Yeni Bir Şeker İlacı Empagliflozin

Erişkinde gördüğümüz şeker hastalığı aslında bir enerji hastalığı; yani ihtiyacımızın üstünde enerji alıyoruz, bu aldığımız enerjiyi de harcamıyoruz. Konu enerjinin getirdiği kilo olmasa, para olsa insanlar muazzam zengin olurdu, ancak ne yazık ki kilo biriktirmek yarar yerine zarar veriyor.peşin veresiye

Neden Çabuk Kilo Alırız?

İnsanlık tarihine baktığımız zaman, ya kuraklık ya da savaşlar nedeniyle yaklaşık 4 yıl açlık, 4 yılda tokluk dönemleri olduğunu görürüz. Benim yaşımda olanlar hep anne babalarından şu lafı duyarlardı çocukluklarında: “zamanında ekmek karne ile alınırdı”. Evet, 2. Dünya savaşı sırasında ülkemizde de ekmek karne ile verilmeye başlanmış olması, ulus olarak neden kilo almaya bu kadar meyilli olduğumuzun köklerini yansıtıyor. Bundan 20 yıl öncesine kadar yağlı tarafından fasulye istendiğini hatırlayın.

Neyse ki artık kıtlık çekmiyoruz, her bir tarafımız endüstriyel gıda maddeleri ile ucuza doldurulmuş durumda. Organik tavuk 1 saatte zor pişerken, marketten aldığımız tavukumsu şeyler 2 dakikada mis gibi pişiyor. Meyve, sebze fiyatları roket hızıyla artarken, kalorisi fazla yağlı gıdalar nispeten yerinde sayıyor.

ekmek karnesi

Şekerin İlacı Nedir?

Şeker hastalığının ilacı, olmasını önlemektir: yani mağara hayatına geri döneceğiz. Mağarada yaşayan atalarımız nasıl besleniyordu? Mağaradaki atalarımız daha çok otlanıyordu (tabi ki ot yemiyorlardı, ama topladıkları meyveleri, sebzeleri yiyorlardı), bunu yapabilmek için uzun uzun yürüyorlardı. Arada da avlanıp protein alıyorlardı. Aslanların bile 10’da 1 av yakalama şansının olduğunu düşünürsek, hayvansal proteine ne kadar ihtiyacımız olduğu anlaşılabilir.

Gelelim konumuza, yani yeni şeker ilacına. Bu ilacın benzerini (dapagliflozin) daha önce konuşmuştuk: Empagliflozin. Bu ilaç Sodium-glukoz kotransporter 2 (SGLT2) inhibitörüdür. SGLT2, empagliflozinle inhibe edildiğinde, şekerin idrardan geri emilmesini engelleyip, idrarla atılımını arttıyor. Normalde vücudumuz benzer bir mekanizmayı kullanarak, şekerin fazlasını idrarla atmaktadır, ancak bu eşik değerin nerede başladığı net olmamakla beraber, atılım da kararlı değildir. Bu ilaç idrardan şeker atılımını kararlı hale getirmektedir.

Metformin kullanan insanlara bu ilaç eklendiğinde ortalama günlük kan şekerlerinin düştüğü, tansiyonlarının ve kilolarının azaldığı gözlenmiştir. Ancak bunların karşılığında da şekerli idrar nedeniyle, idrar yolu enfeksiyonu riski artmıştır.

Son Söz

En iyi ilaç, en doğal iyileşme yöntemi, aldığımız enerjiyi kısıtlamak, sebze meyve ağırlıklı beslenmek, uzun yürüyüşler yapmaktır.

Sevgiyle kalın.

Hans-Ulrich Häring, et al. “Empagliflozin as Add-On to Metformin in Patients With Type 2 Diabetes: A 24-Week, Randomized, Double-Blind, Placebo-Controlled Trial”. Diabetes Care June 2014 vol. 37 no. 6 1650-1659

 

Yeni Bir Şeker İlacı Empagliflozin için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Sebze, Meyve Ağırlıklı Beslenme ve Bizle Birlikte Yaşayan Mikroplar

Sağlıklı yaşam için sebze ve meyve ağırlıklı beslenmemiz gerekiyor. Tabi ki buna ek olarak enerji dengemizi de yakın olarak kontrol etmemiz gerekiyor. Arabaları çok sevdiğimden, örnekleri hep arabalar üzerinden vermeyi seviyorum; eğer aracınızda fazla gaza basarsanız, arabanın motoru boğulur. Bizde vücudumuza, ihtiyacımızdan fazla enerji alırsak ve beklenenden az enerji harcarsak, bunun insan bedenini kötü etkileyeceği de aşikâr.

Tip 2 şeker hastalığı, aslında bir enerji hastalığı. Evimizdeki enerji tüketimini ay sonu gelen elektrik faturalarında görüyoruz, ancak vücudumuza bastığımız enerji fazlasının faturası geç geliyor ve haliyle de çok da ağır oluyor. Dolayısıyla fatura kabarmadan bu durumun farkına varıp, müdahalede bulunmak gerekiyor. Faturanızın kabardığını bir mezurayla bel çevrenizi ölçerek görebilirsiniz; erkekte 94cm, kadında 88cm altında olması gerek.

Bugün bahsedeceğim çalışma, Hemşirelerin Sağlık Çalışması çerçevesinde yapılmıştır.

Ne Araştırılmış?

Bitki hücre duvarında bulunan lignan’ların barsaklarımızdaki bakteriler tarafından parçalanması sonucunda ortaya çıkan metabolitlerini (enterolactone and enterodiol) idrarda bakılmıştır.

Ne Bulunmaya Çalışılıyor?

Bitki türevi beslenmenin yararları, barsaklarımızdaki mikroplar nedeniyle mi ortaya çıkıyor? Mikroplar sebze ve meyvede bulunan lignanları parçalamazsa iyi etki ortaya çıkmıyor mu?

Ne Bulunmuş?

İdrarda enterolakton ve enterodiol arttıkça, tip2 diyabet hastalığı riski azalıyor (OR:0,67)

Bu Neyi İfade Eder?

Sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeliyiz, ancak floramız, yani bizle birlikte yaşayan mikropları da düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bu mikropların çeşitliliği ve dengesi bizim şeker hastalığına yakalanma riskimizi arttırıyor.

Antibiotikler bu mikropları da öldürüyor, gereksiz kullanmamak gerek.

 

Qi Sun, et al. “Gut Microbiota Metabolites of Dietary Lignans and Risk of Type 2 Diabetes: A Prospective Investigation in Two Cohorts of U.S. Women”. Diabetes Care May 2014 vol. 37 no. 5 1287-1295.

Sebze, Meyve Ağırlıklı Beslenme ve Bizle Birlikte Yaşayan Mikroplar için yorumlar kapalı

Filed under Şeker Hastalığı (Diyabet)

Mikroplar, Probiotikler ve Günlük Yaşamımız

Mikroplar veya mikroorganizmalar, mikroskopla görülebilecek küçüklükte olan yaşayan organizmalardır. Genellikle tek hücreden oluşmaktadır. Bilinen en eski mikrop 3,48 milyar yıl öncesine ait olsa da, bizlerin mikrobu keşfi Antonie van Leeuwenhoek’ün kendi yarattığı mikroskopla 1675 yılında olmuştur.

Mikroplar dünyanın herhangi bir yerinde, en zorlu şartlarda bile yaşamlarını devam ettirebilmektedir. Buna okyanusun en derin, yani basıncın en yüksek olduğu yerler bile dahildir.

Her Mikrop Zararlı Mıdır?

Tabi ki her mikrop zararlı değildir. Ancak bazı mikroplar insanda hastalık yapabilmektedir. Enfeksiyon yapan bu hastalıklara bulaşıcı hastalıklar da denmektedir. Bu hastalıkları yapan ajanlara da patojen organizmalar denmektedir. Tıbbın son yüzyılda ilerlemesi, hijyen şartlarının gelişmesi ile insan hayatını tehdit eden bu hastalıkların sayısını azaltmıştır.

Eski çağlarda padişah olmak bile enfeksiyon hastalıklarından korunmaya yeterli olmadığını, Yavuz Sultan Selim’in şir-i pençe, yani aslan pençesi hastalığı nedeniyle vefat etmesinden anlamak gerekir. Bu hastalık bakteriler (özellikle stafilokoklar) tarafından oluşan sivilcenin ilerlemiş bir türü olan karbonküldür. Günümüzde tedavi antibiotikler ve lokal uygulamalarla olmaktadır.

merdum-u dideme bilmem ne füsun etti felek
giryemi kıldı füzun eşkimi hun etti felek
şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan
beni bir gözleri ahuya zebun etti felek

Yine bir bakteriyel enfeksiyon olan veba (etken patojen yersinia pestis), Avrupa’da 75-200 milyon kişinin ölmesine neden olmuştur. Günümüzde enfeksiyon hastalıkları en fazla gelişmemiş bölgelerde ölümlere neden olmaktadır: ilk neden HIV/AIDS, ikinci neden alt solunum yolları enfeksiyonudur.

İnsan Mikrobiotası

Mikroplar dünyayının her yerinde olduğu gibi vücudumuzun çeşitli bölgelerinde bizle birlikte yaşamaktadır. İnsan vücudunda 500-1000 farklı tür mikro-oranizmanın yaşadığı tahmin edilmektedir.Bu çeşitliliğe mikrobiota denilirken, bu mikropların içerdiği genetik bilginin tamamı aynı insanın genetik bilgisinden 100 kat daha fazladır. Mikropların içerdiği genetik bilgiye de mikrobiom denilmektedir.

Homo sapiens’de yani insanda bulunan hücrelerin %90’sının insan kaynaklı olmadığı, mikrop olduğu düşünülmektedir.

İnsan ve içerdiği mikropla ilişkisi gıdalardan ve çeşitli diğer faktörlerden etkilenmektedir, sürekli aynı şekilde kalmamaktadır. Bu ilişkide olan değişiklikler insan sağlığını da etkileyebilmektedir. Örneğin midede gastrit yapan helicobacter pylori, şah damarını daraltan plaktada bulunabilmektedir.

Daha önce içinde mikrop olmadığını düşündüğümüz örneğin eklemlerde bile gizlenmiş (hidrotermal vent bakteri) mikroorganizmalar gelişen teknoloji ile tesbit edilebilir hale gelmiştir.

Bu yaşayan organizmalar, aynı zamanda çeşitli molekülleri işleyip ortama çeşitli ürünler sürmektedir. İnsan ve mikropların metabolizmasına insan metabolumu denilmektedir.

Bütün bunlardan anlaşılabileceği gibi bedenimizin ancak küçük bir kısmına hükmediyor olmamız, sadece doğa ile değil birlikte yaşadığımızı mikroorganizmalarla da uyumlu yaşamamız gereğini bizlere göstermektedir.

Mikroplarımız ve Sağlığımız

Sayıca ve bilgice bizden fazla olan mikroplarımız sadece enfeksiyon hastalığına neden olmamaktadır, iltihaplı eklem romatizması, iltihaplı barsak hastalıkları gibi bazı hastalıkları tetikleyebildiği gibi, mikropların gıdalardan ürettiği bazı maddelerin damar sertliğine neden olduğu yönünde araştırmalar mevcuttur.

Barsaklarımızda bulunan bu çeşitli mikropların çeşitliliğindeki değişiklikler, yani örneğin belirli mikropların nüfusunun azalması, belirli türlerin daha baskın olması da hastalıklara zemin oluşturmaktadır.

Görüldüğü gibi gayet karışık ve bir birinin içine girmiş bir yapının içinde belirli bir dengede yaşamaktayız, bu dengeyi bozmamak gerekiyor. Bunu da yapabilmek için konuyu derinlemesine bilmeye ihtiyacımız bulunmaktadır.

Probiotikler

Probiotiğin kelime anlamı “hayat için” olsa da, genel anlamda kullanımı insan için yararlı miroorganizmalar için kullanılmaktadır. Probiotiklerin tıbbi kullanımlarının arasında antibiotik ilişkili ishal başı geçmektedir. Yine başka bir kullanımı da, antibiotik ilişkili vajinal mantar enfeksiyonlarıdır.

Antibiotikler, patojen, yani hastalık yapan mikropları öldürdüğü gibi, bizlere faydalı mikropları da öldürmektedir. Bu yararlı mikroplar, bazı hastalık yapma potansiyeli olan mikropların aşırı çoğalmasına engel olmaktadır.

Probiotikler son dönemlerde popüler olsa da günlük hayatımızın da vazgeçilmez öğelerinden birileridir: yoğurt, peynir, kefir sütün probiotiklerle fermente edilmiş halleridir.

Son Söz

 

  1. Vücudumuzdaki hücrelerin %90’ını mikroplar oluşturmaktadır.
  2. Mikroplarla sürekli, değişken bir ilişki içindeyiz, ama dengenin bozulmaması gereklidir.
  3. Antibiotik kullanımı faydalı mikropları da öldürebileceğinden, sadece gerektiği zaman kullanmak şarttır.
  4. Probiotikler özellikle antibiotik ilişkili durumlarda faydalıdır. 

Mikroplar, Probiotikler ve Günlük Yaşamımız için yorumlar kapalı

Filed under Genel, Kanser, Kolesterol

Çamlık Hastanesinde (Bakırköy) Hastalarımı Kabul Etmekteyim

Çamlık Hastanesinde (Bakırköy) Hastalarımı Kabul Etmekteyim için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Süt Ürünleri ve Tip 2 Diyabet

Tip 2 diyabet (şeker) hastalığının sıklığı obezite ile doğru orantılı olarak artıyor. Obezitenin de en önemli sebebi günlük tükettiğimiz yiyeceklerden aldığımız kalori ve sedanter, yani hareketsiz hayatımız. 100 yıl önceki bir insanın hayatıyla, modern insanın hayatı arasındaki fark çok belirgin. Kalorisi yüksek yiyeceklerin endüstriyel üretimi ile aç insan sayısı azalırken, sağlıklı gıdalarla beslenen insanların sayısı gittikçe azalıyor. Modern çağın gereği olarak artık alışverişimizi bile internet üzerinden yapıp, hareketlerimizi minimize edebiliyoruz. Şahsi araçlarımızın artışı, dışarıda yürümemize engel oluyor. Ayda bir yapılan halı saha maçları ise, bilinçaltımızın bu durumu çevirmesiyle sanki sürekli yoğun egzersiz yapıyormuşuz algısını bize yaratıyor. Belki bir yüzyıl geçtikten sonra “Matrix” filmindeki gibi bir hayatımız olacak- kablolarla sanal hayata bağlanacağımız, borularla besleneceğimiz steril bir hayat.

Süt Ürünleri Şeker Hastalığını Önlüyor Mu?

Çin’de yapılan ve 2901 kişinin katıldığı bir çalışmaya göre (1), süt ürünleri tüketimi arttıkça şeker (tip 2 ) hastalığı riskinin azaldığını gözlemledik. Bu çalışmada kişilere yemek anketi yapılmıştı ve başlangıçta bu gruptaki insaların sadece %57’sinin hergün süt ürünlerini tükettiği gözlenmişti. Başlangıçta daha fazla süt ürünleri tüketenler daha genç, kadın, sigara içmeyenlerden, kuzey bölgelerde, şehirde ve 10 yıldan fazla eğitimi olanlardan oluşmaktaydı.

6 yıl sonra bu kişilerin tetkikleri ve muayeneleri tekrar edildiğinde %24’ünde tip 2 şeker hastalığının geliştiği gözlenmiştir. Hiç süt ürünü tüketmeyenlerle mukayese edildiğinde, yarım porsiyondan az tüketenlerde şeker gelişme riski %27 azalmaktadır. Günde 1 porsiyondan fazla tüketenlerde bu risk %33 azalmaktadır.

Fransa’da yapılan ve 5212 kişinin katıldığı başka bir çalışmada (2) ise peynir dışı süt ürünleri tüketenlerde 9 yıl sonra tip 2 şeker hastalığı gelişme riskinin %18 azaldığı gözlenmiştir. Ancak bu iyilik hali vücut kitle indeksi, yani kişinin kilo fazlalığı gözönüne alındığında ne yazık ki kaybolmaktadır.

Vücut kitle indeksindeki değişime bakıldığında süt ürünleri tüketen Çin’lilerde hafif gerileme varken, Fransız’larda ortalamada artış gözlenmiştir, fakat bu artışın hızını süt ürünleri azaltmakta olduğu gözlenmiştir.

Süt Ürünlerinin Kalorisi Nedir?

100ml Sütte

Kalori                                     66.9kcal

Karbohidrat                           4.7g

Protein                                   3.3g

Yağ                                         3.9g

Lif                                           0.0g 

100g Çedar Peynirde

Kalori:                                   403 kcal

Yağdan gelen kalori:           291 kcal

Toplam Yağ                           33 g

Doymuş Yağ:                         21 g

Kolesterol:                            105 mg

Sodyum:                                621 mg

Şeker:                                    1 g

Protein:                                  25 g

Tabloda görüldüğü gibi 100mL sütteki kalori ile peynirdeki kalori karşılaştırıldığında, peynirdeki kalori miktarı arasında ciddi bir fark oluşmaktadı, ayrıca günlük tuz miktarının ise %27’sini 100gram peynirden alınmaktadır. Özellikle yüksek tansiyonu olan hastaların peyniri tüketirken, tuzunu azaltmaları uygundur. Ayrıca ülkemizde peynir miktar olarak çok tüketilmektedir, kahvaltıların vazgeçilmesi olması dışında, benim hastalarım arasında her gün bir kalıp peynir yediğini beyan edenler de vardır. Bir kalıp kaşar peynirin yaklaşık 300g olduğu düşünüldüğünde alınan kalori miktarı 1200 kcal, alınan sodyum miktarı 1863 mg’dır. Alınan kalori normal bir insanın 24 saatlik kalori ihtiyacının yarısını, tuz miktarının %70’ini karşılamaktadır. Neyse ki, Türk mutfağında en sık tüketilen beyaz peynirin 100 gramında 250 kcal kadar enerji olması kalori açısından nispeten bir avantaj sağlamaktadır.

Sözün özü, peynir tüketirken kalorisinin yüksek, tuz oranın fazla olduğunu dikkate almak gerekmektedir, yani miktar olarak kararında tüketmekte fayda vardır.

Kalori açısından düşünüldüğünde, 100gram peynir, 500mL süte denk gelmektedir, ancak yarım litre sütün yağı daha az olacaktır.

Ülkemizde Süt Ürünleri Tüketimi Ne Kadardır?

Ulusal Süt Konseyinin verilerine (4) göre kişibaşı tahmini süt ürünleri tüketimleri aşağıdaki gibidir:

  • Süt tüketimi 33 kg
  • Yoğurt tüketimi 28 kg
  • Peynir tüketimi 14,7 kg

Ancak erişkinlerde benim yaptığım resmi olmayan bir ankete göre süt ürünlerinden en fazla yoğurt, onunla başabaş tercihde peynir gelmektedir.

Süt ise, nadiren tercih edilmektedir. Kilo fazlalığı olan hastalarımda en sık gördüğüm ve hastalar tarafından en sık gözardı edilen kalori kaçağı peynir olmaktadır, peynir yerine kalorisi düşük süt daha çok tercih edilmelidir.

Süt Kanser Riskini Arttırır Mı?

Süt üretiminde bazı ülkelerde süt üretimini arttırmak amacıyla hayvanlara Büyüme Hormonu (BH) (rekombinant büyükbaş-bovin büyüme hormonu, veya somatomedin-c) enjeksiyonu yapılmaktadır. Büyüme Hormonu yapılan ineklerde süt üretimi %16 artarken, mastit (meme enfeksiyonu) riski de %25 artmaktadır. Enfeksiyonu tedavi etmek için kullanılan antibiotikler süte geçebilmektedir.

IGF-1’in fazla salgılandığı hastalıklarda, kanser olasılığının arttığı bilinmektedir. Kalın barsak kanseri riskinin bu hastalarda 2 ile 7 kat arttığı bilinmektedir. Bunun dışında prostat kanseri, meme kanseri gibi neoplazi riskini de artmaktadır.

Hayvanlara yapılan büyüme hormonunun,  bu ineklerin sütünde büyüme hormonu ve insülin benzeri büyüme hormonunun (insulin like growth hormon IGF-1) az da olsa arttırdığı tesbit edilmiştir. Büyükbaş için Büyüme Hormonu, insan üzerine etki etmemekle birlikte, İnsülin Benzeri Büyüme Hormonu (IGF-1) insanda da, hayvanda da benzer etkiler oluşturmaktadır. IGF-1, insüline benzemekte olup, şeker ve yağ metabolizmasına benzer etkileri vardır. Aynı zamanda bu hormon, insülinden çok kuvvetli hücreleri bölünmeye yönlendirici ve hücrelerin programlı ölümünü engelleyici özellikleri vardır. Bu özellikleriyle, kanser riskini, şeker hastalığı riskini arttırdığı ve sağlıklı yaşlanmaya etki ettiği düşünülmektedir.

IGF-1 pastörizasyondan etkilenmemekle birlikte sindirilirken yıkıldığı düşünülmektedir. Ancak bu konuda bilgilerimiz de net değildir. A.B.D. gibi bazı ülkelerde BH kullanımı serbesttir, ancak organik süt ürünlerinde BH kullanılmamaktadır.

Ne var ki, ABD’de yapılan ve 93.676 kadının katıldığı Kadın Sağlığı Girişimi çalışmasında (3) günde tüketilen süt miktarında 3 porsiyon artış serbest IGF-1 düzeyini %18 arttırmaktadır. Fakat bu artışın ne ile sonuçlandığı bu çalışmada belirtilmemiştir.

Süt ürünlerinin kanser riskini arttırdığı yönünde bir bulgu yoktur, ancak kilo fazlalığı olanlarda hem insülin, hem de serbest IGF-1 artışı olduğu için süt tüketimlerindeki belirgin artıştan çekinmeleri doğru olacaktır.

Organik Süt Tüketimi Uygun Mudur?

Organik olan süt ile endüstriyel üretilen diğer süt arasında tad, besin değerleri arasında belirgin fark bulunmamaktadır. Ancak organik, diğer isimleriyle eko, biyo sütlerde bazı özellikler vardır. Bu özellikler işletme maliyetlerini arttırmaktadır (örneğin Büyüme Hormonu yapılmayan ineklerde süt üretiminin daha az olması gibi).

Organik süt ürünlerinde tarım ilacı kalıntıları bulunmamaktadır. Bu ürünlerin üretiminde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) kullanılmamaktadır. Bu hayvanlara Büyüme Hormonu vb ilaçlar uygulanmamaktadır. Hayvanların refahı korunmaktadır.

Dolayısıyla organik süt ürünleri en azından hayvanların ve diğer canlıların genetiğinin değiştirilmemesinden dolayı tercih edilebilir. GDO’lu gıda tüketiminin uzun vadeli insan sağlığına etkisinin ne olacağı bilinmemektedir.

 

Son Söz

  1. Bilinçli tüketici olun, ne yiyorsanız içeriğine bakın
  2. Herşeyin azı kâr, çoğu zarar felsefesini hayatınızda uygulayın
  3. Dengeli beslenin, süt de için, peynir de yiyin, ancak 2 numaradaki felsefeyi unutmayın
  4. Süt ve süt ürünler şeker hastalığından korumaktadır
  5. Kilo fazlalığı olanların peynirin kalorisinin yüksek olduğunu göz önünde tutmalıdır
  6. Tansiyonu yüksek olanların peynirin tuzunu azaltması gereklidir
  7. Hormonlu gıdalardan uzak durun

 

 

  1. Geng Zong, et al.“Dairy Consumption, Type 2 Diabetes, and Changes in Cardiometabolic Traits: A Prospective Cohort Study of Middle-Aged and Older Chinese in Beijing and Shanghai”. Diabetes Care January 2014 vol. 37 no. 1 56-63
  2. Fumeron F, et al.” Dairy consumption and the incidence of hyperglycemia and the metabolic syndrome: results from a french prospective study, Data from the Epidemiological Study on the Insulin Resistance Syndrome (DESIR)”. Diabetes Care. 2011 Apr;34(4):813-7. doi: 10.2337/dc10-1772.
  3. Beasley JM, et al. “Associations of serum insulin-like growth factor-I and insulin-like growth factor-binding protein 3 levels with biomarker-calibrated protein, dairy product and milk intake in the Women’s Health Initiative”. Br J Nutr. 2013 Oct 7:1-7. [Epub ahead of print]
  4. http://www.ulusalsutkonseyi.org.tr/kaynaklar/arastirma_dosyalar/2013_06_13_488503.pdf Erişim tarihi: 07/02/2014

Süt Ürünleri ve Tip 2 Diyabet için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Son

PET/CT sonucunu okurken, kafam hala daha Ahmet Abideydi, gazetenin en arka sayfasından başlarmışçasına sonuç kısmını okudum, normal sınırlarda olan bir incelemeydi. Yani, herhangi bir hastalık kalmamıştı. Gözlerime inanamıyordum, bunun olduğuna; akciğerdeki metastaz bile kaybolmuştu, hüzünlü bir sevinç kapladı içimi. Keşke planımızı gerçekleştirebilseydik ve Ahmet Abiyle Sibirya gezisine gidebilseydik. Kadere karşı gelmek mümkün değildi.

Tedavi süresince hep bu mutlu anı hayal etmiştim, ama gerçekten bu noktaya ulaşınca tahmin ettiğim kadar sevinememiştim. Nankör müyüm diye düşündüm ve hemen annemi arayıp güzel havadisi verdim.

Bir hastalık bitmişti, ama hayat mücadelesi devam ediyordu.

İşte hikâyem buydu; parlak olmayan bir patoloji raporundan, parlak olan PET/CT’ye kadar geçen yolculuktu.

Son için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Zamanın Ruhu

Tam telefonumu kapatacakken, telefonum çalmaya başladı. Arayan Güzide Ablaydı. Cevap vereyim mi, yoksa filmden sonra mı arayım diye düşünürken, açmaya karar verdim.

-“Günaydın, ablaların en güzeli”.

-“Günaydın Berk’çiğim, Ahmet Abini kaybettik”.

-“Nasıl olur abla, tümör hani tamamen kaybolmuştu, hani Trans-Sibirya turu yapacaktınız. İnanamıyorum”. Kulaklarım vınlıyordu, yüzüm alevlenmişti.

Ağlamamak için kendini zor tutan Güzide Abla:

-“Doğru söylüyorsun Berk. Tek isteği kanserin onu yenmemesiydi. Bilirsin çok inatçı biriydi, sonunda da istediği oldu, kanser almadı onu, ani bir kalp kriziyle kaybettik. Bir anda göğüsüm ağrıyor dedi, ambulans gelene kadar onu kaybettik”.

Hayat ne kadar acımasız olabiliyordu, kadere mani olmak mümkün değildi. Popper’ın gerçekliğine bir ekleme yapmak gerekiyordu, belki de tek gerçeklik buydu: ölüm.

İnsan olarak çaresizliğimiz aslında ölümün varlığında değildi, zamanındaydı. O zaman da hiç gelmesin istiyorduk, en azından sürüden kopmayıp ortalama yaşam yılını yakalamak en öncelikli dileğimizdi. Bu zamanlamadan öylesine korkuyorduk ki, bazen ölsem de bu muğlâklıktan kurtulsam diye geleceği tehdit ediyorduk.

Zaman çok değerli olmasına rağmen de çoğunlukla bunu verimli kullanmıyorduk, işte sıkılınca zaman yavaşlarken, mutlu zamanlarda hızla akıp geçiyordu. Bu hız sonumuzu da getireceğinden korkup kendimizi mutsuz edici düşünceler icat edip zamanı yavaşlatmaya çalışıyorduk.

Bu korku öylesine iliklerimize işlemişti ki, aman çok gülme, sonra ağlarsın deyimini unutmamız mümkün olmuyordu.

Zamanın ruhu, belki de çağın ruhu değil, yaşanan zamanın ruhunu temsil ediyordu.

Zamanın Ruhu için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Memleket Neresi Hocam

Kemoterapiyi sağ sağlim atlattıktan sonra yine bekleme süresi belirmişti, iki hafta sonra filmler çekilecekti.

Ünlü onkoloğuma tekrar gittiğimde benden PET/CT istedi. PET/CT de neydi, “Si Ti” diyince sanki daha havalı oluyordu, ancak ben de hemen özel danışmanım Profesör Google’a sordum. Gerçekten de si-ti dediği İngilizce “computerised tomography”nin baş harflerinin olduğunu öğrenmiştim. PET’in ne olduğunu anlamamakla beraber kanser hücrelerini görüntüleyen bir yöntem olduğunu düşünüyordum.

Onkoloğa soracağım binlerce soru vardı, ama şimdi dersini çalışmamış ve ancak sözlüye kaldırılmış bir öğrenci gibi laflar ağzımda büyüyordu.

-“Memleket neresi hocam?” sözleri ağzımdan döküldüğünde, bu cümleyi benim ettiğime inanamamıştım. Onca bilgi birikimi, MBA, iş deneyimi, iş mülakatlarından sonra en önemli sorum bu mu olmalıydı?

Doktorun cevabını duyuyordum, ama anlamıyordum, sanki suyun altından geliyordu sesler. Hâlbuki “benim sonum ne olacak?” sorusunun cevabını arıyordum.

Annem beni dürtüp kaldırdığında, en son annemin fısıltısı kulağımdaydı:

-“Rezil ettin doktora karşı bizi, ağzına havuç versek niyet çeken tavşanlardan farkın kalmayacaktı.”

-“Kemo kafası bu anne, sky high”.

Gerçekten kemo kafası diye bir şey var mıydı bilmiyordum, ama insanın IQ’sunu sersemlettiği de bir gerçekti. Geri kalan kısmını da faset daire şeklindeki endişeler hallediyordu.

PET/BT çekimine gittiğim zaman, resepsiyondaki görevli PET-BiTi’ye mi geldiniz sorusu, ben de “wow” hissi yarattı. Adamlar İngilizce Türkçe sentezinde aşmışlar, beni bile geçmişler diye düşündüm.

İnternetten öğrendiğim kadarıyla, kanserli hücreler enerji için normal hücrelerden daha fazla şeker kullanmaları gerekiyordu, şekeri işaretleyince nerede fazla tutulum olduğu görülebiliyordu.

-“Ya nasip” diyerek yine damar yolunu açtırdım, “Işınla beni Scotty!”

Memleket Neresi Hocam için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Parlayan Aşı

Kafamı duvara vursam acı bir az azalır mıydı? Hiçbir ilaç bu ağrının üstesinden gelebilecek değildi. Bu arada annem de Dr. Ayşe’yi aramıştı, ancak ne konuştuklarını algılayamıyordum. Sonunda annem elinde bir bardak ve bir hapla yanımda tekrardan belirdi.

-“Morfin mi bu?” diye sordum.

-“Hayır, Berk’çiğim, basit bir ağrı kesici.”

-“İşe yarayacağını hiç zannetmiyorum.” diyerek hapı yuttum. Saniyeler, yıllar gibiydi, ilaç bir an önce ağrımı kesmeliydi, kısa sürede dayanacak gücüm kalmamıştı.

O şiddetli ağrı bir anda kesilmişti. Dr. Ayşe bu ağrının nedeninin lökositleri yükseltici olduğunu söyleyince için ferahladı. Bir an bu ağrının kaynağının hastalıktan dolayı olduğunu düşünmüştüm. Bu hastalığın en kötü taraflarından birisi de burnunuz aksa bile bunu hastalığa bağlamanızdı.

Krem rengi gargarayla birlikte ağzımdaki yaralar da iyileşmeye başlamıştı. Neyse ki son kemoterapinin son bir günü kalmıştı. Maraton koşumun son düzlüğü mü olacaktı? Yoksa bu maratondan başka bir maratona yarışına mı devam edecektim, bunu önceden kestirmek mümkün değildi. İlaçlardan sonra zar tekrar kaderin eline geçmişti, o da elinde çalkalıyıp atacaktı ve sıra tekrar bana geçecekti. Bu zar, tedaviden fayda görmeme olabilirdi ki bu durumda okuduğum yazılar kemik iliği nakli desteğiyle daha yüksek kemoterapiye işaret ediyordu. Bu kemoda yamulan ben, daha yükseğinde ne olacaktım diye korkmaya başlamıştım. İyi zar tedaviden tam şifa sağlamaktı. Umarım bu olurdu. Arada kalınan durumlarda ise metastazların cerrahi olarak çıkarılması gerekiyordu, ama bıçaklanmak da istemiyordum.

Sonuncu kemoterapi geldiğinde, kalbimde bir kuş kanat çırpıyordu; bir son dakika süprizi umarım beni beklemiyordu. Mezuniyet gibi bir şeydi, hem salondaki sıcak ortamdan, iyi insanlardan ayrılmak istemiyordum, eski dış dünyada kendimi güvensiz hissedecektim, hem de herhangi bir hastalığa bağlı olmadan hür ve sağlıklı olmak istiyordum.

Kemo salonuna girdiğimde, tanıdık yüzler, sevecen hemşireler içimdeki kuşu sakinleştirmişti. Karnımdan derin bir nefes alıp, yüzüme zorlayarak bir gülümseme yerleştirdim. Batıl inanç mı değil mi bilmiyordum, ama bu zoraki gülemesem kendimi daha iyi hissetmeme neden olduğu gibi, hemşireler de bir seferde damara girebiliyordu. Kendimi kötü hissetiğim lanet günlerde ise tamamen bela çeker haline geliyordum, ya damar patlıyordu, ya da kan hemolizli çıkıp, tekrar kan alınması gerekiyordu.

Parlayan Aşı için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Pamuk Gibi Olmayan Pamukçuk

Son kemonun ikinci haftasındaki kısa tedaviye gittiğimde, ağızımda çıkan yaraların acısı dayanılmaz hale gelmişti, yemek yemeyi geçin, su bile içemiyordum. Bildiğiniz ve kana kana içtiğiniz suyun bir damlası bile ağzımda ateş topu haline geliyordu. Normalde düşünmeden yaptığımız eylemlerin aslında bir nimet olduğunu sadece kaybedince görmüştüm. Aklıma Orhan Veli’nin şiiri geldi:

Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Yağmur çamur bedava;

Otomobillerin dışı,

Sinemaların kapısı,

Camekânlar bedava;

Peynir ekmek değil ama

Acı su bedava;

Kelle fiyatına hürriyet,

Esirlik bedava;

Bedava yaşıyoruz, bedava.

Aslında hiçbir şey bedava değildi, her günün doğuşu, her alınan nefes, her içilen su mutluluk kaynağı olmalıydı, bunların avuçlarımızın arasından bir anda kaybolması, vefasızlığımızın göstergesiydi.

-“Lökositleriniz yine düşmüş Berk Bey, Dr. Ayşe Hanım’la görüşmeniz lazım.” dedi. Bir anda aklıma beni takip eden doktorların varlığı gelmişti. Hayatı o kadar yoğun yaşıyordum ki, kısa bir süre önce yaşananlar, sanki çok geride kalmıştı; zaman hem uzamış, hem de hızlanmıştı.

-“Berk, hoş geldin.”

Dr. Ayşe’yi görmek beni sevindirmişti, ancak güldüğüm zaman ağzımdaki acı artıyordu.

-“Kandida stomatiti bu, diğer ismi de pamukçuk. Mantara bağlı bir enfeksiyon. Kemoterapinin en sıkıcı komplikasyonlarından biri bu. Ben şimdi sana bir garagara vereceğim, bir de lökositlerini yükseltmek için bir aşı da olacak. Daha önce de aşı yapılmıştı hatırlarsın.”

Sadece kafamı sallamakla yetindim.

Kemoterapiye devam edecektik, bleomisin lökosit düşüklüğünde bile verilebiliyordu. Aşı da yapılmıştı.

Akşam eve geldiğimde, gargara bir parça ağzımdaki acıyı azaltmıştı. Ama yine de yemek görmek istemiyorum. Biraz kestirmeye karar vermiştim.

Kalçamdaki ağrı ile uykumdan uyandım. O kadar şiddetli bir ağrıydı ki bu, dayanmak mümkün değildi, sanki yırtılıyordu. Acıdan inliyordum. Annem ve babam endişe içinde yanıma gelmişlerdi. Bu ne biçim birşeydi, nerden gelip beni vurmuştu?

Pamuk Gibi Olmayan Pamukçuk için yorumlar kapalı

Filed under ustalık yolu

Zihinsiz Zihin -2

Pre-medikasyon denilen, kemoterapi öncesi verilen yardımcı ilaçlar başlandığında aklıma akciğerimdeki metastazlarım gelmişti; acaba bunlara ne olmuştu? Bunları düşünce gücüyle yok etmek mümkün değildi, kemoterapi mucizevi bir şekilde yok edecek miydi, yoksa bunlar oldukları yerde büyüyüp, başka alanlara mı sıçrayacaktı?

Hemşirelerin arı gibi çalışmasını izlerken sanki çay seremonisini izler gibiydim, herkes ne yapacağını iyi biliyor, ölçülü, ancak hızlı, büyük bir ahenk içinde çalışıyorlardı. Kemoterapi dozları kilo ve boya göre hesaplanıyor, belirli miktarda hücresel zehirler berrak sıvılarla karıştırılıp dilüe edililiyorlardı.

Bazı ilaçlar renkli oluyordu, en güzel renkli olan kırmızı renkli olandı ve genellikle kadınlara uygulanıyordu. Bu kırmızı ilacı alanların bir sonraki tedaviye geldiklerinde kafasında pek saç kalmıyordu. Saçın kaybı bir şekilde kompanse edilse de kirpiklerin ve kaşların dökülmesi insanın hayat kalitesini azaltıyordu. Kafada oluşan boşluk, insanları tek tipleştiriyordu; boşluk Zen’de çok önemli olsa da böyle bir epilasyon insanın moralini bozuyordu.

Kanser ilaçları başladığında zihnimi tamamen boşaltmıştım, kirli bilgi silinmeye çalışılırken, beklemekten başka bir şey yoktu. Ne bu ilaçların gücünü, ne de kanserimin içerdiği bilgiyi ben belirleyemiyordum. Her iki taraftan da asimetrik bilgiye sahiptim, bu zamana kadar öğrendiklerimle çözmem mümkün değildi. Akışla birlikte gitmeliydim, bir yerde mutlaka kontrolü tekrar ele alacağımı biliyordum. İktidar değişikliğinin tarihi ise son kemodan 3 hafta sonra yapılacak bilgisayarlı tomografilerin sonucuna göre belirlenecekti.

Zihinsiz Zihin -2 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Zihinsiz Zihin

Salı sabah kalktığımda aklımda Fedor Amca vardı. İnsanoğlunun zihni ne kadar garip diye düşündüm, moodumdaki dalgalanma, tsunami şiddetindeydi. Bir an herşey mükemmelken, dakikalar sonra cehennemin kapılarından geçmiş, kara kasvet içine girebiliyordum. Artık buna da bir son vermeliydim, daha dengeli olmalıydım.

Fedor Amca’nın zihnime düşmesindeki sebep muhtemelen, çocukluğumda okuduğum bu kitapla, akademisyenliği birleştirmem olmalıydı. Bu hayalgücü yüksek çocuk kitabında bilgin bir ailenin tek çocuğu, kendisine ev hayvanı alınmadığı için evden kaçıyor ve bir köye yerleşiyordu. Traktörü konuşuyor, ineği şerbetçiotu yiyip sapıtıyor, paranoid postacı Peçkin sürekli evini gözetlerken, hırsız karga anahtarları çalıyordu.

Aslında Karl Popper’ın 3 dünyasından bir tanesini anlatıyordu hikâye; kafamızdaki dünyayı. Bu dünya gerçeklikten zaman zaman bağımsız bir şekilde, bazen de gerçeklikten esinlenerek kafamızda tekrar oluşuyordu. Bu dünya çok geniş olsa da, belki de insanların en büyük hapisanesiydi de. Bu konuda Enver Sedat, hapisanede özgürleştiğini söylemesi ne büyük ikilemdir. Hayat paradokslarla kendini anlatıyordu, özgürken zihnine hapis, hapisken zihnen özgür olmak; sağlıklıyken hasta bir zihne sahip, hastayken de özgür bir zihne sahip olmaktı. Ben de artık zihnen özgürleşmeye başlamıştım, Enver Sedat gibi Nobel Barış Ödülü almayacak olsam da, kendim için büyük bir gelişme sağlamıştım.

Zihinsiz Zihin için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Akademisyenlik Hedefi -2

Akademisyenlik alevi içimde harlı şekilde yanması, kısa tedavilerin sıkıntısını da yakmıştı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan son kemonun ilk gününe laptopumla kavuşmuştuk. O kadar çok kişiye mail atmıştım ki, geri dönüşlerini sabırsızlıkla bekliyordum. Kan sayımımın ne oluğuyla ilgilenmiyordum artık, benim için bu defter kapanmıştı, yeni mücadele dönemi açılmıştı.
Bulantının engellenmesi için uygulanan ilaçların bitip cisplatinin başladığını moodumdaki hızlı azalmayla farketmiştim. Bu ilaç kanserli hücreleri öldürürken, vücut da kendinden bir parçanın yokolmasına yas reaksiyonu veriyor gibiydi. Ne de olsa kanser hücreleri, kendi bedenimizin ürettiği yaşayan bir varlıktı. Laptopumu kapadım, MP3 playerımda Radiohead’i buldum:

But I’m a creep (Ama ben bir ucubeyim)

I’m a weirdo (ben bir acaipim)

What the hell am I doing here? (Burada ne yapıyorum?)

I don’t belong here (Buraya ait değilim)

İnsan aslında ne kadar savunmasız ve ancak ne kadar güçlü olduğunu zannettiğini bir kez daha anlamış bir şekilde gözlerimi sonun ilk gününe kapattım. Ruhum mutsuzluğa teslim olmuştu, açıkçası bunu da pek umursamıyordum. Ringde rakip bana saydırmıştı, ama benim bir görevim vardı, o da hayatta kalmaktı.

Akademisyenlik Hedefi -2 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Akademisyenlik Hedefi

Finale doğru gidiyordum. Okuldan mezuniyet olmak gibi bir şeydi bu, ancak 30 yaşında geç sayılabilecek bir olgunluğa erişme haliydi. Bir program yapmam, hayatımda bazı hedeflerimin olması gerekiyordu. Bu zamana kadar, okul, MBA, iş hep hayatın akışı içinden gelmişti, belirgin hedeflerim yoktu, anı yaşamış, rüzgârın götürdüğü yere gitmiştim.

Çalıştığım işi düşündüm, burada bana ait bir gelecek yoktu. İlerleme veya yeni şeyler keşfetmekten çok çeşitli ofis diplomasileriyle mevki korumanın dışında çok da bir şey yapılmıyordu. Bilgimi, birikimimi ve yenilik şehvetimi başka mecralarda harlandırmalıydım.

MBA’deki hocam aklıma geldi, belki akademisyen olmalıydım. Bitirme tezimi, hocamla birlikte saygın bir dergide yayınlatabilmiştik. Bu tez, oldukçada atıf almıştı, iş dünyasının neden paradigma kaymasına ihtiyacının olduğunu, felsefik olarak araştırmıştık.

Belki bir zaman Harvard’da vakit geçirebilsem, zihnimde yeni ufuklar açabilecekmiş gibi geliyordu. Kendimi bir anda Spangler salonunun nereden baksanız 10metrelik tavanın altında, büyük bir kalabalıkla hem yemek yer, hem de diğer akademisyen meslektaşlarımla hararetle bir konuyu tartışırken görmeye başladım. Bu her zaman istediğim ve kalbimin derinliklerinden gelen bir histi. Ben akademik çevreye aittim, doğal habitatım orasıydı, açık ofis değildi.

Kafamda hemen bir iş planı yaptım, ilk önce MBA hocamdan randevu talep ettim, LinkedIn’deki zayıf bağlarımı araştırmaya başladım. Başarının sırrı zayıf bağlardan geçiyordu.

Akademisyenlik Hedefi için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Aydınlanma -5

Pazartesi günü kısa kemoterapiyi aldıktan sonra Yavuz’u aradım. Yavuz’un sesinde bir gariplik vardı, bir şeyleri bana söylemeye imtina ediyordu. Biraz sıkıştırdıktan sonra baklayı ağzından alabildim, uzun süredir Alzheimer nedeniyle yatağa bağımlı yaşayan ananesi vefat etmişti ve bugün cenazesi kaldırılacaktı. Karışık duygular içindeydi Yavuz, yatağa bağımlı o beden sadece bir kabuk gibiydi, etkileşimde bulunamıyordu.

Onu ziyaret ettiğinde duvara karşı duruyor gibiydi, hâlbuki çocukluğunda birlikte nasıl eğlenirlerdi, hard-diski kısmen silinmiş bir bilgisayar güvenli modda sadece açılabiliyordu. 2.5 petabyte, yani 2500 terabyte’lık hafızayı yedeklemek de hâlihazırda mümkün değildi; ama keşke olsaydı diye düşündü Yavuz. O zaman fiziksel olarak etkileşmese de, zihinsel olarak ebedi temas kurulabilecekti.

Benim için ise soru şuydu, bu cenazeye gitmeli miydim?

Caminin avlusuna ilk gelenlerden biri bendim. Avludaki salkım söğütün dalları, yolun karşısındaki çamın iğne yaprakları tatlı bir meltemle sallanıyordu, onların bizim küçük hayatlarımızı taktığı yoktu, herhangi birşeyle de ilgileniyor gibi değillerdi, gündüzden ışık, geceden karanlık bekliyorlardı. Avlu eş, dost, akrabalarla dolarken, nemli gözler en yeni dedikoduları birbirine anlatıyor ve bir yandan da ölümden bu sefer de yırttık diye seviniyorlardı. Musalla taşının bitişiğinde oyun bahçesinde çocuklar neşe içinde bağıra çağıra oyunlarını oynuyorlar, bazısı ise oyuna alınmadıkları için avazları çıktığınca bağırıyordu. Eski zamanların insani ilişkilerinin güzelliğini, imam elindeki kablosuz mikrofonla amplifikatör-hoparlöre aktararak cemaatin duymasını sağlıyordu. Caminin duvarındaki Digitürk uydu alıcısı, dünyevi isteklerin, uhrevi ihtiyaçlarla harmanlandığını gösteriyordu.

Hayat, kişinin kendi istediği şekilde gitmiyordu, kendi kurallarını istisnasız uyguluyordu. Kendi adıma hırslarımın, kendime ve başkalarına ne kadar eziyet etmiş olduğunu şimdi görebiliyordum. Sevmek, sevilmek ve yardım etmek dışında her şey boştu.

-“Başın sağolsun Yavuz”

-“Kardeşim, buraya gelmen beni çok mutlu etti. Biliyorum senin için bir cenazeye gelmek zor, ama sen benim için bunu yaptın. Adam gibi adamsın.”

Aydınlanma -5 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Aydınlanma-4

Üçüncü kemoterapiyle birlikte göğsündeki garip acı hissi ve gece terlemeleri tamamen kaybolmuştu. İştahı tedavi günü biraz azalsa da verdiği kiloları tekrar almıştı. Altıncı kemoterapiden sonra hep hayalini kurduğu Trans-Sibirya Demiryolu ile Moskova’dan başlayan Vladivostok’da biten 9,258 kilometrelik yolcuğu yapmayı planlıyordu. Moskova için uçak biletini almıştı, 6 gün sürecek yolculuk Pasifik Okyanusunda bitiyordu. Bu tren seferi, dünyanın en uzunuydu, Rusya bir yandan öteki yana katederken Sibirya’dan geçiyordu. Çocukluğundan beri Baykal Gölünü merak etmişti. Dünyanın en derin gölüydü ve tren hemen güney sahilinden geçiyordu. Trenden çekilen bir fotografta pürüzsüz göl yüzeyi, gölün ne kadar berrak bir su içerdiğini gösteriyordu. Çocukluğunda derslerde okuduğu tarih kitaplarından esinlenerek at sırtında Orta Asya’da dolaştığını hayal ederdi. Çadırda içilen kımız hayalinden, hastanede damara zerk edilen ilaç gerçekliğine geçen süreci değiştirmesi lazımdı. Özüne dönmeliydi, bunu da ancak çocukluk hayallerini gerçekleştirerek yapabilirdi.

-“Berk, Moskova biletini aldım, sen de gelsen muazzam bir deneyimi birlikte yaşardık.”

-“Ahmet Abi, Moskova olur da, altı gün tren üstünde bir hayat bana göre değil. Hem tek başıma sıkılırım”.

-“Oğlum, biz varız ya.”

-“Besleme model takılmasam daha iyi olur.”

-“Gün ola, hayrola. İşler nasıl değişecek göreceksin, sonra Ahmet Abi müneccim gibi adammış diyeceksin.”

O haftanın üç gününü birlikte aynı kemoterapiyi aldıktan sonra, ben kemo treninde 2 gün fazla kalacaktım. Kısaları saymazsak 1 büyük kemo seansı kalıyordu. Ahmet Abi’siz geçen 2 günü de müzik dinleyerek geçirdim.

Müziğin duygu durumumu nasıl değiştirdiğini görmek beni son drece şaşırtmıştı. Eskiden, dinlediğim müziğin beni bu kadar etkilediğini bilmiyordum. Fiziksel olarak bir frekanstaki titreşimin, yanyana geldiğinde insanın zihninde bir duyguya çevirilmesi çok şaşırtıcıydı. Sesleri beyin sınıflıyordu, muhtemelen ilkel dönemlerde nerelerin güvenli, nerelerin güvensiz alanlar olduğunu anlamak içindi bu. Ancak ne zaman hüzünlü bir şarkı dinlesem, kendimi çaresiz hissederken, “Eye of the Tiger” dinlediğim zaman da herşeyi yapabilecek güçte olduğumu hissediyordum. Öğrenilmiş veya müzikle dikte edilmiş çaresizliğe ihtiyacım yoktu, mp3 player’ımdaki iç karartıcı, Jilet FM tarzındaki şarkıları dijital çöpe şutlayıp, mutluluk verici şarkıları yükledim. İnsan mutlu olmak için, ortamını da hazırlamalıydı; bu bir hastane köşesinde tedavi alırken bile önemliydi.

Aydınlanma-4 için yorumlar kapalı

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma -3

Ahmet Abi, Galatasaray Lisesi mezunuydu ve arkadaşlığa bu nedenle özellikle önem verirdi. Tekstil piyasasında zirvedeki hayatı, tekstilin çökmesi nedeniyle sekteye uğramıştı, ancak hiç kimseyi satamayacağından dolayı, işini değiştirememişti, cepten yemeye başlamıştı. Kirli sakalları her zaman aynı boydaydı, gömlekleri çoğu zaman ketendi ve asla gömleğin altını pantalonunun içine sokmazdı, normlara uyma fikri onu hasta ediyordu. Sigaradan çatlamış sesinin, kendine ayrı bir karizma kattığını düşünürdü.

Bundan 6 ay önce kuru bir öksürük peydah olmuştu, sigaradan diye düşünüyordu. Ancak göğsünde zaman zaman bir ağrı hissi oluyordu. Kardiyolog arkadaşı, onu efor testine sokmuş, ancak herhangi bir sıkıntı bulunamamıştı. Geceleri terlemeye başlayıp, hafif kilo kaybı da olunca, zurnanın zırt dediği yere geldiğini anlamıştı. Bu zamana kadar akciğer kanseri olmaktan çok korkuyordu, aralıklarla akciğer filmi çektiriyordu, ama sigaradan da vazgeçemiyordu. Sigara sanki kişiliğne yapışmıştı, onsuz kendini bütün gibi hissedemiyordu. Güzide Abla, uzun süre sigarayı bırakması için baskı yapmıştı, kendi de birkaç kez denemişti sigarayı bırakmayı. Ancak her sigarayı bıraktığında, sanki hayatının en güzel sevgisini bir daha asla kavuşamayacak şekilde kaybettiğini düşünüp, mutluluğu sonsuza kadar ulaşamayacağını derinden hissederdi. Bu kayıp hissi, karnında garip bir huzursuzluk yaratıyordu; sanki karnının içinde bir kartal vardı ve tüm mutluluğunu her yaşadığı gün gagalıyordu. Sigarasız geçen her gün, Prometheus’un Kazbek dağındaki ebedi cezalandırılmasını yaşıyordu, ciğeri hergün kemiriliyordu, ancak bu his sanki ölümsüzdü, ertesi gün hiç kemirilmemiş gibi tekrardan başlıyordu. Herkül’ün onu kurtarmasını bekliyordu, fakat sigaradan bir nefes çekince gerçek olmayan bu işkencenin bitmesi, sigaradan hiçbir zaman ayrılamamasına neden oluyordu.

Ahmet Abi verdiği kararlardan pişmanlık duymazdı, “pişman olacağın işleri yapsan da bunun keyfine var” derdi arkadaşlarına. Akciğer kanseri tanısı konulduğunda, sigarayı bir anda aramaz olmuştu ve artık hiç sigara içmiyordu. Geriye dönüp baktığında ise sigara ile ilişkili tüm olanların sadece aldatmaca olduğunu görünce hayatında ilk ve son kez büyük bir pişmanlık da yaşamaya başlamıştı. Kendine ne yapmıştı, ailesine ne yapmıştı?

Akciğer filminde belirgin bir şey yoktu, fakat durumdan işkillenen Göğüs Hastalıkları Uzmanı tomografi çekmeyi uygun görmüş ve orta hatta kitleyle birlikte karaciğerde de olmaması gereken bir nodül görmüştü. Karaciğerinden alınan parça ile küçük hücreli akciğer kanseri tanısı konulmuştu. Kemoterapiden korkmuyordu, artık pek bir şeyden de korkmuyordu. İş hayatının çalkantılı, fırtınalı dönemlerinde öğrendiği bir şey vardı, sadece mücadele edenler ve hedefi olanlar ayakta kalıyordu. Bu hastalığı yenmeyi hedeflemişti ve sonuna kadar da mücadele edecekti. Bu mücadeleyi de hep mutlu kalarak, hayatla ve ölümle dalga geçerek yapacaktı.

Aydınlanma -3 için yorumlar kapalı

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma -2

Üçüncü kemoterapi artık bir belirsizlikle başlamıyordu, herkes kendi ritüelini yapıyordu, hemşireler önce bazısı dışarıdan görünen, ancak bazısı hiçbir şekilde fark edilmeyen mavi-mor damarlara ustalıkla giriyor, vacutainer ile negatif basınçlı mor kapaklı tübe kan sayımı için, sarı negatif basınçlı tübe ise biyokimya için kan alıyorlardı. Hastanın kendisi ve yakınları ilk önce hemşirelere teslim oluyorlardı, sonra sonuçlara teslim oluyor, en sonunda da doktorun sonuçları yorumlamasına teslim oluyorlardı.

Kemoterapi saçma atan tüfekle ava çıkmak gibiydi, bir yere odaklanamadığı için önünde ne varsa bilyelerini atıyordu, ancak bu uyduruk silaha uzun menzilli sniper silahı muammelesi yapılması çok acıtıydı. Ne büyük bilgi ve teknoloji eksikliğimiz vardı. Tek bir hücremizde 3.2 gigabyte bilgiye hâkim değildik. Ne var ki, hücre dediğimiz şeyi de 1665 yılına kadar bilmiyorduk.

-“Fatoş Hemşire, Ahmet Abi bugün geldi mi? Sanki bugün tedavi günüydü.” diye sordum.

Üniformanısının kısa kollarını kıvırmış, tecrübenin doruklarındaki hemşirenin gülen gözleri, profesyonellikten uzaklaşarak bir anda buğulandı. Bu durumu benim anlamamı istemediği için yutkunup gözlerini gözlerimden kaçırdı.

Ahmet Abi, dünyanın en güzel insanlarından biriydi, bir anda kanımız birbirine kaynamıştı. Yüzüne baktığınızda kalbinin iyiliği size yaz güneşi gibi çarpıyordu. Tanı tarihimiz aynı zamanlara denk geliyordu, aynı tedaviyi alıyorduk, ben de ekstradan bleomisini haftalık alıyordum, ikimizin de saçları aynı anda dökülmüştü. Neşeli bir adamdı, neşesi keyfim dediği sigarası yüzünden kaçmıştı. Küçük hücreli akciğer kanseri tanısı konulmuştu, galiba karaciğere de bir sıçrama da vardı. Karısı Güzide Abla da çok şeker bir insandı, birbirlerine ne kadar yakışıyorlardı. Ahmet Abi’nin muzip espirilerini bazen anlamazdan geliyordu, bazen de kendisi de erkekmişçesine topa sert giriyor, ben bile utanıp kulaklarıma kadar kızarıyordum.

-“Ne oldu kerata? Gelmeyince öldüm mü sandın? Oğlum biz eski toprağız, bu bileği bükecek daha anasından doğmadı.”

Gözümdeki yaşı alelacele silerken, “Yok be Ahmet Abi, bu ilaçlar insanın gözünde sulanmaya neden oluyor.”

-“Tabi koçum, en son sulanan senin gözün değil, senin ağzındı. Hani bir kız ziyarete gelmişti ya, sarışın, uzun boylu. Paspas atmıştık senin altına.”

-“Abi, sen de pek fenaymışsın. İyi ki ne güzel kız dedim. Değil miydi yani, demese miydim?”

Aydınlanma -2 için yorumlar kapalı

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma

Kafama beremi taktım, kayakları sapladığım yerden çıkardım, ayakkabıları kapatıp, sonuna kadar sıktım, ayaklarımı bağlamalara geçirdim ve kayakları sağa ve sola açarak hızlandım. Pistte kimse yoktu, dizlerim önde hızlı dönüşlerle yeşil lifti geçip Yılmaz Demir pistine bağlandım. Gözlerimden akan yaş hızdan olmalıydı, gözlüğümü bile takmayı unutmuştum. Kötü ve zararlı düşüncelerden çok çabuk uzaklaşmalıydım. Ağaçların arasından geçerken, güneşin etkisiyle dalların üzerinde kalan tek tük kar yığıntıları yere dökülüyordu, bir kışı daha devirmiş çamların yaprakları zaferlerini kutluyordu. Sık ve sert dönüşlerden dizlerim ağrımaya başlamıştı, ama çamçukuruna kadar durmaya niyetim yoktu. Lifti gördüğümde artık bu gidişe son vermenin zamanı gelmişti; biraz kar sapanı yapıp sola hafif zıplayıp yanladım. Süratim fazla olduğu için kayağın kenarı fazla miktarda kar püstükürtmüştü, ancak yine hızdan dolayı kayaklarım durduğunda gövdem hareketine devam edip yana devrilmiştim. Artistik hareketim bir düşüşle sonlanmıştı. Yattığım yerden kalkmadan halime gülmeye başladım, gökyüzü ne kadar güzeldi; bunun keyfine varmalı ve aldığım her nefes için minnet duymalıydım.

-“Müdür ne oldu sana, ok gibi fırladın. Bir an Alberto Tomba zannettim seni.”

-“Tomba kısmı tuttu, kardeşim, tomba sırtı üstü gördüğün gibi.”

Günü kah kayarak, kah kafede pinekleyerek geçirdik. Akşam eve döndüğümde hala burnumda dağ kokusu vardı, herşeye rağmen mutluydum.

Haftasonunu evde geçirdikten sonra, ikinci kemonun sonuncu kısa tedavisini yaptırmıştım. Artık eskisi gibi kalbim heyecanla çarpmıyordu, kemoya alışmaya başlamıştım.

Öz saygımı bozmamak için yılgın suratlarla ilgilenmiyor, insanlara duygusal atıklarını başka çöplüğe boşaltmalarını söylüyordum. Hastalık beni bencil insan yapmış gibi görünse de, aslında sürecin kendisi, hayatın ve insanın ne kadar değerli ve el üstünde tutulması gerekliliğini bana sertçe öğretmişti. İnsan en fazla kendi benliğine zarar veriyordu, bazen bu da yetmeyip duygusal çöplerini başka insanlara bulaştırıp, kötüye ortak etmeye çalışıyorlardı.

Bu hastalığın iyi yanı, çocukluktan kurtulamayan beni olgunlaştırmasıydı, artık insanları ve etrafımı daha farklı görüyordum.

Aydınlanma için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -16

Kar sabahın ilk saatleri olduğu için donmuştu, aşağı inerken taze hava ciğerlerimi sağlıkla doldurması mutluluk veriyordu. Köroğlu liftiyle yukarı çıkarken kayaklar titreşiyordu. Oradan Resul Dede liftiyle Tepe kafeye çıktık, kayakları kara saplamak donmuş kar nedeniyle zor olmuştu. Kayak kafeleri hem fiziksel sıcak, hem de arkadaşlığın, aile arası bağların pekiştiği yerlerdir. Çocuklar, anne ve babalarına yaşadıkları maceraları anlatırken, yeni öğrenenler sert bir pistten nasıl indiklerini heyecanla anlatırlar. Ortama sinmiş sucuk kokusu, sıcak şarabın tarçın kokusu çok cezbedicidir. Kayak ayakkabıların bağlarını gevşeterek içerde yürümeye başladık. Uzun zamandır bu ayakkabıları giymediğimden ayağın kenarı hafif uyuşmuştu. Kahvelerimizi söyledik, kafede bizden başkası yoktu. Haftasonunun cıvıltısı, hafta içinin ıssız tundrasında kaybolmuştu. Beremi çıkarttım, pencereden dışarı bakmaya başladım, bu pencere hep aynıydı, kar kışın yağmış, yazın erimişti. Pencere hep dışarı bakmıştı, ya ben bu pencere gibi değişmez olmak ister miydim? Neden her kötü şey benim başıma geliyordu? Ellerimle dökülmüş saçlarımın hayalini taradım.

Hayat da kar tanesine benziyor diye düşündüm. Çoğunlukla sevinç doluydu, ama hırçın bir mevsimde kurtların açlıktan kokan nefesiydi, bazen güneşin ışınıyla pırıldamasıydı, bazen de tipi de insanın yüzüne giren binlerce iğneydi, yılbaşı akşamının huzurunda nazenin pamuktu. Kar ilkbaharda eriyip gidiyor ve kışın tekrar özünden dönüşüyordu. Ancak insan kar tanesi değildi, öldüğü zaman küllerinden dirilmiyordu, sadece enerjisi toprağa karışıyordu, fakat yarattığı sevgi ölümsüzlüğe erişiyordu. Kimle aramla sevgi bağı kurdum ve yaşattım diye kendimi sorgulamaya başladım: annemle, babamla, kardeşimle, Yavuz’la, eskiden Elif’le, gelecekteki çocuklarımla?

Gözüm yanmaya başlamıştı, kafe havasız ve bunaltıcı bir hal almıştı. Bir an önce kendimi dışarı atmalıydım.

-“Yavuz, dışarı çıkmam lazım.”

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -16 için yorumlar kapalı

Filed under ustalık yolu