Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Her son yeni bir başlangıçtırKahramanımız Berk geçtiğimiz bölümde başından testis kanseri geçmişti ve sizler tarafından ilgiyle okunmuştu: bu hikayeyi https://burakuzel-md.com/olmeyi-unutan-hucreler/ adresinden tekrar okuyup hatırlayabilirsiniz. Şimdiki hikayemiz, bir öncekinin hemen devamı olarak gelişiyor ve sizlerin beğenisine sunuyorum.

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Dereceye baktığımda gözlerim yuvalarından dışarı fırlayacak gibi olmuştu, ateş 40,5 dereceydi. Bu ne Allah’ım diye düşünürken, panik hissi sanki denize girerken hani suyun sıcaklığını anlamak için ayaklarınızı suya hafifçe dokundurursunuz sonra koşarak suya atlarsınız ya, o sınırda duruyordu.

Nereden geldi bu iş başıma diye düşünürken, bir yanda da avazım çıkıncaya kadara bağırarak kaçıp kurtulmak istiyordum.

Bu sahneyi sanki daha önce yaşamış gibiydim, yine “Er Ryan’ı kurtarmak” filminin açılış sahnesindeydim. Normandiya çıkartmasına katılmış ve ileri doğru koşuyordum. Arkadaşlarımın bir anda yere yığılışını seyrederken, ben de bir an için yere yapışmış gibiydim. Kafamda şiddetli bir uğuldama vardı, yeri artık hissetmiyordum, sanki boşluktaydım; etrafımı görüyordum, ama bulanık bir resme benziyordu, denizin tuzu ağzımdaydı, ama acı mı tatlı mı algılayamıyordum, etrafımdan sesler geliyor, ismimi söylüyorlardı, ama ismim ne onu bile bilmiyordum. Kafamdaki miğferden vurulmuştum.

Aradan ne kadar geçtiğini anlayamadım, ama birisi mütemadiyen “Berk ne yapacağız şimdi?” diye soruyordu. Fotoğraf makinesindeki gibi netlik önce kaybolmuş, sonra bulanık görüntüler ve sesler bir şeyler ifade etmeye başlamıştı.

En iyisi, hikâyemi ben size kaldığımız yerden anlatayım. Ben bu duruma yakalanmış ve kurtulmuş ne ilk kişiyim, ne de son kişi olacağım.

37 yaşında bir erkeğim. İstanbul Teknik Üniversitesinde okudum, sonra MBA yaptım. Süper havalı bir tip değilim, ama bir “looser” da değilim. Özel bir şirkette çalışıyorum. İşimi de severek yapıyorum, eskiden hırsım çoktu, ta ki bu durum başıma gelene kadar. Ne küçük şeyleri dert ediyormuş insan bu vesileyle öğreniyor tabi. Yazları denize tatil köylerine gideriz. Kışın hafta sonları alış veriş merkezlerine gideriz. Dağın kokusu ne güzeldir, içine çekersin, temizdir, serindir, sağlıktır, ama hasretliktir. Bu durumun en korkutucu olan tarafı ise bir daha bunları sanki göremeyecek gibi hissetmekti bence.

En son nerede kalmıştık diye düşünecek olursak, en son kemo bitmiş ve akşam kutlama yemeği yapılacaktı.

Alkollü içecekleri fazla içemem, geceleri çıktığımızda yani bir bira içebilirim veya da bir kadeh whis-co.

Kemonun bittiği akşam evde bir bayram havası vardı, babam çocuk gibi heyecandan hop oturup hop kalkıyordu, annem ise her zaman ki vakur edasına devam ediyordu, sanki İngiliz kraliyet ailesinde yetişmiş gibi davranıyordu, ancak içten içe onun da heyecanlı olduğunu anlayabiliyordum.

-“Anne”, dedim üzgün bir sesle fısıldayarak.

-“Anne sana önemli bir şey söylemem lazım.” diye devam ettim.

-“Ne oldu yavrum?”

Annemin içinde esen bahar havası, kutuplardan gelen can acıtıcı soğukla yer değiştirivermişti. Karanlık düşünceler yüzünü allak bullak etmeye saliseler içinde neden olmuştu.

-“Cari açık artmış, ne olacak bu dövizin durumu.”

-“ Allah seni bildiği yapsın, binlerce insan yetiştirdim, bir seni yetiştiremedim. Sen ne hain bir evlatmışsın. Otuz küsur yaşına geldin, ama adam olamadın; anneyle böyle dalga geçilir mi?”

Annem bana makineli tüfekle taarruz ederken Pompadour saçları bungee-jumping yaparmışçasına ağzına giriyordu, demek ki o da kendini bırakmıştı, saçları hiç bu kadar uzamazdı.

Akşama gideceğimiz yer Anadolu Fenerindeki Fener restoranıydı. Salaş bir ortamda muazzam bir manzarası vardı. Fenere vardığımızda hava daha kararmamıştı, güneşin ışığının azalması ve yataylaşması lacivert, yeşil ve kahverenginin keskinliğini arttırıyordu; doğanın şekli İstanbul’da değil sanki fjordlara gelmişsiniz hissi yaratıyordu. Kuzey ülkelerinin hüzünlü havası ile rakı-roka-balığın karışımı bir kontrast oluşturuyordu, aynı gecenin içinde aydınlık ve sıcağın; gündüzün içinde de soğuk ve gölge bölgelerin bulunması gibi yin ve yang durumunu yansıtıyordu.

Restoran, fjordun tepesinde bulunuyor ve taraça tarzında balkonlardan oluşuyordu; yazın dik yamacın altında bulunan koya tur tekneleri gelir, insanlar denize girerlerdi, ancak daha mevsimi gelmemişti. Terk edilmişlik hissi burada da vardı, ben de kendimi öyle hissediyordum. Hastalıktan delicesine korkmaz ve hastanede güvende hissetmek de çok hayra alamet bir durum değildi.

Kardeşimin de yemeğe katılmasıyla, bende normalde kaybolmuş olması gereken kara bulutlar dağılıverdi; balık köftesi, enfes yeşilliklerden oluşan salata ve taze istavritle birlikte tüketilen rakı serin lokantayı ısıtmaya yetmişti. Artık eski mutlu günlerimize geri dönmüştük, artık başka bir stres istemiyordum.

Güneş uykusuna çekilirken, muhteşem bir ay da doğmaktaydı. Ben en fazla ayın bu rengini seviyordum, sarı ve huzurlu; tepeye çıktığı zaman aynı boyutta gibi olsa da hem küçülmüşü gibi algılanıyordu, ancak daha kötüsü eskinin flüoresan, yeninin enerji verimli ampullerinin soğuk ışığını andırıyordu. Enerji verimi kötü olsa da, özellikle eskiden balıkçı tezgâhlarındaki ampullerin ışığı içimi ısıtıyordu.

Ayın şavkı boğaz üzerinde dalgalanırken Sezen Aksu’nun şarkısı dilime dolandı (http://youtu.be/MVNqXDfcNgk) :

Cigaramı sardım karşı sahile

Yaktım ucuna acıları

Ağları attım anılar doldu

Ağlar hasretimin kıyıları

 

Yareme tuz diye yakamoz bastım

Tek şahidim aydı

Aman aman

Bir elimde defne

Bir elimde sevdan

Kalbim egede kaldı

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s