Antibiyotiksiz Çağlara Mı Dönüyoruz?

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Genel

Enzo

Her son yeni bir başlangıçtır

Sabahın aydınlanmasına yakın marşın basılmasıyla teknenin makinesi çalışmaya başladığını, sonrasında da kaptanla gemicilerin “vira demir, apiko, salpa” sesleri beni huzurlu hissettiriyordu. Aralıklarla uyanır gibi olsam da açık denizdeki dalgalar beni beşik gibi sallıyordu. Ruhum teknenin sakinliğince ısınıyordu; az buz bir yol kat etmemiştim.

Öylesine yorgundum ki, sürekli değişen görüntüler karşıma çıkıyor, saniye içinde uyanıyor, başka görüntüler giriyordu. Kâh uçağa geç kalıyordum, tam havalimanına yetişirken kapılar kapanıyordu, kâh sokakta yürürken köpekler saldırıyordu. Ter içindeydim, sıcak ve kasvetli hava, denizin tuzuyla birleşen mazot ve egzostun iç bulandırıcı kokusuyla sinerjistik etki ediyordu, ama kötü anlamda. Bu tur kötü geçecekti; tahta kabin içinde tahta tabut içinde gibiydik; mide bulantısı ile bir anda uyandım. Kaçmam gerekiyordu, ama nereye kaçabilirdim ki, sonsuzluğu belli, ancak sonu belirsizliğe doğru mavi yolculuk.

-“Noldu yeğenim, rüyanda müren balığı mı kovaladı seni?”

-“Sıcaktan bunalmışım kaptanım, neredeyiz şimdi?”

-“Ekinciğe gelmek üzereyiz.”

-“Kaptan, çok acıktım, bir balinayı bile yiyebilirim.”

Kahvaltı Van serpme kahvaltısı değildi, ama yumurta, zeytin peynir ve bolca ekmekle gözüm açılmıştı. Mavi turun en güzel taraflarından bir tanesi de yüzünüzü yıkamak için denize girmenizin yeterliliğidir.

Denizin tuzu ruhumu da iyileştirdiğini hissediyordum. Derin mavinin Jacques Mayol’üydüm artık, ruhum hapsolmuş bir yunustu ve özgürleşmek için denize ihtiyacım vardı. Teknenin demiri açık maviden, koyu laciverte dönüşen derinlikte simsiyah bir boşluğa gidiyordu; acaba onu takip etmeli miydim?

Bildiğim bir sıcaklığı vardı suyun, karanlıklaştıkça daha da belirgileşen makinelerin uğultusu ninni gibi uykumu getiriyordu. Her ne kadar kendimi bütün hissetsem de aynı zamanda burası bir hapishaneydi de.  Özgürlük gibi dursa da özgürlük dışarıdaydı, ama buna cesaret etmem gerekiyordu. Değişmek zorundaydım, bunu biliyordum, ancak daha fazla ertelemem mümkün değildi.

Derinlik sarhoşluğu gibi bir şey yaşıyordum, tekrar su yüzüne çıkmaya çalışıyordum ve artık ciğerlerim patlamak üzereydi. Dönüşümü hesap etmeden çok derine dalmıştım, yüzeyi görüyordum ama galiba ulaşamayacaktım. Enzo gibi mi olacaktım? Bütün olma, sevgi arayışı beyhude miydi?

-“İyi misin?”

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Tekne ile Yalancı Boğaz

Her son yeni bir başlangıçtır

Cemil Kaptanın kafasında tilkiler dolaşmaktaydı, bugün tekneye yeni bir grup girmişti, ama bir yolcu ishal olup hastaneye yatmak zorunda kalmıştı ve yolcunun eşi rapor getirmişti no-show değildi, parayı iade etmesi gerekiyordu. Hâlbuki paraya çok sıkışıktı, teknenin ağır bakımları onu bitirmişti; bir de üstüne makineyi yenilemek zorunda kalmıştı. Geçen sene eski makine ona o kadar çok sıkıntı çıkarmıştı ki; neyse hep arıza Datça’da olmuştu; koylarda olsa tümden ayvayı yemişti. Mavitur eskisi kadar kolay değildi, rekabet artmıştı, tekne sayısı çoktu. Bir kabin bile kaybetmek onu çok etkiliyordu. Bu şaşkın ördek ilaç gibi gelmişti; temiz bir çocuğa benziyordu, tekne içinde uyum son derece önemliydi. Misafirleri ya daha önce teknesine binmişlerden, veya da onların arkadaşlarından oluşurdu. Bu büyük bir avantajdı, aracılara para kaptırmıyordu. Ama yine de mazot pahallıydı, geçim zordu, mevsim kısaydı.

-“Kaptanım, mavitura çıkmak istiyorum, senin tanıdık acentan var mı?”

-“ Yeğen peki bugün kalacak yerin var mı?”

-“Yok, ama bulurum nasıl olsa. Koskoca Marmaris’te elbet bir yer bulunur bana; en kötü ihtimalle sahilde şezlong üzerinde.” dedim.

-“Bizim de bulaşıkçıya ihtiyacımız var, gel hem çalışır, hem de mavitur yaparsın.”

-“Neden olmasın kaptanım” dedim. İçimden yok daha neler diye düşünüyordu, zaten 1 haftacık tatilim kalmıştı, onu da bulaşık yıkayarak geçiremezdim.

-“Hadi gel bakalım, artık sana miço diyeceğiz.”

-“Kaptan, şaka yaptın sandım. Yok öyle, yani ben” diye gevelemeye başladım.

-“Şaka, şaka. Bir yerimiz boş ve birazdan demir alıp, geceyi yalancı boğazda geçireceğiz. Sonra sabah 5 gibi makineye tekrar yol verip açık deniz geçeceğiz.”

Şansımın döndüğünü hissediyordum, güzel şeyler olacaktı, bunu biliyordum. Kaptan bavulumu alıp merdivenden aşağı indirirken peşindeydim. Mutluydum ve umutluydum.

Alnımda şiddetli bir acı duydum, kafamı merdivenden inerken alçak tavana vurmuştum.

-“ Ne dedin kaptanım?”

-“ Yeğenim, tavan alçaktır, kafanı vurma.”

-“Zahmet etmeseydin kaptanım, ben çoktan tavanın tadına baktım.”

Bu kafamı çarpma işine bir son vermeliydim veyahut sürekli kaskla gezsem çok daha iyi olacaktı.

İnanılmaz derecede kendimi yorgun hissediyordum; master kabine yerleşmiştim, keç tarzındaki teknelerde en güzel kabinlerden biridir. Geniş yatağı, denize yakın penceresi vardır.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Tekne

Her son yeni bir başlangıçtır

Tekne kaptanı olmak eğlenceli midir diye içimden geçirdim, teknenin patronu sensin, ama batarsa da en son terk edecek de sen. Sorumluluğu fazla bir şey, yine de havalı diye düşündüm.

Çocukluğumuzun “Aşk Gemisi” dizisi aklıma geldi, oradaki kaptan Merrill Stubing’di; bir de barmen Isaac Washington’un bembeyaz dişleri ile mutlu gülüşü harikaydı. Acaba guletlerde de benzer hikâyeler yaşanıyor mu diye içimden geçirdim. Hiç zannetmiyordum, tüm gün denize girmek dışında yapılabilecek bir şey olduğunu düşünmüyordum. Şu anda önümdeki guletin kaptanı aşk gemisinin kaptanı gibi giyinmemişti; şort vardı ama beyaz değil, ayrıca diz kapağına gelen beyaz çoraplar ve beyaz mokasen ayakkabılar da yoktu.

Denizin minik çalkantısı müthişti; az sonra barlar sokağının gümbürtüsü başlayacaktı, ancak tekne, güneşin kor gibi alevini yutmasına ve gün boyu günlük tura çıkanlarına hengâmesine rağmen buna aldırış etmiyordu.

-“Çay içer misin yeğen?”

Aşk Gemisinin kaptanının sesiydi bu, yani önünde durduğum guletin.

-“ Sever misin guletleri yeğen?”

-“Ne öyle dut yemiş bülbül gibisin, hani denizciyiz ya, Karadeniz’de gemileri batmış gibi duruyorsun”.

-“ Bak bana buralarda Kaptan Körk derler, her şeyi bilirim de ondan öyle derler. Mesela senin adın Berk değil mi?”

Afallayıp kalmıştım. Bu adam harbiden uzaylı mıydı? Benim ismimi nereden biliyordu.

-“Evet kaptanım.”

-“Buralar Karadeniz’e benzemez, sularımız sıcaktır, sen bir de İstanbul’dan gelmişsindir kesin.”

Kaptan öyle seri sorular soruyordu ki şaşkınlaşmıştım. Ağzımdan anlamsız sesler çıkıyordu.

-“Bocurgat gibi ne gırgırlanıyorsun yeğen?

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Uzm Dr Burak Uzel 4 Kasım 2015 KBB Op Dr Mert Bilgili

Programımızın ilk bölümünde adenoid vejetasyonlar (geniz eti), tonsiller (bademcik) ve bunların ameliyatlarından bahsettik. Burun estetiği de diğer bir konumuzdu.

Yorum bırakın

Filed under Televizyon Kaydı, TV Programı

Uzm Dr Burak Uzel 28 Ekim 2015 Nörolog Prof Dr Reha Tolun

İnsanların ölümüne en çok sebep veren 2 hastalık kalp krizi ve inme; bunlara geniş anlamda kalp-damar hastalıkları diyoruz: her aile bundan etkilendiğine göre, her ailenin böylesi bir durumda acil eylem planı olmalı:
1. Hangi durumda hangi hastaneye gidilmeli?
2. Hangi durumda ne vasıtayla gidilmeli (ambulans veya diğer araçlar)?

Bu programda Prof. Dr. Reha Tolun Hocamızla inmeden (felç) bahsettik. İnmenin acil bir durum olduğunuz ve vakit kaybetmeden inme ile uğraşan bir merkeze gidilmesinin gerekliliğini irdeledik.

Yorum bırakın

Filed under Televizyon Kaydı, TV Programı

New York Tüyoları

NYC_Top_of_the_Rock_Pano

New York’un oldukça etkileyici bir şehir olduğu tartışmasız. Bunun birçok nedeni var; ilki seyrettiğimiz çoğu Amerikan filminin doğal sahnesi New York. “Central Park”ın gelişimini bile ezbere biliyoruz; 80’li yılların filmlerinde Central Park’a çetelerden dolayı girmek mümkün değilken, artık oldukça güvenli bir park. Ama tabi ki bisikletlilere dikkat etmek gerek; U2’nun solisti Bono kolunu burada kırdı. Sadece filmlere esin kaynağı değil, hakkında birçok şarkı da yazıldı; Frank Sinatra’nın sesinden ihtişamlı “New York New York” şarkısı her daim kulaklarda; herkes hiç uyumayan bu şehrin parçası olmak için de can atıyor. Haydi, şimdi onun bir parçası olalım.

  1. Bayan Özgürlüğün Tacından Dünyaya Bakmak

Özgürlük Anıtı da hafızalarımızda yer eden öğelerden bir tanesi; göçmenlerin Amerika’da ilk gördüğü 93metrelik heykel. Fransız halkı tarafından 1886’da Amerika’ya hediye edilen heykelin gerçek ismi ise Dünyayı Aydınlatan Özgürlük. Manhattan’ın güneyinde yer alan özgürlük adasında heykeli ziyaret etmek mümkün. 1984’de UNESCO tarafından Dünya Mirası kabul edilen Bayan Özgürlüğü yılda 3,2 milyon kişinin ziyaret etmesi de ne kadar ilgi çektiğini gösteriyor.

Ancak tacına çıkmak isteyen ziyaretçileri adada küçük bir sürpriz bekliyor; ancak bu yazıyı okuyan siz Çamlık Life dostları diğer turistlerin arasından müstehzi bir ifadeyle sıyrılıp taca doğru yola çıkacaksınız bile. Taca çıkmak için yaklaşık 3 ay öncesinden rezervasyon yapıp biletinizi almanız gerekiyor.Biletleri bulabileceğiniz adres ise: http://www.statuecruises.com/choose_tickets.aspx

Dar bir merdivenden döne döne yukarı çıkmak klostrofobik bir his yaratsa da, tacın penceresinden manzara da bir harika.

Özgürlük heykelinin yapım aşamasında da tanıdık isimleri duyuyoruz: heykeli Gustave Eiffel inşa etmiş; heykele ise Singer Dikiş Makinelerinin eşi Isabelle Eugenie Boyer’in modellik yaptığı iddia ediliyor. Bir başka iddia ise heykelin, Süveyş Kanalı’nın Akdeniz’e açıldığı yere dikilmek üzere Mısır Hıdivi Said Paşa’nın siparişi üzerine yapıldığı ve masrafların bir kısmının Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından ödendiğidir.

2. Yürüyerek Rehberli Turlar

Manhattan’ı gerçekten anlamak istiyorsanız mutlaka bir rehbere ihtiyacınız var. Bunun için de ne kadar isterseniz ödeyebileceğiniz yürüme turları var. Biz geçtiğimiz sene 2 tura katıldık: ilkinin rehberi muhteşemdi; emekli öğretmen, gençliğinde ise New York’ta taksicilik yapmış Stephen (stephen@freetoursbyfoot.com telefon 202 642-5013) ile SoHo, Küçük İtalya ve China Town gezisi ile o bölgenin hem tarihini hem de güncelini öğrenme imkânımız oldu. Görülen bölgeler:

SoHo’s Dökme Demir Bölgesi

Haughwout Binası

Heath Ledger’s Apartmanı

Küçük İtaly Lombardi’s Pizza

Kanal ve Mott Streets

Eski Beş Nokta Bölgesi (New York Gangsterleri filmi ve TV bölgeleri ( Hayalet, Sex in the City ve Men in Black).

China Town’daki Çin marketinde satılanlar insanı gerçekten hayrete düşürüyor; kurbağalar, yılanlar ve diğer bir sürü garip balık, böcek yemek yapılmak üzere satılmayı bekliyor. Bölge gerçekten küçük bir Çin, her yerde Çin’ce yazılıyor, ama buranın sayıca fazla dükkanlarından biri de berber salonları; 10 dolar gibi ucuz bir rakama saç kesimi yapıyorlar.

Little Italy ise Çin Mahallesi gibi karakterini sıkı bir şekilde koruyamamış, kan kaybetmiş. Ancak buradaki Ferrara Pastanesi gerçekten mükemmel tatlar sunuyor; özellikle de cannoliyi denemenizi tavsiye ederim.

Manhattan’ın diğer bölgeleri de bu turlarla görülebilirse de Harlem de görülmesi gereken bölgelerden biri; ancak bu seferki rehberimizden pek memnun kalmadığımız da belirtelim.

Ayakta turlarla ilgili son tüyomuz ise 6’dan fazla kişi için ön ödemeli rezervasyon istense de buna gerek yok; tur bitiminde gönlünüzden ne koparsa rehberinize verebilirsiniz.

3. Baby Sitter’li Jazz Gecesi

Çoluk çocuk caz kulübüne gitmek yakışık almaz diyorsanız, kaldığınız otelde çocuk bakıcı sorabilir veya https://www.care.com/ gibi siteler vasıtasıyla da bakıcı bulabilirsiniz. Bizim şansımıza İngilizce öğretmeni Aysun Hanım’ı bulduk; çocuklara baktığı gibi ödevlerine de yardım etti (e-posta adresini isterseniz verebiliriz).

Caz’ın doğum yeri New York değil, ancak gelişimini tamamladığı yer. Tabi New York Charlie “Yardbird” Parker’in Dizzy Gillespie’in 1940’lardaki New York’u değil. O zamanlar için Juilliard’a okumaya gelen Miles Davis “sokakları dolaşıp jam sessionlar bulabilirdik” diyor otobiyografik kitabında. Miles Davis’in diş hekimi olan babasının bir nasihatini da unutmadan yazalım:

-“Şu dışarıda öten kuşu duyuyor musun Miles? Bu kuş başka kuşların ötüşlerini taklit eder (mocking bird). Kendine ait ötüşü yok. Sen başkasını taklit etme, kendin ol. İşin özü bu. Kendinden başkası olma.”

İki caz kulübünü sizlere öneriyorum ilki Blue Note Caz Kulübü: mavi nota, blues ve cazın çeşnisini oluşturan diğer ismiyle endişeli nota. Bununla ilgili detaylı bilgi isterseniz https://www.youtube.com/watch?v=DNG_H6bKiIU adresindeki dersi izleyebilirsiniz. Blue Note Greenwich köyünde bulunuyor ve kapılarını 1981’de açmış şirin bir kulüp. Kulüp diyince şaşalı bir yer katiyetle beklemeyin, ama müziği hissedebileceğiniz yemekli bir restoran. Eğer yetişirseniz yıl başında Chris Botti sahne alacak, kaçırmayın derim.

İkinci restoran Broadway ile 106. cadde kesişiminde bulunuyor. Harvey Keitel’in oynadığı Smoke adlı filmin anısına bu kulübün ismi konulmuştur. Yine nispeten küçük bir mekanda, ama biraz daha lüks bir ortamda yemeğinizi yerken, cazın eşsiz akışını içinizde hissedebilirsiniz.

4. Six Flags Büyük Macera ve Safari

Six Flags ile Manhattan arası 110 km; eğer trafiğe takılmazsanız 1 saate gidebiliyorsunuz. Çok geniş bir park; safari kısmında zürafadan, aslana, gergedandan, ayıya 1200 hayvan var. Özellikle zürafaları beslerken selfie çekebilirsiniz.

Parkın diğer kısımlarında ise dünyanın en yüksek ve hızlı trenini bulabilirsiniz: bizimkiler Kigda Ka’ya binmeye cesaret edememişlerdi. Yine tahtadan yapılma en keskin açılı tren El Torro’ya bindiğinizde bir anda havalanacağınızı düşünebilirsiniz.

Tabi bu parkta da bir püf nokta var, ancak biraz maliyetli. Yaz aylarında bekleme sıraları 2 saati geçebildiğinden ön sıraya geçebilmek için Flash Pass almak kısa süreli geziler için şart: platin pass ile bekleme süresi %90,  altın pass ile %50 azalıyor. Ama kişi başı yaklaşık 65 dolarlık giriş ücretine platin için 110, altın için de 70 dolar eklemek gerekiyor.

Yorum bırakın

Filed under Seyahat Yazısı

Uzm Dr Burak Uzel 21 Ekim 2015 Prof Dr Osman Baran Tortum

Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden sevgili hocam genel cerrah Prof. Dr. Osman Baran Tortum ile endoskopik incelemelerden bahsettik. Konularımızın arasında balon dilatasyon, PEG, stent, endoskopik mukozal rezeksiyon ve submukozal rezeksiyon da vardı.

Yorum bırakın

Filed under Televizyon Kaydı, TV Programı

Genç Doktorlar TV Programı

Bu programda konuğum Kardioloji Uzmanı Dr. Murat Şener: kalp hastalıklarından, anjiografi yöntemlerinden bahsettik.

Yorum bırakın

Filed under TV Programı

Mavitur

Her son yeni bir başlangıçtır

Yavuz’un içi ölüm korkusu ile dolmuştu. Bir şeyler yapmalıydım.

-“Yavuz’um ölümlü dünya, ölümlü insan, ha alim olsan, ha zalim (http://www.youtube.com/watch?v=hqZVmlNAiE4) olsan” şarkısını söylemeye başladım.

Yavuz’un sol yanına geçip, göğsünü parmağımla göstererek, korku içinde:

-“Yavuz! Bu da nedir?” diyince, Yavuz gayri ihtiyari başını öne eğmesiyle, ensesine bir tane patlattım.

-“Vay kardeşim, âşık oldun demek ha. Sen şimdi “mavi mavi masmavi” şarkısına da söylemeye başlarsın. “

Bu arada kendimi Yavuz’la Rana arasında kalmış hissediyordum. Özgür olmak istiyordum. O an, hemen Ayvalık’tan ayrılmayı düşündüm.

-“Müdür, ben en iyisi döneyim; sen burada kalmaya devam et. İstanbul’da görüşürüz.”

Yavuz’un kafası karışmıştı; ama ben de kararımı kesin vermiştim. Kısa bir sürede eşyalarımı toplayıp gaza basmıştım bile. Genellikle bu kadar hızlı karar veremezdim, ancak hayat çok kısaydı.

Nereye gideceğimi bilmiyordum, sadece yol beni kaderime götürecekti. Sadece mükemmel bir güne ne kadar kalmıştı (https://www.youtube.com/watch?v=QYEC4TZsy-Y) ? İyi şeyler olacaktı, buna emindim. Yol ayrımına gelmiştim, İstanbul’a mı yoksa aşağıya mı inmeliydim?

Hedefim Marmaris’di. İçimi tatlı bir heyecan almıştı. Makûs talihim kırılacaktı.

Tam sesi sonuna kadar açarken, arka lastik bir anda patladı. Zirvenin tepesi, uçurumun kenarıdır derler, ya, benim duygularım da bir anda uçurumdan atlamıştı. Asıl zorluk, onca eşyayı tekrar kaldırıp, yedek lastiği bulmaktan geçiyordu. “Şansımı şey edeyim” diye haykırdım, ama nafileydi, iş başa düşmüştü.

Acaba lastiğimin patlaması bana bir işaret miydi? Marmaris’e gitmemeli miydim? Kaderime doğru yolculuğumu sonlandırmalıydım. Yedek lastiğin bagajın altından çıkması neyse ki çok zor olmamıştı, hayatımda ilk kez krikoyu kullanacaktım. Hemen youtube’a bakmaya karar verdim, ama burada internet çekmiyordu. Ne kadar zor olabilirdi ki?

Normalde 20 dakika sürmesi gereken bu süreç, bende 2 saat sürmüştü. Yolcu yolunda gerekti; Marmaris’e vardığımda saat akşam dokuza geliyordu. Elimde bavul marinada yürüyordum; tekneler sıra sıra dizilmişti; Marmaris günü bitirmiş, geceye hazırlık yapıyordu; bense sadece yürüyordum, denizin kokusu mükemmeldi, pasarellalar hafifçe sallanırken, teknelerin bazısında sofralar kuruluyordu. Bir bankın üstüne oturdum, karşımdaki teknede kaptanı seyretmeye başladım, güneşin kavurduğu bir yüz, kıvırcık, ancak kırlaşmış saçlar, derinleşmiş kaz ayakları…

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Uzm Dr Burak Uzel: Bu Programda Gastroskopi Kolonoskopi Konuştuk

Bu programımızda Op. Dr. Sibel Gelecek Geyik ile endoskopik uygulamalardan bahsettik. Gastroskopi nedir, kimlere yapılabilir, kolonoskopi nasıl yapılır konularımız içindeydi. Safra kesesi hastalıkları ve bunların cerrahisinden de konuştuk

Yorum bırakın

Filed under TV Programı

Neden Filler Daha Az Kanser Olur?

African_Bush_Elephant

1970’li yıllarda yapılan bir belgeselde neden köpekbalıkları kanser olmaz sorusu sorulmuş, zavallı hayvancıklar kıkırdaklarından olmuştu. Hâlbuki sonradan köpekbalıklarının da kanser olabildiği gözlenmişti. Kıkırdağın yeni damar gelişimini önlediğini biliyoruz, ancak daha sonra yapılan çalışmalarda köpekbalığı kıkırdağı kullananlarda (https://burakuzel-md.com/2010/06/14/kopekbaligi-kikirdagi-%E2%80%93-yeni-kanitlar/) kansere karşı pek fayda sağlanmadığı da gösterilmişti.

Kanser aslında bir veri bozukluğu; örneğin elimizde bir CD var ve üzeri hafif çizilmiş, takıyorsunuz CD oynatıcıya bir problem olmuyor; CD’yi daha çok çiziyorsunuz, artık CD çalışmıyor. Bildiğiniz üzere her hücremizde veri var, bu veri de bazı hücrelerde daha fazla olmak üzere kopyalanıyor; saçlarımız uzuyor, derimizi sürekli yeniliyoruz. Bu kopyalanma sürecinde ise hatalar oluyor; çoğunluğu düzeltiliyor, ancak bazıları ise gözden kaçıyor. Bunun sonucunda ise en fazla bölünen hücrelerde hata şansı artıyor; işte bundan dolayı deri kanseri (bazal hücreli kanser) en sık kanser türlerinden biri. Bu duruma stokastik etki, yani rastgele etki deniyor. Bir de çevresel faktörler de veride hata oranını arttırıyor; örneğin sigara içende akciğer kanseri %6 iken, içmeyende %0,5. Üçüncü etken de herediter (ailesel) veri hataları; örneğin Li-Fraumeni Sendromu olan bireylerin %90’ını kanser oluyor.

Ortalama 70kg olan insan ırkının %11-25’i kanserden ölürken, 7,000kg olan fil ırkının %5’nin kanserden ölmesi bu rastgele etkisinin fillerde çalışmadığını bizlere gösteriyor. Bu duruma Peto etkisi deniyor. Bir insanın hücre sayısı göz önüne alındığında, fillerin fazla yaşamaması beklenirken, filler nasıl bu problemi aşmışlar?

TP53 Geni- Verinin Koruyucusu

TP53 geninin 3 asil görevi var:

  1. DNA’ya zarar geldiğinde DNA onarıcı proteinleri aktifleştirmek
  2. Hücre siklusunu G1/S’de durdurmak
  3. Apoptosis’i başlatmak. Apoptosis bu arada programlanmış hücre ölümü demek; bunun kaybı kontrolsüz büyümeye yol açıyor

İnsan kanserlerin %50’sinde bu gen bozuluyor (mutant). Normalde her insanda çalışan 2 adet (alel) TP53 geni mevcut. Eğer 1 alel varsa, bu duruma Li-Fraumeni Sendromu deniyor ve bu insanların %90’ı kanser oluyor.

İşte fillerin veri aklı burada devreye giriyor; bu güzel hayvanların 20 tane aleli var. Bu nedenden dolayı daha az kanser oldukları düşünülüyor.

Ne varsa doğada var, fil gibi olalım, ama cüsse olarak değil, TP53 geni olarak :)

http://jama.jamanetwork.com/article.aspx?articleid=2456041

Yorum bırakın

Filed under Genel

Yeni Bir Ayvalık Sabahı

Her son yeni bir başlangıçtır

Nötr bir duygu halindeydim, sıkıcı boşluklarla dolu kendini über entellektüel zanneden Fransız filmine bakıyordum. Normalde sıkılıp kaçmak isterdim, ama bana bir haller olmuştu, artık sıkılmıyordum.

Hayır, sıkılamıyordum bile. Acaba ölmüş olabilir miydim?

Ancak öğlene doğru uyanabilmiştim. Zorla saatime baktığımda saat 1’i gösteriyordu. Tahmin ettiğim gibi Yavuz odada yoktu. Saatin tik takları Yavuz için başlamıştı, lüferlerin gece karanlığında lüks ışığına gittiği gibi yoluna devam ediyordu. Hormonlarımın yokluğunda beyni tekrar devreye girmiş bir çamaşır makinesi gibiydim.

Tüm hayatımı belgesel gibi görüyordum. Ruhsuz, manasız, kimsesiz…

Ama Yavuz ve Rana için seviniyordum; onların martıları ağlıyordu duygusal çöplüklerinde, ama kumlar benim ayağıma dolanıyordu. Bu nasıl acımasız bir dünyaydı?

Kahvaltı, öğle yemeği niyetine Ayvalık tostunu kemirirken, Yavuz ağzı kulaklarında geldi.

-“Kardeşim, çok mutluyum. Hayatımın aşkını buldum. Hadi kalk denize gidiyoruz.”

-“Tamam da ne oldu anlat bakalım.”

-“Müdür, dün gece Rana ile tanışmıştık ya. Biz sonra telefon numaralarımızı birbirimize vermiştik. Geldiğimizde bir mesaj geldi ondan, sonra tüm gece mesajlaştık. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim.”

-“Adamım, hadi hayırlısı, İnci Teyze bu habere bayılacak.” İnci Teyze, Yavuz’un annesiydi ve her anne gibi oğlunun hayatının bir izdivaçla son bulması için yanıyordu.

Yavuz makineli tüfek gibi, olan biteni hızlıca anlatırken benim telefonum çalmaya başladı.

Telefon ekranında “Berna Hanım” yazısını okuyunca, havadaki aşk kokusu bir anda dağılıverdi, acaba bu kaçıncı çalıştı?

Benimle birlikte Yavuz da ayağa kalktı.

-“Günaydın Berna Hanım”

-”Tünaydın Berk, tatil yaramış sana”

-“Evet, Berna Hanım, dinleniyoruz, denize giriyoruz bolcana”

-“Berk, ben ameliyat oldum ve kemoterapi başlanacak. Ne öneriyorsun?”

-“Berna Hanım, bana uygulanan ilaçlar oldukça sarsıcıydı, özellikle kemo günü ve ertesi gün insan hayattan kopuyor, neşe denilen kavram gidiyor. Bana en çok bu dönemde müzik dinlemek iyi gelmişti. Bir de ne kemoyu ne de hastalığı düşünmemek gerekiyor; bu fikirler zift gibi insanın beynine yapışıyor, çıkmıyor.”

– “Peki Berk, ne zaman dönüyorsun? Döndüğün zaman beni ara”

-“ Olur Berna Hanım, geçmiş olsun. Merak etmeyin başlaması zor oluyor, ama çabucak da bitiyor.”

Yavuz merak içinde bana bakıyordu. Artık ona da durumu açıklamam gerekiyordu.

-“Berna komutan da kanser oldu Yavuz, onun için beni arıyor. Kemoterapi başlanacakmış.”

Yavuz dağılmıştı, en keyifli anında, bir anda elektriğe kapılmış, duygusal bir türbülansa girmişti. Her insan gibi kanserle ölümü birbirine bağlamıştı ve bilinçaltı bir sonraki hedefin kendi olduğunu ona fısıldıyordu. Herkes bu kadar acı çekerken âşık olmak da ayrı bir paradoks yaratıyor, kendisini bir kez daha suçlu hissediyordu.

-“Ne olacak şimdi müdür?”

-“İyi olacak inşallah. Güçlü kadın, bence atlatır. Benim gibi bir zırtapoz bile bununla başa çıkabildiyse, komutan her halükarda bu hastalığı yener.”

Yorum bırakın

Filed under Genel

Ege Yeşili 2

Her son yeni bir başlangıçtır

Yavuz’un güçlü ve tok sesi tontonların göğüs kafeslerini rezonansa sokuyordu, bizim gibi sümsük stil takılan tiplerden böyle bir cevher çıktığına kendileri bile inanamıyordu. Ben de kendimce şarkıya eşlik ediyordum. Şarkı nihayetine erdiğinde sanki biz Mehmet Emminin yerinde değildik de La Scala’da Hacı Arif Beyin ser hanendesinde dünya prömiyerini yapıyor gibiydik. Her yanımızdan “Yaşa! Varol! Heyt be!” nidaları yankılanıyordu.

Yanaklarım bağırarak şarkı söylemekten yanmaya başlamıştı, hemen aklıma Dede Efendiden

ey büti nev eda

olmuşum müptela

aşıkım ben sana

iltifat et bana

geliverdi.

Sohbet, şarkılar uzayıp gidiyordu. Ama ben de aşırı yorulmuştum.

-“Çok keyifli bir gece geçirdik, sizlere teşekkür ediyoruz. Ancak 2 gecedir uykusuzuz, bizi mazur görün.” dedim.

Ayrılırken, tonton dayısının eşi bizi torunları Rana ile tanıştırdı.

Bu arada Rana’yla Yavuz arasında sanki bir yakınlık doğuyor gibiydi. Az önce Yavuz şarkı söylerken, Rana hem eğleniyor, hem de hayran gözlerle Yavuz’a bakıyordu. Bunu yakalamıştım.

Taksiyle pansiyona döndüğümüzde pek konuşacak halimiz kalmamıştı.

Ancak ben arkadaşımı kaybetmiştim, bunu hissedebiliyordum. Artık bu hayatta yalnız kalmıştım, hayat denilen acımasız dişliler arkadaşlığımızı yutmadan önce ilk ısırığını almıştı. İkinci ısırık genlerin uyum testiydi; bu check-pointden de geçtikten sonra ok yaydan çıkacaktı. Doğanın gücüne karşı koymak bu noktada da mümkün değildi. Bu durum benim başıma da gelebilirdi; belki de gelmeliydi.

Ama evrim tarafından çiğnenmiş (kanser olmuş) , teknoloji (kemoterapi) tarafından hayata tekrar tükürülmüş biriydim. Sonsuzluğu yakalayacak neyim kalmıştı? Boşluğun fark edilmemesi mümkün değildi, feromonların yokluğu eksikliğimin nişanıydı. Sonuçta kastre bir kedi değildim, duygusal hayatım hayvani içgüdülerin ötesindeydi. Yokluk, beni ve benim geleceğimi yok ediyordu.

Bu durumu da pek umursamıyor gibiydim. Bu da beni korkutuyordu. Tekrar edilebilirliğimin kaybı, egomu da kaybetmeme neden olmuştu. Neden bu dünyada olduğumu anlayamıyordum. Sanki bedenimi uzaktan görüyordum; yanındaki yatakta en yakın dostu uyurken, uyuyan Berk’in bedeni.

Yorum bırakın

Filed under Genel

Ege Yeşili Akşam Yemeği

Her son yeni bir başlangıçtır

-“Abi, bu kadar yorgunluktan sonra bir de yemeğe mi gideceğiz” diye Yavuz’a tısladım.

-“Müdür, sen delirdin mi? Yıllardır bu tatilin hayalini kuruyorduk. Zaten seninle eskiden de sıfır noktasındaydık, ama hiç bu kadar da Sibirya havasında değildik. Eksinin de eksisindeyiz. Başarıysa bu da bir başarı, ama tam ters tarafta.”

-“Tamam, birader, ikna oldum” dedim. Zaten bu macera nereye varacak, hangi embesil işleri yaratacağız diye düşünüyordum.

Kayıktan geç döndüğümüz için geceye geç başlamak zorunda kalmıştık. Osman abi bizi, çocukluk arkadaşı olan, fakat endüstriyel turizme külliyen karşı Mehmet Emminin yerine atmıştı bile. Denizin kıyısında, masaların iki ayağı iri kaymak taşlarında, diğer iki ayağı ise dalgaların yumuşak ısırıklarına maruz kalıyordu. Ancak yine de denize güven olmazdı, sakin bir gününde kimin patron olduğunu canınızla ödetebilecek profesyonelliğe sahipti deniz denilen hayatı yaratan sıvı.

Mezeleri Ege’nin yeşilliklerinden söylemiştik; yavaş adım ilerliyorduk. Yan masamızda ortalama yaşı 3 hanelere yakın bir grup vardı. İçimden Yavuz’a saydırıyordum: “Yavuz (stop) zaten yorgunluktan ölüyoruz (stop) ne halta beni buralara sürükledin (stop)”

Buz üstünde badem satan adamı savuşturduktan sonra bir anda gaipten bir Çingene ekibi belirdi.

Bu arada biz de hesabı istemiştik, fakat yan masadaki tonton amcalardan biri bize laf attı.

-“Gençlere bak be, içleri çürümüş bunların… Var mı aranızdan iki bukle şarkı söyleyebileniniz?”

-“Dayı, boş kadehlere şarkı söyleyemiyoruz.” diye boş bardağımı tonton dayıya uzattım.

-“Getir bakayım o kadehi, görelim marifetlerinizi.”

-“Bak dayı, biz komedi dans üçlüsüyle büyüdük, sorumluluk almıyoruz, sonuçlarına katlanırsınız.”

Yavuz’un sesi ezelden beri iyiydi, hem de böyle ortamlarda sesiyle hava atmaya da bayılırdı. Müzisyenlerin yanına gidip, onlarla bir şeyler konuştu.

Nağmeler sazları titreştirirken, tonton dayı bıyık altından gülüyordu. Büyük taşın altına girmişti Yavuz, altından kalkabilecek miydi acaba?

Bardağından bir yudum aldıktan sonra, mükemmel bir zamanlamayla şarkıya girdi Yavuz. Hacı Arif Beyin hüzünlü hikâyesinin, meyhane sofralarına meze olması da ayrıca Hacı Arif’in külliyen şansızlığını ebediyete taşıdığını göstermesi açısından bence hazindi. Benim akciğerlerim acaba ne durumdaydı? Metastazı düşünürken bir alev topunun ciğerlerimi dolaştığını zannettim.

olmaz ilaç sine-i sad pareme

çare bulunmaz bilirim yareme

baksa tabiban-i cihan çareme

çare bulunmaz bilirim yareme

kastediyor tir-i müjen canıma

gözleri en son girecek kanıma

şerhedemem halimi cananıma

çare bulunmaz bilirim yareme

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Deniz Kestanesi

Her son yeni bir başlangıçtır

Parlak güneş vücudumu ısıtıyor, yaralarımı sarıyor, tükenmeye yakın beden enerjimi yeniden dolduruyordu. Kayığın bordasına vuran minik dalgalar, küçük prensin minik gezegeninden gelmiş gibi naif ve sevecen sesler çıkartıyordu. Parmaklarımı açarak hafif süratte giden kayığımızdan denize soktum, artık denizin saçlarını tarıyordum, parmaklarımın arasından denizanası kıvamında geçen su beni eğlendiriyordu. Bu durgun, basit hayatı sonsuza dek yaşabilirdim. Kendimi buraya ait hissediyordum. Tam bu sırada sırtımda ani bir soğukluk hissetim, sanki derim cızırdıyordu.

-“Osman abi durdur şu kayığı, şu Yavuz’a gününü göstereceğim.”

Osman abi gazı kestiğinde Yavuz’u kayıktan denize attım.

-“Bugünü anılarında Jack Sparrow’u neredeyse yakaladığınız gün olarak hatırlayacaksın. İmza Kaptan Jack Sparrow “ diye çığlık atıp Yavuz’un yanına bombalama atladım.

Osman abiyle hayat eğlenceliydi. O kadar denize girip çıkmıştık ki, açlıktan ölmek üzereydik.

-“Osman abi, yakınlarda lokanta var mı? Deli gibi açıktık”

Osman abinin bakışları manidardı.

-“Dur, bakalım gençler, şurada balıklar için ayırdığım ekmek var.”

Ekmek, kayığın tahtası sertliğine ulaşmıştı. Bunu parçalamak için güçlü çeneler ihtiyaç vardı.

-“Berk! Acımızdan gebereceğiz.”

-“Berk değil miço; bundan sonra Kaptan Berk!”

Dipte bol miktarda denizkestanesi vardı; bunları Osman abinin eldiveni ile toplayıp kayığın içine attım. Bir on dakika içerisinde 10 tane denizkestanesi yakalamıştım bile. Tabi ki etrafta daha fazla denizkestanesi vardı, ama bunların dişisi makbuldü. Onu da hem renginden, hem de üstünde yosun, taş parçası olmasından anlaşılıyordu.

Yavuz, şaşkınlık içinde bana bakıyordu, denizkestanelerinin üzerine basmadığınız sürece elinizde tutabiliyordunuz. Dünyanın en lezzetli yiyeceklerinden bir tanesi ilan edilse de, ayağına batanlar tarafından denizkestaneleri hep korkuyla yaklaşılan deniz canlılarıdır.

Denizkestanelerini çakıyla kırdıktan sonra, turuncu kısımları, bayat ekmeğimizle mide gönderdik. Osman abi ilk kez denizkestanesi yiyordu, o yüzden bir şaşkınlığı da vardı. Yavuz ise mest olmuş bir haldeydi.

-“Berk Kaptan, askerliği komando olarak yapmıştın değil mi?”

-“Tabi miçom, biz dağlarda yılanla falan besleniyorduk.”

Hava karamaya başlarken, biz de dönüşe geçmiştik. Akşam güneşinin turunculuğu, Ege’nin maviliğine göz kırpıyordu.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Berk ve Yavuz Ayvalık’ta

Her son yeni bir başlangıçtır

Öğlen olmuştu, karnımız zil çalıyordu; tam o sırada Ayvalık sapağı karşımızda belirmişti.

-“Müdür, hadi girelim Ayvalığa, ama ne yiyeceğiz?”

-“Sen söyle adamım, ben hem Ayvalık tostu yemek istiyorum, hem de papalina.”

Sonunda Ayvalık tostunda karar kıldık. Bu tostun özelliği ekmeğidir; ne muhteşem bir şeydir, hiç İstanbul’da yediklerimize benzemez. Avşar büfenin ayvalık tostu da muhteşemdir, sahibinin Hülya Avşar hayranlığı da had safhadadır.

-“Yav adamım, madem buradayız, ne diye tarz olacağız diye kasalım kendimizi; bari bir kaç gün burada kalalım; vaktimiz kalırsa da ineriz aşağı, sörf de yaparız belki.”

-“Berk kardeşim, şu an ağlamak istiyorum- 89 gassaray maçı aklıma geliverdi.”

Cunda adasında neyse ki kendimize bir oda bulmuştuk; pansiyon sahibinin pancar motorlu bir ahşap kayığı da vardı. Bavullarımızı odaya koyduktan sonra, sanki yüzyıllardan beri bizi beklermişçesine kayığına götürmüştü. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsünün burada olması, bu bölgeye sevgimizi İstanbul seviyesine çıkarıyordu. 22 adanın etrafında 4 metrelik pancar motorlu kayıkla dolaşıp, kâh pina peşinde, kâh da sadece tuzlu suyun ılık kollarına girmek için deliriyor gibiydik. Pancar motorun kulak patlatan sesi içimize işliyordu. Ayvalık denizinin sevecen kolları bizi bekliyordu. Küçük kayığımız ılık denizin içinde yol alırken, sanki bu sularda doğmuşum, hiç başka bir şey yaşamamış, basit ve mutlu bir insanmışım gibi hissediyordum.  Patriça koyundaki manastırın önünden geçerken, terk edilmiş adada hüzünle eski canlı günlerini hatırlayan kalıntılar, her şeyin insanla güzel olduğunu bana anlattı. İçimdeki endişe alevi, bu görüntülerle sönmeye başlamıştı.

Ne zor bir sene geçirdim diye düşündüm; bir dizi film gibi, bitmeyen ve sürekli artan bir gerilimle beni girdabına çeken bir rating makinesinin içinden kendimi zor kurtarmıştım. Bu girdapta sonsuzca ve sürekli boğulan insanlar ve aileler de vardı. Bu girdabı ölüm ve yalnızlık hissi oluşturuyor, suçluluk hissi de kamçılıyordu. Bu evrenin minik bir kırıntısı bile değilken, evrenin merkezinde olduğumuzu zannetmemiz bu acı dolu deneyimi bize yaşatıyor olmalıydı.

Yorum bırakın

Filed under Akciğer Hastalıkları

Gen Optimizasyonu ile Obezite Tedavi Edilebilir Mi?

Gen Optimizasyonu ile Obezite Tedavi Edilebilir

Genler ve bilgisayarlar birbirine benzemekle birlikte, genlerin dağılımı ve birbirleriyle etkileşimleri muazzam bir kombinasyon getiriyor. Her ne kadar vücudumuzla ilgili tüm olup bitenleri genlere bağlamamak gerekiyorsa da, bazılarımız genetik olarak o zaman dilimi ve coğrafya için şanslı, bazılarımız ise şanssız.

Neden Zaman Dilimi ve Coğrafya Şansı Belirliyor?

Bundan 150 önce doğduğunuzu düşünün, dünya savaşlar içinde kıvranıyor, şu anda hayat standartları en yüksek olan İskandinav ülkelerinde insanlar açlıktan kırılıyor. 1866 Finlandiya kıtlığında toplumun %15’i açlıktan ölüyor. Bu büyük açlık yıllarının etkisi kuşaklar boyunca da devam ediyor. İsveç’in Överkalix (https://goo.gl/maps/4MgkW) şehrinde yapılan çalışmada 1800, 1812, 1821, 1829, 1831-36 yıllarında hasat alınamadığı gözlenirken, yani açlık oluşurken, 1799, 1801, 1813-15, 1822, 1825-26, 1828, 1841, 1844, 1846, 1853, 1860-61, 1863, 1870, 1876, 1879 ve 1880 yıllarında bol hasat alınıyor. Yani insan hayatı bir bolluk, açlık döngüsü içinde devam ediyor. Açlık yıllarına yağ rezervi ile girmek için insanoğlu bolluk döneminde yemeğe yükleniyor. Bu durum genlerde yapısal değişikliği neden olmamakla birlikte, genin çalışmasını veya susmasını sağlayan epigenetik mekanizmayı etkiliyor.

Vücut Yağının İyi Rengi – Kahverengi

Vücudumuzda iki türlü yağ dokusu bulunmaktadır. Daha az sıklıkla duymuş olduğunuz kahverengi yağ dokusu miktarca da az bulunmaktadır. Bu dokunun özellikle soğuğa adaptasyon sağlamamızda etkili olduğu düşünülmektedir. Kahverengi yağ dokusunun çalışmasıyla (titremeden ısı oluşumu) sağlanmaktadır. Titremeden ısı oluşumu, yani fiziksel aktivite yapmaksızın enerji harcanmasıdır. Bu durum özellikle kas gücü ve hareket kabiliyeti kısıtlı yeni doğanlar için hayati bir önemi vardır. Bir de, tabi ki oturduğu yerden kilo vermek için de elzemdir.

Bu dokunun insanda olduğu düşünülmekteydi, ancak PET/CT’nin (pozitron emisyon tomografisi/ bilgisayarlı tomografi) hayatımıza girmesinden sonra, bu dokuların nerede bulunduklarını ve nasıl değiştiklerini daha iyi ölçer olduk.

Şu zamana kadar kahverengi yağ dokusunu (KYD) arttıran yegâne şeyin soğuk olduğunu biliyoruz. Akut (hızlı, kısa süreli) olarak soğuğa maruz kalma KYD aktivitesini arttırırken, uzun dönemli soğuğa maruz kalma da KYD hacmini arttırmaktadır.

Genler ve Kahverengi Yağ

İngilizce kafiyeli bir söz var: “Nature, or nurture?” Yani doğa mı bakım mı diye. Obezitenin nedenlerinden bir tanesi genler, ama daha çok nedeni ise aşırı beslenmek. Gen kısmından bakıldığında özellikle FTO ( fat mass and obesity associated protein) bölgesinin obeziteyle ilişkili olduğu gözleniyor.

Bu bölgede birkaç değişiklik olabiliyor. Bunlardan rs1421085’in TT olması (yani alelin timin, timin olmas)ı iyi iken, CC olması risk aleli gösteriyor. Single nükleotid polimorfizmi ile ilgili biraz daha detay almak isterseniz https://burakuzel-md.com/2014/12/15/bir-word-belgesi-gibi-genlerimizi-duzeltmek-mumkun-mu/ yazımı okumanızı tavsiye ederim.

Rs1421085 TT olanlarda ARID5B arttıkça, IRX3 ve IRX5 seviyeleri azalıyor. IRX3 ve IRX5 seviyelerinin azalması termogenezi, yani sıcaklık yapımını ve tabi ki enerji harcanmasını arttırıyor.

IRX3 ve IRX5 arttıkça ise termogenez azalıyor. Farelerde eğer IRX3 ve IRX5 geni kapatılırsa, bu fareler fazla yağlı diyete rağmen kilo almıyorlar ve sabah ve akşam enerji tüketimi artıyor, oksijen tüketimi artıyor.

Rs1421085’i CC olan yani risk aleli olanlarda ise ARID5B artımı IRX seviyelerini etkilemiyor. Eğer bu risk aleli, normale CRISPR-Cas9 ile geri döndürülürse, yani genler bu yeni yöntemle değiştirilirse ARID5B artımı ile IRX3 ve 5 seviyeleri azalıyor.

Obeziteye Gen Tedavisi Mümkün Mü?

Yukarda bahsettiğim gibi eğer riskli aleliniz varsa gelecek yıllarda bu alelinizi CRISPR-Cas9 sistemi ile değiştirmeniz mümkün olacak gibi duruyor. Risk alelinizin olup olmadığını nasıl anlayacağım diye soracak olursanız, aslında bir parça tükürükle gen haritanız çıkarılabiliyor.

Son Söz

Obezite için nasılsa genetiktir, genetiği değiştirilmiş organizma nasıl olabilirim diye fazla kafayı yormayın, az yiyin, çok yürüyün, bu ikisini de sevin.

https://en.wikipedia.org/wiki/Finnish_famine_of_1866%E2%80%9368

http://www.nature.com/ejhg/journal/v10/n11/full/5200859a.html

http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1502214

1 Yorum

Filed under Endokrin Hastalıklar, Genel Sağlık

Derin Mavi

Her son yeni bir başlangıçtır

Derin maviye bakarken, gişeler doğru bir koşuşturma duymak beni hayal âlemimin dehlizlerinden, alkolik abili ada gerçekliğine bir anda ışınlamıştı.

-“Bir araba, şoförüyle, bir de yolcu” diye elimdeki paraların tümünü gişeye boca ettim.

Bu gişe memurlarının hepsi süper cool insanlardır. Yani öyle ki, supermeni bunlar bulmuştur, spiderman’in ise kardeşidir diye düşünebilirsiniz. Ancak 2 soru vardır, ne zaman kalkacak, kaç lira? Fakat bu sorular çeşitlenir: “bak baba, kuyrukta şu kadar mesafedeyim, bu feribota binebilir miyim? Çocuk kucağımda niye para vereyim?” gibi…

Tek arzum o feribota binmekti; karşı yakaya geçip kendimi kurtaracağımı zannediyordu; tüm dertlerime de deva olacağını düşünüyordum.

Sonunda arabada feribota bindiğimizde, her türlü musibet arkamızda kaldığını düşünüyordum. Fakat bu pozitif düşünceler çok uzaktaydı: alkolik abi bizle karşıya geçiyordu.

Alkolik abi tombul şişesiyle Nirvana’ya ulaştığında neyse ki limandan demir almıştık.

-“Müdür, ne kısmetsiz bir hayatımız var. Sen kanser oldun, çadıra köpek girdi, gün doğarken alkolik abi hayatımıza daldı: yani kuzey egede vahşi köpek balıkları olsa, onlar da bize aksiyon olsun diye saldırırdı.”

Karşı tarafa geçtiğimizde abiden kurtulmuştuk, tatil hayatımızda beyaz bir sayfa daha açılıyordu, bakalım bu sayfa ne zaman kirlenecekti?

Arabanın dört camı ve sunroofunu açmamıza rağmen alkolik abinin bizlere bıraktığı etanol bulutu dağılmıyordu.

-“Yahu Yavuz, sen ne cins adamsın, niye aldın adamı arabaya, adam az kalsın bizle Çeşme’ye gelecekti.”

-“Müdür, sana Andrei Tarkovsky’nin şiirselliğinden ve Michael Haneke’nin gerçekliği arayışından ayrılan Lynch tadını yaşatmak istedim. Ne kadar da küstah olabiliyorsun böyle?”

-“ Ahh ne güzel konuştunuz mir’im. Hayat da zaten betimsel bir varoluş çabası değil midir? Gerçeklik dediğimiz şey bir sanılsal yanılsamadır zaten.”

Yorgunluk başımıza vurmuştu ve nereden baksanız 6 saatlik yolumuz vardı.

Güzel bir yol şarkısı dinlemek gerekiyordu:

I am a passenger

And I ride and I ride

I ride through the city’s backside

I see the stars come out of the sky

Yeah, they’re bright in a hollow sky

You know it looks so good tonight

(http://youtu.be/QEY6_jcrzI8)

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Kaçarken Yakalanmak

Her son yeni bir başlangıçtır

-“Yavuz, gel şurada çay, kahve bir şeyler içelim; araba içinde biraz daha kalırsak, kurutulmuş ahtapot bacaklarına benzeyeceğiz.”

Sessiz, sakin çay bahçesinde oturmaya başladık. İnanılmaz yorgunduk ve tatil denilen kâbus bitmiyordu. Artık sörf yapmaktan geçmek, sadece yumuşak bir yatakta uyumak istiyordum, ama aramızda bir feribot ve 380km vardı.

-“Merhaba gençler, şöyle yanınıza oturabilir miyim?”

İkimizin de içi geçmişti, bir anda irkildik. Yavuz yine çadıra dolanacağımızı düşünerek çakısını eline almış ve sıkıca kavramıştı. Bu dayı sabahın köründe kesinlikle bir başka gezegenden ışınlanmış bir uzaylı olmalıydı.

Buram buram rakı kokusuyla konuşuyordu dayı; belki normal nefes almıyordu, sadece rakı soluyordu.

-“Çaylarınız bitmiş, hemen tazeliyelim.”

-“Yok abi, sen hiç rahatsız olma, biz zaten içtik çayımızı, kalkacaktık.”

Ağıla düşmüş koyun gibi Yavuz’la göz göze geldik. Melemelerimiz bir sonuca varmayacaktı ve alkolik dayıdan kurtulamayacaktık, bunu biliyorduk fakat yine de debelenmeye devam ettik.

-“Zahmet etme abi.”

-“Ee, Melmeket neresi gençler?”

-“Edirne”, dedi Yavuz.

-“Abi, biz aslen Edirne’liyiz. Bizimkiler orada çiftçilik yaparlar. Aileden kalan geniş arazi var. Şekerpancarı, buğday, günebakan yetiştiririz. Ama en kral memleket bence Edirne’dir, Bulgar Kralı Filip bile aslen Edirne’lidir. Abi bir de Edirne ciğeri var, yedin mi hiç?”

Yavuz’u dinliyorum, gözlerim kapalı

Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

Yavuz’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Yavuz’la alkolik abi arasındaki muhabbeti dinlerken anlık uykuya dalmıştım. Bu kâbusun bir an önce bitmesi gerekti. Bu acıya daha fazla dayanmam mümkün değildi.

Yavuz’a masa altından küçük bir tekme savurdum.

-“Aloo” dedim fısıldayarak.

Yavuz beni hiç kaile almıyordu ve muhabbeti yavaş yavaş bana kaydırmaya çalışıyordu.

-“Abi sen öğretmendin değil mi? Berk’in annesi de öğretmen. Berk, abiyle ne kadar ortak noktanız var değil mi?” diyerek Yavuz alkolik abinin muhabbetine beni savurdu. Bu Yavuz, kesin pisliğine böyle yapıyordu.

-“Abi” dedim. Bu Yavuz da Edirne’li ya, çok pis içiyor. Boğma rakı da yapıyor, karpuzları küçükken alıyor, rakıyı enjektörle içine basıyor. Acayip bir şey oluyor.“

Alkolik abi boğma rakıyla tekrar şarj olmuştu. Yavuz’u bitirecektim. Benimle oyun, donuk ay ışığında şeytanla raksa benzerdi.

Yavuz, alkolik abiyle muhabbetin belini kırarken, ben de ortamdan uzaklaşmış, betonla mavinin birleştiği hatta varmıştım.

Su olmasa canlılık olmayacaktı, ama bu suların mavisi, bu suların kokusu da başka diyarlara benzemiyordu. Basit ve sadeydi; türev veya göz boyama değildi. On yıl, yüz yıl veya bin yıl önce bile aynı maviydi; aynı kokuydu. İhtiraslar, kıskançlıklar, iktidarın şehveti, aşklar, sevdalar hep aynı mavide öğütülmüş, mavinin tonlarına eklenmişti.   Bu sulara bakmak, insanın geçmişine bakmakla eşti- geçmişte kalmış- hiç ilerlememiş insan egosu buradaydı.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri