Bakır Eksikliği

Bakır, merkezi sinir sistemindeki proteinlerin ve metalloenzimlerin yapıtaşıdır. Geçtiğimiz 10 yılda insanlarda bakır eksikliğine bağlı çeşitli nörolojik sendromlar bildirilmiştir. Mide ameliyatı nedeniyle bakırın emiliminde bozulma en sık bakır eksikliği nedenidir. Çinko fazlalığı da,  ikinci sırada bakır seviyesini düşüren nedendir. Çinko fazlalığı dışarıdan ilaç şeklinde alımla, bazen de diş dolgularında bulunan çinko ve bazen de şekerli içeceklerle olabilmektedir.

Bakır eksikliğinde kansızlık, B12 vitamini eksikliğine benzer unutkanlık, ayaklarda uyuşma ile kendini belli edebilir.

 Eve Götürülecek Sonuç

 Dışardan alınan çinko, kanda bakır seviyesini düşürebilir, B12 vitamini eksikliğine benzer yakınmalarınız var ancak B12 vitamin değeriniz normalse, kan bakır seviyesine baktırmanız faydalı olacaktır.

Zhaleh Khaleeli, Daniel G Healy,Anthony Briddon, Michael P Lunn, Mary M Reilly, John Land, Gavin Giovannoni. “Copper deficiency as a treatable cause of poor balance” BMJ 2010;340:c508

Bakır Eksikliği için yorumlar kapalı

Filed under Vitamin ve Mineraller

Metformin Tedavisine İnsülin Dışı İlaçların Eklenmesi

Hastalarımda şeker hastalığı tedavisinde ilk seçtiğim tedavi yöntemi, diyet ve egzersizdir. Diyet ve egzersiz tedavinin bel kemiğidir. Diyet ve egzersize ek olarak önerdiğim ilaç ise, insülin direncini kıran metformindir. Metformin, hem ucuz hem de güvenilirdir (ancak tabi ki bazı yan etkileri, kullanılmaması gereken durumlar vardır). Bu ilacı tercih etmemin nedeni insülin direncini kırması yanı sıra kilo kaybına da sebep olmasıdır. Bu tedavi yöntemleri ile yeni tanı koyduğum şeker (tip 2 diyabet)hastalarının çoğunda başarıya ulaşmaktayım.

Bugün sizlere bahsedeceği bu çalışma, metforminin yetersiz kaldığı durumlarda, metformine eklenecek insülin dışı şeker ilaçlarının etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
Çalışmada 1950-2010 yılları arasında yapılmış randomize kontrollü çalışmalar değerlendirilmiştir. 27 çalışmadan 11198 hastanın verileri elde edilmiştir.

Sonuçlar

Değişik gruptaki insülin dışı şeker ilaçalrı metformine eklendiğinde 3 aylık kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1c düzeylerinde benzer düşmeler gözlenmiştir.

Ancak thiazolidinedionlar (rosiglitazon, pioglitazon), sulfonilüreler, ve glinides (nateglinid, rapeglinid vb) kilo artışına sebep olmuşlardır (1.77-2.08 kg)

Glukagon-benzeri peptide-1 analogları, -glukosidaz inhibitörleri (akarboz), ve dipeptidyl peptidase-4 inhibitörler kilo kaybı veya kilo değişim olmamasına sebep olmuştur.

Sulfonilüreler ve glinidler, plaseboya göre daha fazla hipoglisemiye (aşırı şeker düşmesi) neden olmuştur.

Olivia J. Phung, PharmD; Jennifer M. Scholle, PharmD; Mehak Talwar, BS; Craig I. Coleman, PharmD “Effect of Noninsulin Antidiabetic Drugs Added to Metformin Therapy on Glycemic Control, Weight Gain, and Hypoglycemia in Type 2 Diabetes “ JAMA. 2010;303(14):1410-1418.

Metformin Tedavisine İnsülin Dışı İlaçların Eklenmesi için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Domuz Gribi Pandemisinde DSÖ “Kurt Geliyor” Masalı ile Özdeşleştiriliyor

Dünya Sağlık Örgütününün (DSÖ) H1N1 virüsünü, salgın olduğunu beyan etmesini, üç farklı uluslararası tahkikatta araştırılacak. Bunlar arasında en ilerlemiş olan tahkikat, Avrupa Birliği trarafından Ocak ayında başlatılandır.

İngiliz İşçi Partisi Milletvekili Paul Flynn, DSÖ’nün yaptığı uyarı ile gerçekleşen etki arasında farkın büyük olması nedeniyle, DSÖ’ne halkın güveninin azalacağını ve bir sonraki salgın alarmında da durumun “kurt geliyor diye bağıran çobanın” masalına benzeyeceğini ifade etmektedir.

Poland’ın Sağlık Bakanıs Ewa Kopacz, DSÖ’nün uyarısına rağmen neden hükümetinin aşı kampanyası başlatmadığını şöyle açıklıyor: ülkenin uzmanları durumun çizildiği kadar ciddi olmadığını düşünmekteydi ve aşının yan etkilerinin mesuliyetinin tamamının hükümet tarafında alınmasının mümkün olmayacağıydı.

Son olarak da, DSÖ 12-14 Nisan’da 29 uzmanla kendi bağımsız toplantısını yapacağını bildirmişlerdir.

Yani, hali hazırda H1N1 virüs salgını şu anda bitmiş gibi dursa da, yarattığı duygusal salgın halen yatışmamış gibi görünmektedir.
Rory Watson , BMJ 2010;340:c1904

Domuz Gribi Pandemisinde DSÖ “Kurt Geliyor” Masalı ile Özdeşleştiriliyor için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Vitaminler ve Mineraller Her Zaman Yararlı Mıdır?

Dün (9 Şubat 2010) Archives of Internal Medicine isimli dergide çıkan iki makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Vitamin ve mineral süplementasyonu ülkemizde de oldukça merak edilen bir konu ve satılan ürünler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca izinli olduğu için, ürünün içeriği, insanlar üzerine etkileri ve ürünün nasıl yapıldığı hakkında çoğu zaman bilgimizin olmaması sıkıntılı bir durum yaratmaktadır.

İlk makalemiz* selenyum içeren ve ABD’de satılan bir multivitamin ile ilgili. 2008 yılında bir chiropractor hastalarında artmış sindirim sistemi yakınmaları ve saç dökülmesi gözlemlemiş; bu hastalara önermiş olduğu vitamin/mineral kompleksi dozunu iki kata çıkması üzerine, hastalardaki şikayetlerin daha da arttığını gözlemlemesi üzerine araştırma başlatılmıştır.

Yapılan inceleme sonucunda 201 hastada, kanlarında olması gereken miktarının çok üzerinde Selenyum tesbit edilmiş olup, bu durumun vitamin/mineral kompleksinin üretimi esnasında aşırı selenyum konulmasının neden olduğu anlaşılmıştır (üretici hatası).

Selenyuma bağlı zehirlenmelerde gözlenen bulgular ise aşağıdadır:
• Bulantı
• Kusma
• Tırnaklarda renk değişikliği/ kolay kırılma
• Saç dökülmesi
• Yorgunluk
• Huzursuzluk
• Kötü nefes kokusu ( çoğunlukla sarımsak kokusu gib tarif edilmektedir)

İkinci makalemiz** ise, 62 yaşındaki bir hipertansiyon, stabil koroner arter hastalığı olan erkek hastanın, kabızlık şikayeti nedeniyle Aconitum içeren Ayurveda barsak rejimi almasından 90 dakika sonra dilinde ve vücudunda uyuşukluk, bulantı, ciddi karın ağrısı ve bayılma olması nedeniyle hastaneye getirlmesi ile başlıyor. Ayurveda, Hindistandan köken alan bitkisel ve antik bir tedavi yöntemidir. Söz konusu rejim, nörotoksin ve kardiyotoksin olduğu bilinen Aconitum bitkisi içermektedir. Hastadaki ciddi kalpteki ritm bozukluğu ve diğer şikayetler bu Ayurveda rejimine bağlanmıştır.

* Jennifer K. MacFarquhar; Danielle L. Broussard; Paul Melstrom; Richard Hutchinson; Amy Wolkin; Colleen Martin; Raymond F. Burk; John R. Dunn; Alice L. Green; Roberta Hammond; William Schaffner; Timothy F. Jones . “Acute Selenium Toxicity Associated With a Dietary Supplement “. Arch Intern Med. 2010;170(3):256-261.
** Pavittarpaul Dhesi; Rita Ng; Michael M. Shehata; Prediman K. Shah. “Ventricular Tachycardia After Ingestion of Ayurveda Herbal Antidiarrheal Medication Containing Aconitum “. Arch Intern Med. 2010;170(3):303-305.

Vitaminler ve Mineraller Her Zaman Yararlı Mıdır? için yorumlar kapalı

Filed under Vitamin ve Mineraller

Güneşi Balçıkla Sıvamak – Liposuction ve Koroner Risk

Bu sabah sizlere 2004 yılında New England Journal of Medicine’da yayınlanan çok önemli bir çalışmadan bahsetmek istiyorum*.
Konunun özü, kısa yoldan vücudumuzdaki yağları atarsak, koroner arter (kalbi besleyen damarlar) hastalığı riski de azaltacağımız düşünebilinir. Ne yazık ki, bu önermenin bilimsel karşılığının olmadığı bu çalışmada gösterilmiştir.

Bildiğiniz gibi, bir insanda insülin direncinin varlığının en iyi göstergesi bel çevresinin fazla olmasıdır. İnsülin direnci ise, daha önceki yazılarda belirtildiği üzere insülin fazlalığına neden olmaktadır. İnsülin, hücresel büyüme ve bölünmeyi teşvik ettiği için kanser olasılığını arttırmakta, insülin direnci de hem insülin fazlalığıyla, hem de süregelen sistemik iltihabi durum yaratmasıyla damarların intima media (damarların orta katmanı) tabakasında kalınlaşmaya, yani damarlarda daralmaya neden olmaktadır**. Yağ dokusu, interlökin-6, tümör nekroz faktörü ve adiponektin gibi çeşitli protein salgılayan bir endokrin organdır. İnterlökin-6 ve tümör nekroz faktörü insülin direnci ve ateroskleroza (damarlarda daralma) neden olabilmektedir.

Bel çevresinin, kilo verilmesi ve egzersizle azaltılması ile insülin direncinin gerilediği bilinmektedir.

Bu çalışmada, liposuction yöntemi ile büyük miktarda karından yağ alınmıştır (4 litrenin üzerinde). Çalışmaya alınan kadınların vücutlarında aşağıdaki değişiklikler olmuştur:

• Vücut Kitle İndeksinde Azalma: 2.3-3.9
• Ağırlıkta Azalma: 6.3-7.9kg
• Yağ Kütlesinde Azalma: 9.1-10.5kg

Ancak, karın çevresinin bu şekilde azaltılması ile dolaşımda bulunan iltihabın aracılarının seviyesinde ve insülin direncinde bir değişim gözlenmemiştir.

Sonuç olarak, obezitenin tedavisi liposuction olmamalıdır. Liposuction kozmetik olarak yararlı olabilir, ancak obezitenin ve obezitenin neden olduğu hastalıklardan korunmanın en önemli yolu kilo vermek ve egzersiz yapmaktır.

*Klein, Samuel, Fontana, Luigi, Young, V. Leroy, Coggan, Andrew R., Kilo, Charles, Patterson, Bruce W., Mohammed, B. Selma. “Absence of an Effect of Liposuction on Insulin Action and Risk Factors for Coronary Heart Disease”. N Engl J Med 2004 350: 2549-2557
**Marina Cardellini, Maria Adelaide Marini, Simona Frontoni, Marta Letizia Hribal, Francesco Andreozzi, Francesco Perticone, Massimo Federici, Davide Lauro, and Giorgio Sesti. “Carotid artery intima-media thickness is associated with insulin-mediated glucose disposal in nondiabetic normotensive offspring of type 2 diabetic patients”. Am J Physiol Endocrinol Metab, Jan 2007; 292: E347 – E352.

Güneşi Balçıkla Sıvamak – Liposuction ve Koroner Risk için yorumlar kapalı

Filed under Hipertansiyon, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Çocukluk Çağı Obezitesi; Ne Ekersek Onu Biçeceğiz

Son 50 yılda artan yaşam beklentisi artık durulacak gibi görünüyor. Obezitenin tüm dünyada yaygınlaşması nedeniyle, obezitenin tetiklediği hastalıklar ve kayıplar artması beklenmektedir.

Bugünkü yazımız dün (11 Şubat 2010) New England Journal of Medicine’da yayınlanan bir çalışma*. Bu çalışmada araştırmacılar, Arizona’da (ABD) yaşıyan kızılderili ve diyabeti olmayan çocuklarda, obezite, glukoz intoleransı (gizli şeker), hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği ile erken ölüm (55 yaşından önce ölüm) arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir.

Bu çalışma, 5-19 yaşında diyabeti olmayan Pima Kızılderilerinde eğer obezite varsa ve şeker yükleme testinin ikinci saatindeki glukoz normal ama normal aralığın üst değerlerinde ise, bu çocukların diğerlerine göre gençlik ve orta yaşta ölüm riski 2 kat artmış olduğunu göstermektedir.

Bu çalışmadan çıkan en önemli sonuç, obezitenin kötü etkilerinin genç yaşlardan itibaren çıktığının gösterilmesidir. Dolayısıyla, çocuklarımızın gelecekteki sağlıklarını düşünüyorsak, kalorisi dengeli, fast-fooddan uzak, meyve ve sebze ağırlıklı bir diyet ve egzersiz yapmalarını sağlamamız gerekmektedir.

*Franks PW, Hanson RL, Knowler WC, Sievers ML, Bennett PH, Looker HC. Childhood obesity, other cardiovascular risk factors, and premature death. N Engl J Med 2010;362:485-493.

Çocukluk Çağı Obezitesi; Ne Ekersek Onu Biçeceğiz için yorumlar kapalı

Filed under Hipertansiyon, Şeker Hastalığı (Diyabet)

Neden Erkekler Kadınlardan Daha Az Yaşar

Dünyadaki tüm ülkelerin %98’inde kadınlar erkeklerden uzun yaşıyor. Ülkemizde ortalama yaşam beklentisi 2005 yılında erkekler için 68.9 yıl, kadınlar için de 73.8 yıl olarak tesbit edilmiştir.

Erkekler, genetik olarak daha erken ölmeye programlanmış olabilir mi? Neden önemli mortalite (ölümcüllük) nedenleri hem erkekleri, hem de kadınları etkilerken, erkekler daha hızlı ölüyor (örneğin herhangi bir kanser bağlı ölüm, 100.000’de, erkeklerde 243, kadında 165).

Muhtemelen erkeksilik bizleri öldürüyor. Doktordan kaçınmak, risk alıcı davranışlar ve stres bu farkın olası açıklamaları. Erkeklerin rutin muayeneye gitmek istememesi nedeniyle hastalıkların geç tesbit edilmesi de olabilir.

Her ne kadar kadınlar geçtiğimiz yüzyıla göre iş hayatında daha aktif olsalar da, erkekler kadınlara oranla daha fazla iş kazası nedeniyle ölmektedirler. Erkelerde iş dışı kazlar ve hastalıklar açısından da risklidir; erkekler kadınlara göre daha hızlı araba kullanmakta ve sağlıksız beslenmektedir.

Hemen her ülkede kadın sağlığı merkezleri varken, erkek sağlığı merkezi nadiren mevcuttur ve erkek sağlığı çoğunlukla sağlık politikasının dışında tutulmuştur.

*The Huffington Post 11.02.2010 Dr. Myles Spar’ın yazısında kısaltılarak ve bazı eklemeler yapılarak yazılmıştır.

Neden Erkekler Kadınlardan Daha Az Yaşar için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Sigara İçmeden Akciğer Kanseri Olmak

Sigara ile akciğer kanseri ilişkisi iyi binen bir gerçek, ancak kişi sigara içmiyor fakat sigara dumanına maruz kalıyorsa… Evet, o zaman da bu masum kişi, sigaranın kötü etkilerini sahiplenmiş olmaktadır.

20 Ocak 2010’da, medikal onkolojinin en saygın dergilerinden olan Journal of Clinical Oncology dergisinde yayınlanan bu araştırmada, korkunç gerçek ortaya çıktı. Akciğer kanserleri, genel davranışları nedeniyle birbirinden ayrı 2 gruba ayrılmakta ve bu şekilde tedavi edilmektedir: küçük hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri. Her iki akciğer kanseri de sigara ile doğrudan ilişkili olmakla beraber, içerdikleri genetik mutasyonlar birbirinden farklı olabilmektedir.

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin tedavisinde son yıllarda, hedeflenmiş tedaviler (tümör hücresini doğrudan hedef alan) uygulanmaktadır. Bunlardan en bilinenleri tirozin kinaz inhibitörleridir (gefitinib, erlotinib). Tirozin kinaz inhibitörlerinin tedavide etkili olabilmesi için tümör hücresinde EGFR (endotelyal büyüme hormonu reseptörü) mutasyonunun olması gerekmektedir. Söz konusu bu mutasyonlar, sigara içmeyenlerde daha sıklıklıkla görülürken, sigara içicilerinde bu mutasyonlar daha az görülmekte ve hedeflenmiş tedaviler, çoğu zaman bu nedenden dolayı işe yaramamaktadır.

Ancak, sigara içmeyen bazı hastalarda bu mutasyon görülmemektedir. Bunun nedeni araştırıldığında, çevresel sigara dumanına maruz kalmanın aktif sigara içimine benzer olduğu bu çalışma ile anlaşılmış bulunmaktadır.

Bu yazının özü, sigara dumanına maruz kalıyorsanız, sigara içiyorsunuz demektir

Journal of Clinical Oncology, Vol 28, No 3 (January 20), 2010: pp. 487-492

Sigara İçmeden Akciğer Kanseri Olmak için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları, Kanser

Gizli Silahımız: Psikolojik Bağışıklık Sistemi

Dünyanın sonunun geldiğini düşündüğünüz zamanlar olmuştur hayatta, ama ertesi gün bir bakarsınız ki tekrar umut doğmuştur, kara bulutlar yerini güneşli, açık mavi bir havaya bırakmıştır. Peki, hislerimizdeki ani sayılabilecek bu değişim nasıl oluyor?

Harvard Üniversitesinden Daniel T. Gilbert ve arkadaşlarının 1998 yılında yayınladığı çalışma, bu şaşırtıcı mekanizmayı bizlere açıklıyor. Çalışmanın kurgusu şu şekilde:

Bir iş görüşmesine geldiniz ve mülakat esnasında bir biriyle alakasız birçok soru arasında eğer işe giremezseniz nasıl hissedeceğiniz size soruluyor. Tabii ki girilecek herhangi bir iş yok, ama yine de size işe alınamadığınız beyan ediliyor ve üstü kapalı nasıl hissettiğiniz soruluyor…

Çalışmada, bu iş görüşmesinin bir gruba bir kişi tarafından değerlendirlildiğinin, öbür gruba da üç kişi tarafından değerlendirldiği söylenmiştir. Bunun yapılmasının nedeni, bir kişinin reddetmesinin aday tarafından kabullenmesinin daha kolay olacağının düşünülmesi, ancak üç kişi tarafından reddedilmenin hazmının daha zor olacağının düşünülmesidir.

Ve Sonuçlar

Adaya, mülakatın başında eğer red edilirseniz kendinizi ne kadar kötü hissedeceksiniz sorulduğunda, 1’den 10 kadar notlamada eksi 2 puan kötü hissediceklerini belirtmişlerdir.

Bir kişinin adayı değerlendirdiği grupta, red edilmenin hemen sonrasında aday sadece 0.4 kötü hissetmiş, 10 dakika sonra ise deney öncesi mutluluğuna geri dönmüştür.

Üç kişinin adayı değelendirdiği grupta ise, işler bir kişinin red etmesi kadar kolay olmamış, red edilmenin hmene sonrasında 0.68 puanlık bir düşüş varken, 10 dakika sonrasında 1.25 puanlık bir düşüş söz konusu olmuş. Her iki durumda psikolojik bağışıklık sistemi çalışmış, fakat ikinci durumda biraz zorlanmıştır. Ancak her halükarda, iki grup da düşündükleri kadar kendilerini kötü hissetmemişlerdir.

Psikolojik bağışıklık sistemimizi farketmemizin muhtemel nedeni, sürekli çalışmasıdır. Bilinçaltımız, iyi hissetmemiz için bazı önemli gerçekleri unutmamızı sağlamaktadır; örneğin giremediğimiz işi ne kadar istediğimizi, bizi terkeden arkadaşımızı ne kadar sevdiğimizi veya yere düşürdüğümüz dondurmadan ne kadar keyif aldığımızı bize unutturmaktadır.

Gilbert, Daniel T.; Pinel, Elizabeth C.; Wilson, Timothy D.; Blumberg, Stephen J.; Wheatley, Thalia P. “Immune neglect: A source of durability bias in affective forecasting. “Journal of Personality and Social Psychology. Vol 75(3), Sep 1998, 617-638.

Gizli Silahımız: Psikolojik Bağışıklık Sistemi için yorumlar kapalı

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh

Pipo ve Puronun Akciğer Fonksiyonları Üzerine Etkileri

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), akciğer ve havayollarının hastalığıdır. ABD’de en sık ölüm nedenlerinden dördüncüsüdür, ancak yakın bir zamanda üçüncü olan inmenin yerini alacaktır. KOAH’lı hastalarda öksürük ve nefes darlığı vardır. Sigara ve KOAH ilişkisi çok belirgin olmakla birlikte, pH değeri asit olan pipo ve puro genellikle doğrudan akciğerlere solunmadığından, bunların KOAH’la ilişkisi iyi bilinmemekteydi. Ancak pipo ve puro kullanımı, sigara da olduğu gibi ağız ve gırtlak kanseri ilişkisi iyi bilinen gerçeklerdir.

Bu çalışmada, pipo ve puronun akciğer fonksiyonlarına etkileri araştırılmıştır. Çalışmaya katılanların geçmiş ve şu andaki sigara kullanım özellikleri hakkkında detaylı sorgulama yapılmıştır. Bireylere aynı zamanda solunum fonksiyon testi (SFT) yapılmıştır. SFT ile zorlu nefesin 1. saniyesindeki (FEV1= forced expiratory volume) hacim ölçülerek KOAH tanısı konulmaktadır.

Çalışmaya katılanların %9’u pipo, %11’i puro, %52’si sigara içtiklerini bildirmişlerdir. Hem pipo, hem puro içenlerin akciğer fonksiyonları hiç içmeyenlere göre iki kat kötü ölçülmüştür.

Pipo ve puro içilmesi obstrüktif akciğer hastalığı ile ilişkilidir.

J. Rodriguez, R. Jiang, W.C. Johnson, B.A. MacKenzie, L.J. Smith, and R.G. Barr. “The Association of Pipe and Cigar Use With Cotinine Levels, Lung Function, and Airflow Obstruction. A Cross-sectional Study”. Annals of Internal Medicine (volume 152, p. 201-210).

Pipo ve Puronun Akciğer Fonksiyonları Üzerine Etkileri için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Gerçek Silahımız: Bağışıklık Sistemimiz

Bağışıklık sistemi, vücudumuzun kendinden olanı tanıma sistemidir. Bu sistemi, vücudun kendinden olmayanı tanıması, kendinden olmayana cevap vermesi veya kendinden olmayanı tolere etmesi-her hangi bir cevap vermemesi olarak algılıyabiliriz.

Vücudumuzu, içinde çeşitli insanların çalıştığı bir fabrika olarak farzedin. Bu fabrikada çalışanlara, hücre demekteyiz ve her hücrenin hem belirli isimleri var- hem de belirli görevleri var. Çalışanları tanımak ve bu kişi bizim çalışanımızdır demek güvenliğin, yani bağışıklık sisteminin görevi. Güvenlik, bu tanımayı çeşitli yollardan yapabilmekte (kimlik sorgusu, üst arama vs) ve bunlara göre karar vermektedir. Şayet fabrikaya dışardan bir insan (bakteri gibi) veya böcek (virüs) girerse, güvenlik daha önce bunları tanıyorsa hemen müdahale edecek, eğer tanımıyorsa da, önce tanıyıp sonra müdahale edecektir. Örneğin, yakınımızdaki biri nezle olup biz nezle olmuyorsak, muhtemelen bağışıklık sistemimiz bu virüsü daha önce tanıyordur. Bazen de boğazımız ağrır, hafif ateşimiz çıkar, sonrasında iyileşiriz (bağışıklık sistemimiz önce tanır, sonra yokeder).

Peki, dışardan gelen ve fabrikada çalışan yabancı işçilere ne olmaktadır (örneğin barsaklarımızda bizle birlikte yaşayan mikroorganizmalar gibi)? Bunlar da bağışıklık sistemimiz tarafından “bizden değil” olarak tanınır, ancak müsamaha gösterilir, herhangi bir işlemde bulunulmaz.

Bazen de bazı fabrikaya yabancılar gizli olarak girer ve yine sinsice güçlerini arttırır, güvenlik çoğu zaman yabancıları bulamaz-tanımakta güçlük çeker ve düşük yoğunluklu çatışmalar olur- bu durumun karşılığı da “kronik hepatit c” gibi hastalıkların tedavi edilmezse kronikleşmesi sürecidir.

Ya bizden olanlar, bize ihanet ederse; o zaman, güvenlik erken tanırsa bu olay yokedilir, ama çok gizlice yapılırsa-ben sizdenim diyip-düşman olursa, bağışıklık bu durumu çok geç algılayacaktır. Bu durumun vücudumuzdaki karşılığı ise kanserdir.

Güvenliğin kafası karışır, kendinden olanları düşman zannederse ise otoimmün hastalıklar dediğimiz, ülseratif kolitin de bu tip hastalıkların arasında olduğu hastalıklar oluşur.

Bağışıklığın azaldığı durumlar ise AIDS gibi durumlar, bazı kanserlerin kemoterapisinde, ciddi açlık-beslenme bozuklukları durumlarında oluşmaktadır.

Sonuç olarak, bağışıklık sistemi oldukça karmaşık ve bizi hayatta tutmaya yönelik bir sistemdir.

Gerçek Silahımız: Bağışıklık Sistemimiz için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi

Aynı anda hem çok aç hem de yalnız olsanız, öncelikle hangi ihtiyacınızı giderirdiniz? Bu sorunun cevabı Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde bulunabilir. Bir seviyedeki ihtiyaçları tatmin ettikten sonra bir sonraki seviyeye geçeriz. İşte bu seviyeler:

SEVİYE 1 FİZYOLOJİK İHTİYAÇLAR: Yemek, su, cinsellik ve uyku.
Evsiz ve işsiz olan insanlar her şeyden önce fizyolojik ihtiyaçlarını gidermekle ilgilenir. Seviye 2’ye geçmeden önce bu temel ihytiyaçlarımızı tatmin etmeliyiz.

SEVİYE 2 GÜVENLİK İHTİYACI: Tehlikelerden korunma.
Suç oranı yüksek, tehlikeli mahallelerde yaşayan insanlar güvenlik ihtiyaçlarını gidermekle ilgilenir. Emin ve güvenli bir şekilde yaşamanın bir yolunu bulduktan sonra seviye 3’e geçeriz

SEVİYE 3 SEVGİ VE AİT OLMA İHTİYACI: Başkalarıyla bağlantı kurma, başkaları tarafından kabul edilme.
Ciddi ilişkiler oluşturmaya başlayan ergenler ve genç yetişkinler, özellikle sevgi ve ait olma ihtiyaçlarını gidermekle ilgilenir. Sevgi ve ait olma ihtiyacı giderildikten sonra seviye 4’e geçeriz.

SEVİYE 4 SAYGI İHTİYAÇLARI: Başarı, yeterlilik, onay ve tasdik kazanma. kalarıyla bağlantı kurma, başkaları tarafından kabul edilme.

İnsanlar erken ve orta yetişkinlik dönemlerinde hedeflerine ulaşma ve kariyerlerini kurma konusuyla özellikle ilgilidir. Kişisel başarı ve sosyal kabul edilmişliği elde edecek becerileri kazandıkça enerjimizi seviye 5’e yöneltiriz.

SEVİYE 5 KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME: Kişinin kendine has potansiyeli yaşaması. Kendi gerçek potansiyelimize ulaşma yolunda engellerle karşılaşırsak hayal kırıklığı yaşarız. Örneğin, işletme konusunda master yapıyorsanız ama gerçek ilginiz ve yeteneğiniz müzikse kendinizi gerçekleştirme ihtiyitacımız tatminsiz kalabilir.

Maslow’a göre en büyük ihtiyaç, eşsiz birer insan olarak potansiyelimizi geliştirmeyi ve ona ulaşmayı içeren, kişinin kendisini gerçekleştirmesidir.

*Rod Plotnik. “Psikolojiye Giriş”Kaknüs Yayınları. 2007. s 333.

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi için yorumlar kapalı

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh

Migren Meme Kanserinden Korur mu?

Günaydın, bu sabah sizlerle bugün Journal of Clinical Oncology dergisinde yayınlanan bir gözlemesel çalışmayı aktaracağım. Bu çalışma, kadın sağlığı üzerine yapılmış en büyük iki çalışmadan biri olan Kadın Sağlığı Girişimi Gözlemsel Çalışmasının (Women’s Health Initiative) bir yan ürünüdür ve migrenle menapoz sonrası meme kanseri riski arasındaki ilişki araştırılmıştır.

Migren hikayesi olan menapoz sonrası kadınlarda meme kanseri riski, migreni olmayanlara göre %26-33 az olduğu bildirilmiştir. Migren hikayesi ile meme kanseri arasındaki ilişki, her iki hastalığın da üreme hormonlarından etkilenmesi olabilir.

Bu çalışmaya yaşları 50-79 arasında olan 91,116 kadın katılmıştır. Migren hikayesi olan kadınlarda meme kanseri riski düşük bulunmuştur. Bu düşük risk östrojen/progesterone pozitif tümörlerde daha belirginken, negatiflerde herhangi azalma gözlenmemiştir.

* Christopher I. Li, Robert W. Mathes, Elizabeth C. Bluhm, Bette Caan, Mary F. Cavanagh, Rowan T. Chlebowski, Yvonne Michael, Mary Jo O’Sullivan, Marcia L. Stefanick, and Ross Prentice . “Migraine History and Breast Cancer Risk Among Postmenopausal Women”
JCO Feb 2010: 1005–1010.

Migren Meme Kanserinden Korur mu? için yorumlar kapalı

Filed under Kanser

Meme Kanserini Yenenlerde Egzersiz ve Çay Tüketiminin Depresyonla İlişkisi

Meme kanserinin hem erken tanınması, hem de tedavisindeki yeniliklerin (hedeflenmiş tedaviler vb.)sonucunda meme kanserini yenenlerin sayısı tüm dünyada hızla artmaktadır. Ancak, bu tanı konulduktan ve sonrasında tedavisi bittikten sonra, bireylerde hastalık olmamasına rağmen kanser isminin çağrıştırdığı ürkütücü durum nedeniyle ciddi psikolojik stres oluşmaktadır. Bu stresin sonucu olarak depresyon prevalansı %55’e yakındır. Demoklesin kılıcı, bu insanların başı üzerinde irkitici şekilde sallanmaktadır.

Genel populasyonda fiziksel aktivite gibi yaşam tarzı değişiklikleri depresyon gelişimini azalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada meme kanserini yenenlerde, ilk tanıdan sonraki 18. ayda
Yaşam şekli faktörleri ve tamamlayıcı /alternatif tıp kullanımı ile depresyon ilişkisi araştırılmıştır.

Kadınların %26’sında depresif semptomlar gözlenmiş ve %13’ünde klinik depresyon kriterleri tamamlanmıştır. Egzersiz yapanlarda, yapmayanlara göre daha az oranda depresyon bulunmuştur. Düzenli olarak çay tüketimi (ayda 100g kuru çaydan fazla) yine aynı şekilde daha az oranda depresyonla sonuçlanmaktadır. Tamamlayıcı/alternatif tıp uygulamaları ise depresyon üzerine hiç bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir.

*Xiaoli Chen, Wei Lu, Ying Zheng, Kai Gu, Zhi Chen, Wei Zheng, and Xiao Ou Shu. “Exercise, Tea Consumption, and Depression Among Breast Cancer Survivors” . JCO Feb 2010: 991–998.

Meme Kanserini Yenenlerde Egzersiz ve Çay Tüketiminin Depresyonla İlişkisi için yorumlar kapalı

Filed under Kanser

Sibutramin’in Avrupa’dan Çekilmesi

Sibutramin, beyinde serotonin ve nor-adrenalin üzerinden etki ederek iştahı baskılamaktadır. Noradrenerjik uyarı iştahı düzenlemekle birlikte, kalp damar sistemi üzerine sempatetik aktiviteyi arttırmaktadır. Bu aktivitenin net sonucu “savaş veya kaç”tır; kan basıncı ve nabız hafifçe artar. Ama bu artış bazı hastalarda tahmin edilememektedir, tansiyonda 20mmHg’nin nabızda da 20 vuru/dk üzerinde artış olmaktadır.

SCOUT (Sibutramine Cardiovascular Outcome Trial) çalışmasının ara değerlendirilmesinde, bu ilacı kullananlarda kalp damar sistemi hastalığına bağlı artmış risk bulunmuştur. Bu çalışmaya 55 yaşın üzerinde, kalp damar hastalığı açısından yüksek riskte ve obez hastalar alınmış ve 5 yıl boyunca sibutramin kullanılması (normalin 5 katı uzunlukta) planlanmıştır. Sonuçta, %10 olması planlanan kalp damar sistemi komplikasyonları, sibutramin kullanlarda %11.4 olarak bulunması üzerine European Medicines Agency (EMA) güvenlik kusurları nedeniyle ilacın geri çekilmesini istemiştir.

Hal böyleyken, obezite tedavisinin yenilmez unsurları olan “diyet+egzersiz” bir ilacı daha yıkmış olmaktadır.

*Gareth Williams. “Withdrawal of sibutramine in Europe “. BMJ 2010;340:c824

Sibutramin’in Avrupa’dan Çekilmesi için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Panik Atağın Şifresi

Panik atağın nedeni son zamanlara kadar bilinmemekteydi. Bu ataklar, hem hastanın kendisini, hem de yakınlarını dehşete düşürmektedir. Panik huzursuzluğun patofizyolojisinde, hiperaktif bir boğulma cevabı ve heyecanın bastırılmasındaki bozukluk yatmaktadır. Beyindeki bu sistemler, gamma aminobutirik asid (GABA) nörotransmitterini kullanmaktadır.

Bu çalışmada araştırmacılar, beyinde uyarılma, uyanıklık, tetikte olma ve sempatetik sinir sisteminin düzenleyen bölgesinden salgılanan orexin (hipokretin) isimli maddeyi incelemişlerdir.

Sonuç olarak bu bölge (dorsomedial-perifornikal ve lateral hipotalamus), farelerde “savaş veya kaç” cevabını vermekte, insanda ise panik benzeri yanıt yaratmaktadır. İntihar eğilimi olan 53 hastanın (BOS) incelenmesinde, orexin seviyeleri panik huzursuzluğu olanlarda daha yüksek bulunmuştur.

*Philip L Johnson, William Truitt, Stephanie D Fitz, Pamela E Minick, Amy Dietrich, Sonal Sanghani, Lil Träskman-Bendz, Andrew W Goddard, Lena Brundin & Anantha Shekhar. “A key role for orexin in panic anxiety”. Nat Med 2010 Jan 16:111

Panik Atağın Şifresi için yorumlar kapalı

Filed under Depresyon, Akıl ve Ruh

Plastik Şişeler ve Bisphenol A (BPA)

Bisphenol A (BPA) 1960’dan beri sert plastik şişe ve metal bazlı yiyecek-içecek kutularında kullanılan endüstriyel kimyasaldır.

Yapılan standartize toksikoloji çalışmaları, insanların düşük dozda BPA’ya maruz kalmalarının sakıncalı olmadığını desteklemektedir. Ancak, yakın zamanda yapılan çalışmalar, belirgin olmayan etkilerin değerlendirlmesini sağlayacak yeni yaklaşımları kullanmışlardır. ABD’de hem Ulusal Sağlık Enstitüsündeki Ulusal Toksikoloji Programı, hem de FDA, BPA’nın fetüs, bebekler ve yaşı küçük çocukların beyin, davranış ve prostat bezlerinde potansiyel etkileri konusunda kaygılarının olduğunu belirtmiştir.

Yapılan ara değerlendirmede:

FDA, insanların yemek kaynaklarından BPA’ya maruz kalmalarını azaltmak için mantıklı adımlar atmaktadır. Bu adımlar:

Endüstrinin BPA içeren bebek şişelerini ve çocuk beslenme tabaklarının üretiminin durdurulmasını desteklemek

BPA’ya alternatif yaratılmasını kolaylaştırmak

FDA, BPA’nın yönetilmesi için güçlü bir düzenleyici taslağı desteklemektedir

FDA, ailellerin çocuk formüllerini veya yiyeceklerini değiştirmelerini önermemektedir, çünkü kararlı iyi beslenme, BPA’nın potansiyel riskinin üzerinde yarar sağlamaktadır.

BPA içeren Plastik Kaplar

Plastik kaplarda geri dönüşüm kodları mevuttur. Genel olarak 1, 2, 4, 5 ve 6 geri dönüşüm kodlu kaplarda BPA bulunmamaktadır. Hepsi olamamakla birlikte 3 veya 7 kodlu bazı plastikler BPA ile yapılmış olabilir.

http://www.fda.gov/NewsEvents/PublicHealthFocus/ucm197739.htm

Plastik Şişeler ve Bisphenol A (BPA) için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Kolesterol Düşürücü İlaçlar ve Diyabet Gelişme Riski

17 Şubat 2010’da The Lancet *adlı dergide çıkan bir meta-analizin sonuçları gazetelerimizde oldukça sansasyon yarattı. Konunun aslını bilmeniz gerektiğini düşünerek, bugün bu çalışmadan bahsedeceğim.

Bu çalışmaya esas olan durum, rosuvastatinle yapılan jupiter çalışmasında diyabet gelişme olasılığının artmış gözlemlenmesi nedeniyle bu durumun rosuvastatine mi ait olduğu, yoksa kolesterol düşürücü ilaçların sınıf etkisi mi olduğudur.

Ve Rakamlar

Çalışmaya katılan diyabeti olmayan kişi sayısı: 91.140
Kolesterol düşürücü ilaç kullananlar: 45.521
Kontrol grubundakiler: 45.619

Yeni gelişen diyabet
-Kolesterol düşürücü ilaç kullananlarda: 2.226 (%4.89)
-Kontrol grubunda: 2.052 (%4.50)

Eğer, riskli grupta (dünyamızda yaşayan herkesde değil) 255 kişi kolesterol düşürücü ilaçla tedavi edilirse:
1 hastada fazladan diyabet gelişmekte
5.4 major koroner (kalp krizi vb) olay azalmaktadır

Diyabet gelişme riskinde bu hafif artışın ilacın bir sonucu mu olduğu, yoksa kontrol grubundaki hastaların yaşam tarzlarına (evet yine diyet ve egzersiz) daha mı dikkat ettikleri konusu açık değildir.

*N Sattar, D Preiss and HM Murray et al., Statins and risk of incident diabetes: a collaborative meta-analysis of randomised statin trials, Lancet (2010) 10.1016/S0140-6736(09)61965-6 published online Feb 17

Kolesterol Düşürücü İlaçlar ve Diyabet Gelişme Riski için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Sirke ve Tip 1 Diyabet

Size bu gün enteresan bir çalışmadan * bahsedeceğim;bu çalışma, tip 1 diyabet (insülin eksikliği nedeniyle oluşan şeker hastalığı) olan bireylerde sirkenin etkisini araştırmak için yapılmıştır.

10 tip 1 diyabetik erkek hasta çalışmaya alınmış ve bir gruba yemekten 5 dakika önce sirke (30ml sirke, 20ml su), diğer gruba da 50ml su verilmiştir.

Açlık kan şekerleri başlangıçda aynı olsa da, sirke verilen grupta yemekten sonra ani şeker yükselmesi gözlenmemiştir.

Sirkenin yemek sonrası kan şeker seviyesini azaltmasının nedeni bilinmemektedir. Ancak, örneğin salataya 2 yemek kaşığı sirke koymak hiperglisemiyi (şeker yüksekliğini) azaltmakta faydalı olabilir.

*Panayota Mitrou, Athanasios E. Raptis, Vaia Lambadiari, Eleni Boutati, Eleni Petsiou, Filio Spanoudi, Emilia Papakonstantinou, Eirini Maratou, Theofanis Economopoulos, George Dimitriadis, and Sotirios A. Raptis. Vinegar Decreases Postprandial Hyperglycemia in Patients With Type 1 Diabetes. Diabetes Care February 2010 vol. 33 no. 2 e27

Sirke ve Tip 1 Diyabet için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Hamilelikte Oluşan Şeker Hastalığı (Gestasyonel Diyabette) Amerikan Diyabet Derneğinin (ADD)Yeni Tavsiyeleri

Hamilelik esnasında gelişen şeker hastalığı hem annenin, hem de bebeğin sağlığını tehdit etmektedir.
Bir önceki ADD önerisi, tüm gebelerin gestasyonel diyabet hastalığı açısından 24-26. haftalarda taranmasıydı. Bu yaklaşımın yarattığı iki sıkıntı vardı: birincisi, düşük riskli grup gereksiz olarak taranıyordu, ikincisi yüksek riskli grup ise geç taranıyordu.

Yeni öneri, eğer gebe diyabet açısından düşük riskli ise taranmasına gerek olmadığıdır.
Düşük diyabet riski demek için aşağıdakilerin hepsinin bir arada bulunması gerekmektedir:
• Yaş <25 yıl
• Gebelik öncesinde normal ağırlık
• Diyabet prevelansı düşük etnik kökene sahip olmak
• Birinci derece akrabasında diyabet olmaması
• Anormal glukoz toleransı (şeker yükleme testi) hikayesinin olmaması
• Daha önceki hamileliklerinde sorun yaşamamış olmak

Diğer yanda ise, eğer gebenin riski yüksekse, gebelik tanısı konulur konulmaz, en yakın sürede diyabet açısından taranması gerekmektedir. Yüksek risk kriterleri aşağıdadır:
• Ciddi obezite
• Gestasyonel diyabet hikayesi veya gebelik yaşına göre büyük olan bebek doğurmak
• Glikozüri (idrarda şeker çıkması)
• Polikistik over sendromu (PKOS) tanısı olanlar
• Tip 2 diyabet için güçlü aile hikayesi olanlar

Eğer gebede erken taramada problem tesbit edilmezse, gebenin her halükarda gestasyonel diyabet için 24-28 haftalar arasında taramaya girmesi gerekmektedir.

Hamilelikte Oluşan Şeker Hastalığı (Gestasyonel Diyabette) Amerikan Diyabet Derneğinin (ADD)Yeni Tavsiyeleri için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)