler hayra alamet değildi, Yavuz’un da benim de yüzümüz Sinead O’Connor’ın “Nothing compares to you” klipindekine benzemişti, bu şarkının meali “benzemez kimse sana” gibiydi, ancak Berna komutanın “bakışından süzülen işvene kurban” olamıyordum, daha çok kurbanlık koyun gibi bacaklarım titremeye başlamıştı. Galiba işteki son günüm bugündü. Son dönemde işi biraz sermiştim, tabii; keşke toplantılarda daha fazla aktif olsaydım diye düşündüm.

Yavuz restorandan Azeri folklor oyuncusu kızlar gibi sanki ayakları olmadan boynu bükük havada kayarcasına çıkarken, benden sonra ona sıra geleceğini biliyordu. İkimizi de işsizlik sigortasına başvururken görebiliyordum; birikmiş Sodexo’larımızla bir yıl karnımızı doyurabilirdik, sonrasında şaşalı hayatımız sona erecek, soğan ve ekmeğe dönecektik.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s