Category Archives: ustalık yolu

Pamuk Gibi Olmayan Pamukçuk

Son kemonun ikinci haftasındaki kısa tedaviye gittiğimde, ağızımda çıkan yaraların acısı dayanılmaz hale gelmişti, yemek yemeyi geçin, su bile içemiyordum. Bildiğiniz ve kana kana içtiğiniz suyun bir damlası bile ağzımda ateş topu haline geliyordu. Normalde düşünmeden yaptığımız eylemlerin aslında bir nimet olduğunu sadece kaybedince görmüştüm. Aklıma Orhan Veli’nin şiiri geldi:

Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Yağmur çamur bedava;

Otomobillerin dışı,

Sinemaların kapısı,

Camekânlar bedava;

Peynir ekmek değil ama

Acı su bedava;

Kelle fiyatına hürriyet,

Esirlik bedava;

Bedava yaşıyoruz, bedava.

Aslında hiçbir şey bedava değildi, her günün doğuşu, her alınan nefes, her içilen su mutluluk kaynağı olmalıydı, bunların avuçlarımızın arasından bir anda kaybolması, vefasızlığımızın göstergesiydi.

-“Lökositleriniz yine düşmüş Berk Bey, Dr. Ayşe Hanım’la görüşmeniz lazım.” dedi. Bir anda aklıma beni takip eden doktorların varlığı gelmişti. Hayatı o kadar yoğun yaşıyordum ki, kısa bir süre önce yaşananlar, sanki çok geride kalmıştı; zaman hem uzamış, hem de hızlanmıştı.

-“Berk, hoş geldin.”

Dr. Ayşe’yi görmek beni sevindirmişti, ancak güldüğüm zaman ağzımdaki acı artıyordu.

-“Kandida stomatiti bu, diğer ismi de pamukçuk. Mantara bağlı bir enfeksiyon. Kemoterapinin en sıkıcı komplikasyonlarından biri bu. Ben şimdi sana bir garagara vereceğim, bir de lökositlerini yükseltmek için bir aşı da olacak. Daha önce de aşı yapılmıştı hatırlarsın.”

Sadece kafamı sallamakla yetindim.

Kemoterapiye devam edecektik, bleomisin lökosit düşüklüğünde bile verilebiliyordu. Aşı da yapılmıştı.

Akşam eve geldiğimde, gargara bir parça ağzımdaki acıyı azaltmıştı. Ama yine de yemek görmek istemiyorum. Biraz kestirmeye karar vermiştim.

Kalçamdaki ağrı ile uykumdan uyandım. O kadar şiddetli bir ağrıydı ki bu, dayanmak mümkün değildi, sanki yırtılıyordu. Acıdan inliyordum. Annem ve babam endişe içinde yanıma gelmişlerdi. Bu ne biçim birşeydi, nerden gelip beni vurmuştu?

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma-4

Üçüncü kemoterapiyle birlikte göğsündeki garip acı hissi ve gece terlemeleri tamamen kaybolmuştu. İştahı tedavi günü biraz azalsa da verdiği kiloları tekrar almıştı. Altıncı kemoterapiden sonra hep hayalini kurduğu Trans-Sibirya Demiryolu ile Moskova’dan başlayan Vladivostok’da biten 9,258 kilometrelik yolcuğu yapmayı planlıyordu. Moskova için uçak biletini almıştı, 6 gün sürecek yolculuk Pasifik Okyanusunda bitiyordu. Bu tren seferi, dünyanın en uzunuydu, Rusya bir yandan öteki yana katederken Sibirya’dan geçiyordu. Çocukluğundan beri Baykal Gölünü merak etmişti. Dünyanın en derin gölüydü ve tren hemen güney sahilinden geçiyordu. Trenden çekilen bir fotografta pürüzsüz göl yüzeyi, gölün ne kadar berrak bir su içerdiğini gösteriyordu. Çocukluğunda derslerde okuduğu tarih kitaplarından esinlenerek at sırtında Orta Asya’da dolaştığını hayal ederdi. Çadırda içilen kımız hayalinden, hastanede damara zerk edilen ilaç gerçekliğine geçen süreci değiştirmesi lazımdı. Özüne dönmeliydi, bunu da ancak çocukluk hayallerini gerçekleştirerek yapabilirdi.

-“Berk, Moskova biletini aldım, sen de gelsen muazzam bir deneyimi birlikte yaşardık.”

-“Ahmet Abi, Moskova olur da, altı gün tren üstünde bir hayat bana göre değil. Hem tek başıma sıkılırım”.

-“Oğlum, biz varız ya.”

-“Besleme model takılmasam daha iyi olur.”

-“Gün ola, hayrola. İşler nasıl değişecek göreceksin, sonra Ahmet Abi müneccim gibi adammış diyeceksin.”

O haftanın üç gününü birlikte aynı kemoterapiyi aldıktan sonra, ben kemo treninde 2 gün fazla kalacaktım. Kısaları saymazsak 1 büyük kemo seansı kalıyordu. Ahmet Abi’siz geçen 2 günü de müzik dinleyerek geçirdim.

Müziğin duygu durumumu nasıl değiştirdiğini görmek beni son drece şaşırtmıştı. Eskiden, dinlediğim müziğin beni bu kadar etkilediğini bilmiyordum. Fiziksel olarak bir frekanstaki titreşimin, yanyana geldiğinde insanın zihninde bir duyguya çevirilmesi çok şaşırtıcıydı. Sesleri beyin sınıflıyordu, muhtemelen ilkel dönemlerde nerelerin güvenli, nerelerin güvensiz alanlar olduğunu anlamak içindi bu. Ancak ne zaman hüzünlü bir şarkı dinlesem, kendimi çaresiz hissederken, “Eye of the Tiger” dinlediğim zaman da herşeyi yapabilecek güçte olduğumu hissediyordum. Öğrenilmiş veya müzikle dikte edilmiş çaresizliğe ihtiyacım yoktu, mp3 player’ımdaki iç karartıcı, Jilet FM tarzındaki şarkıları dijital çöpe şutlayıp, mutluluk verici şarkıları yükledim. İnsan mutlu olmak için, ortamını da hazırlamalıydı; bu bir hastane köşesinde tedavi alırken bile önemliydi.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma -3

Ahmet Abi, Galatasaray Lisesi mezunuydu ve arkadaşlığa bu nedenle özellikle önem verirdi. Tekstil piyasasında zirvedeki hayatı, tekstilin çökmesi nedeniyle sekteye uğramıştı, ancak hiç kimseyi satamayacağından dolayı, işini değiştirememişti, cepten yemeye başlamıştı. Kirli sakalları her zaman aynı boydaydı, gömlekleri çoğu zaman ketendi ve asla gömleğin altını pantalonunun içine sokmazdı, normlara uyma fikri onu hasta ediyordu. Sigaradan çatlamış sesinin, kendine ayrı bir karizma kattığını düşünürdü.

Bundan 6 ay önce kuru bir öksürük peydah olmuştu, sigaradan diye düşünüyordu. Ancak göğsünde zaman zaman bir ağrı hissi oluyordu. Kardiyolog arkadaşı, onu efor testine sokmuş, ancak herhangi bir sıkıntı bulunamamıştı. Geceleri terlemeye başlayıp, hafif kilo kaybı da olunca, zurnanın zırt dediği yere geldiğini anlamıştı. Bu zamana kadar akciğer kanseri olmaktan çok korkuyordu, aralıklarla akciğer filmi çektiriyordu, ama sigaradan da vazgeçemiyordu. Sigara sanki kişiliğne yapışmıştı, onsuz kendini bütün gibi hissedemiyordu. Güzide Abla, uzun süre sigarayı bırakması için baskı yapmıştı, kendi de birkaç kez denemişti sigarayı bırakmayı. Ancak her sigarayı bıraktığında, sanki hayatının en güzel sevgisini bir daha asla kavuşamayacak şekilde kaybettiğini düşünüp, mutluluğu sonsuza kadar ulaşamayacağını derinden hissederdi. Bu kayıp hissi, karnında garip bir huzursuzluk yaratıyordu; sanki karnının içinde bir kartal vardı ve tüm mutluluğunu her yaşadığı gün gagalıyordu. Sigarasız geçen her gün, Prometheus’un Kazbek dağındaki ebedi cezalandırılmasını yaşıyordu, ciğeri hergün kemiriliyordu, ancak bu his sanki ölümsüzdü, ertesi gün hiç kemirilmemiş gibi tekrardan başlıyordu. Herkül’ün onu kurtarmasını bekliyordu, fakat sigaradan bir nefes çekince gerçek olmayan bu işkencenin bitmesi, sigaradan hiçbir zaman ayrılamamasına neden oluyordu.

Ahmet Abi verdiği kararlardan pişmanlık duymazdı, “pişman olacağın işleri yapsan da bunun keyfine var” derdi arkadaşlarına. Akciğer kanseri tanısı konulduğunda, sigarayı bir anda aramaz olmuştu ve artık hiç sigara içmiyordu. Geriye dönüp baktığında ise sigara ile ilişkili tüm olanların sadece aldatmaca olduğunu görünce hayatında ilk ve son kez büyük bir pişmanlık da yaşamaya başlamıştı. Kendine ne yapmıştı, ailesine ne yapmıştı?

Akciğer filminde belirgin bir şey yoktu, fakat durumdan işkillenen Göğüs Hastalıkları Uzmanı tomografi çekmeyi uygun görmüş ve orta hatta kitleyle birlikte karaciğerde de olmaması gereken bir nodül görmüştü. Karaciğerinden alınan parça ile küçük hücreli akciğer kanseri tanısı konulmuştu. Kemoterapiden korkmuyordu, artık pek bir şeyden de korkmuyordu. İş hayatının çalkantılı, fırtınalı dönemlerinde öğrendiği bir şey vardı, sadece mücadele edenler ve hedefi olanlar ayakta kalıyordu. Bu hastalığı yenmeyi hedeflemişti ve sonuna kadar da mücadele edecekti. Bu mücadeleyi de hep mutlu kalarak, hayatla ve ölümle dalga geçerek yapacaktı.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Aydınlanma -2

Üçüncü kemoterapi artık bir belirsizlikle başlamıyordu, herkes kendi ritüelini yapıyordu, hemşireler önce bazısı dışarıdan görünen, ancak bazısı hiçbir şekilde fark edilmeyen mavi-mor damarlara ustalıkla giriyor, vacutainer ile negatif basınçlı mor kapaklı tübe kan sayımı için, sarı negatif basınçlı tübe ise biyokimya için kan alıyorlardı. Hastanın kendisi ve yakınları ilk önce hemşirelere teslim oluyorlardı, sonra sonuçlara teslim oluyor, en sonunda da doktorun sonuçları yorumlamasına teslim oluyorlardı.

Kemoterapi saçma atan tüfekle ava çıkmak gibiydi, bir yere odaklanamadığı için önünde ne varsa bilyelerini atıyordu, ancak bu uyduruk silaha uzun menzilli sniper silahı muammelesi yapılması çok acıtıydı. Ne büyük bilgi ve teknoloji eksikliğimiz vardı. Tek bir hücremizde 3.2 gigabyte bilgiye hâkim değildik. Ne var ki, hücre dediğimiz şeyi de 1665 yılına kadar bilmiyorduk.

-“Fatoş Hemşire, Ahmet Abi bugün geldi mi? Sanki bugün tedavi günüydü.” diye sordum.

Üniformanısının kısa kollarını kıvırmış, tecrübenin doruklarındaki hemşirenin gülen gözleri, profesyonellikten uzaklaşarak bir anda buğulandı. Bu durumu benim anlamamı istemediği için yutkunup gözlerini gözlerimden kaçırdı.

Ahmet Abi, dünyanın en güzel insanlarından biriydi, bir anda kanımız birbirine kaynamıştı. Yüzüne baktığınızda kalbinin iyiliği size yaz güneşi gibi çarpıyordu. Tanı tarihimiz aynı zamanlara denk geliyordu, aynı tedaviyi alıyorduk, ben de ekstradan bleomisini haftalık alıyordum, ikimizin de saçları aynı anda dökülmüştü. Neşeli bir adamdı, neşesi keyfim dediği sigarası yüzünden kaçmıştı. Küçük hücreli akciğer kanseri tanısı konulmuştu, galiba karaciğere de bir sıçrama da vardı. Karısı Güzide Abla da çok şeker bir insandı, birbirlerine ne kadar yakışıyorlardı. Ahmet Abi’nin muzip espirilerini bazen anlamazdan geliyordu, bazen de kendisi de erkekmişçesine topa sert giriyor, ben bile utanıp kulaklarıma kadar kızarıyordum.

-“Ne oldu kerata? Gelmeyince öldüm mü sandın? Oğlum biz eski toprağız, bu bileği bükecek daha anasından doğmadı.”

Gözümdeki yaşı alelacele silerken, “Yok be Ahmet Abi, bu ilaçlar insanın gözünde sulanmaya neden oluyor.”

-“Tabi koçum, en son sulanan senin gözün değil, senin ağzındı. Hani bir kız ziyarete gelmişti ya, sarışın, uzun boylu. Paspas atmıştık senin altına.”

-“Abi, sen de pek fenaymışsın. İyi ki ne güzel kız dedim. Değil miydi yani, demese miydim?”

2 Yorum

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -16

Kar sabahın ilk saatleri olduğu için donmuştu, aşağı inerken taze hava ciğerlerimi sağlıkla doldurması mutluluk veriyordu. Köroğlu liftiyle yukarı çıkarken kayaklar titreşiyordu. Oradan Resul Dede liftiyle Tepe kafeye çıktık, kayakları kara saplamak donmuş kar nedeniyle zor olmuştu. Kayak kafeleri hem fiziksel sıcak, hem de arkadaşlığın, aile arası bağların pekiştiği yerlerdir. Çocuklar, anne ve babalarına yaşadıkları maceraları anlatırken, yeni öğrenenler sert bir pistten nasıl indiklerini heyecanla anlatırlar. Ortama sinmiş sucuk kokusu, sıcak şarabın tarçın kokusu çok cezbedicidir. Kayak ayakkabıların bağlarını gevşeterek içerde yürümeye başladık. Uzun zamandır bu ayakkabıları giymediğimden ayağın kenarı hafif uyuşmuştu. Kahvelerimizi söyledik, kafede bizden başkası yoktu. Haftasonunun cıvıltısı, hafta içinin ıssız tundrasında kaybolmuştu. Beremi çıkarttım, pencereden dışarı bakmaya başladım, bu pencere hep aynıydı, kar kışın yağmış, yazın erimişti. Pencere hep dışarı bakmıştı, ya ben bu pencere gibi değişmez olmak ister miydim? Neden her kötü şey benim başıma geliyordu? Ellerimle dökülmüş saçlarımın hayalini taradım.

Hayat da kar tanesine benziyor diye düşündüm. Çoğunlukla sevinç doluydu, ama hırçın bir mevsimde kurtların açlıktan kokan nefesiydi, bazen güneşin ışınıyla pırıldamasıydı, bazen de tipi de insanın yüzüne giren binlerce iğneydi, yılbaşı akşamının huzurunda nazenin pamuktu. Kar ilkbaharda eriyip gidiyor ve kışın tekrar özünden dönüşüyordu. Ancak insan kar tanesi değildi, öldüğü zaman küllerinden dirilmiyordu, sadece enerjisi toprağa karışıyordu, fakat yarattığı sevgi ölümsüzlüğe erişiyordu. Kimle aramla sevgi bağı kurdum ve yaşattım diye kendimi sorgulamaya başladım: annemle, babamla, kardeşimle, Yavuz’la, eskiden Elif’le, gelecekteki çocuklarımla?

Gözüm yanmaya başlamıştı, kafe havasız ve bunaltıcı bir hal almıştı. Bir an önce kendimi dışarı atmalıydım.

-“Yavuz, dışarı çıkmam lazım.”

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -15

Sabah 6 gibi Yavuz gelmişti. Kayakları arabanın içine aldık, ayakkabı çantaları ise bagajda yerini buldu. Günübirlik gittiğimizden dolayı vakit kaybetmemek için salopetlerleydik. Günşe gözlükleri tamamdı, güneş kremi ise şarttı. Eskiden, yani saçlarım varken hiç bere takmazken, şimdi yanıma almıştım.

Sabah trafiğinden önce TEM’deydik, gişelerden geçip, bir volkanın püskürttüğü lav gibi yayılan İstanbul’un betonlarını seyre daldım. İlk bu yolu yaptığımda gişelerden sonra şehir dışına çıkılırken, şimdi şehir sonsuzluğa uzanan bir köprü, yapışkan kötülüğüyle yeşili istila eden, karşı konulamaz bir değişimdi. Soğuk betonları insanlar ısıtabiliyorlar mıydı? Yeni evlerinde, geçmişten bağları olmadan yaşamak onları yalnız hissetirmiyor muydu?

Dilovasına girerken arabanın havalandırmasını iç sirkülâsyona aldık. Burası Yüzüklerin Efendisindeki Mordor’a benziyordu. Barad-dûr’ü hangi fabrikaydı bilmek imkânsızdı. Bu bölgede yaşanlarda kanser riskinin tavan yapması Sauron’un hayali bir karakterden çok insanın kendisi olduğunu gösteriyordu.

Sakarya girişindeki depremde evlerini kaybeden insanların yaşadığı metal ve küçük evlerin yanından geçerken de burdaki insanların şimdi neler hissettiğini düşündüm. Geçmişleri ve sevdiklerinin bir kısmı dakikalar içinde kaybolmuştu; peki gelecekleri nasıl etkilenmişti? Yeni bir başlangıç yapabilmişler miydi? Acılarını sarıp hayat tutunabilmişler miydi? Yaşananlar kader miydi, yoksa tabiatın gücünü hafife alıp, onu uzun yıllar incelememenin, bilmekten çok inanmayı seçen az gelişmişliğe mahkûm olmuşluğun bir netice misiydi?

Sapanca’ya gelince bu yolun hayat yolu olduğu daha net anlaşılıyordu, burada sol yanda Sapanca gölü bütün muhteşemliğiyle parlıyorudu, ilkbahar yağmurlarıyla her yer çiçek açmıştı. Toprak, sarsıntıyla içine aldığında ölüm, korku ve terkedilmişlik kokarken, güneş ve yağmurla ferahlık, üretkenlik ve birliktelik kokuyordu. Dünya kendi içinde herşeyi barındırıyordu, sanki toplamı sıfır olan bir denklemdi.

Kartalkaya’nın yolu harikaydı, zincir takmaya ihtiyaç olmayacaktı, yerler kuruydu. Acaba zirvede kar var mıydı? Pistler açık mıydı? Geçen hafta sonu sıkı kar yağmıştı, ancak mevsim itibarıyle sezonun son günlerindeydik.

Kartal Otelin önüne park ettik. Hava inanılmaz güzeldi, günlük pass biletlerimizi aldıktan sonra, kayaklarımızı taktık. Yaşamak, nefes alabilmek ne güzel bir duyguydu.

1 Yorum

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -14

-“Müdürüm, dağa gidelim yarın. Hala daha sezon açıkmış. Hafta içi de boş olur. ”

-“Yarın işi kıracacağız, öyle mi?”

Bu sene daha hiç kayak yapmaya gitmemiştim. Bu ne utanç verici bir durumdu. İçimin bir anda dağ havasıyla dolduğunu hissettim. Yarını sabırsızlıkla bekliyordum. Umarım lökositler bana bir sürpriz yapmazdı.

Günün kalan saatlerinde işime konsantre olmaya çalışıyordum, ancak kısa sürede yaşadığım sağlık ve sosyal travmalar zihnimde hızlı sahne geçişlerine neden olup beni yoruyordu. Dağın tertemiz havası, karın beyazlığı zihnimi boşaltmamı sağlayacaktı.

Akşam eve geldiğimde ilk işim kayaklarımı çantadan çıkartmak olmuştu. Kayakların altının sıcak vaksa ihtiyacı vardı, ancak buna vakit yoktu. Nemli bir bezle kayakları silmeye başladım. Altta ortada bulunan derin yarığa parmağın takıldığında, Elif aklıma geldi. Bu yarık Elif diz ön-çapraz bağını kopardığı sırada, onu kollarıma alıp aşağı indirirken olmuştu. Sert ve sisli bir havada Elif yanlışlıkla bolkara girmiş, sola doğru giderken kayaklarının önü kara saplanınıp sağ öne hızlıca düşerken dizinde şiddetli bir ağrı hissetmişti. Ağrı eşiği yüksek olmasına rağmen, çıkan ses ve ağrının gücü gözlerindeki yaşları tutamamasına neden olmuştu. Ancak herşeye rağmen acıyla bağırmamıştı, sadece düştüğü yerden kalkamıyordu. Neyseki ben de fazla aşağı ilerlemeden arkama bakınca karlar ve acılar içinde kıvranan Elif’i görüp durmuştum. Kayakları çıkarıp yukarı yürümek bolkardan dolayı imkânsız olduğundan, yan yan yanına varmam bir hayli vaktimi almıştı. Hava kararmak üzereydi ve etrafımızdan geçen kimse yoktu. Bir an nefesim kontrol dışına çıkacak gibi hissetmeye başlamıştım, güneşli havalarda cıvıl cıvıl olan bu yer, şimdi ıssız ve kokutucu bir hal almıştı. Cep telefonuma baktığımda servis olmadığını görünce panik haline geçer gibi oldum. Ancak yardım etmem gereken bir kız arkadaşım vardı. Önce hasarı değerlendirmem gerekiyordu. Sağ diz anormal bir şekilde ileri ve geri oynuyordu, diğer vücut bölgelerinde bir şey yoktu. Soldaki kayağını bağlamasından çıkartmıştım, sağdaki ise düşüş esnasında zaten 20 metre ileriye gitmişti. Elif’in yürümesi veya kayak yapması mümkün değildi. Hava birazdan kararacağı için yardım beklemek de mantıklı olmayacaktı. Bir karar vermeliydim, ya aşağı inip yardım isteyecektim ya da Elif’i kucağımda indirecektim. Neyseki Elif de cesaretli ve gözüpek bir insandı. Yamaca yan bir şekilde kucağıma alıp, kar sapanıyla oteller mevkiine gelmemiz yarım saatimizi almıştı. Yorgunluktan çoktan bitmiş olmalıydım, ama sürekli sabret, başarabilirsin diye düşünmüştüm. Son yamaçta üstü kelleşen bir kayayı görmeme rağmen manevra yapamayında kayağın altında bu derin yarık oluşmuştu.

Benzer bir yarık da kalbimde vardı, Elif’i aramak için şiddetli bir arzu duyuyordum.

-“Ne o öyle? Hasta halinle bir de dağa gidip daha da mı hasta olmayı düşüyorsun Berk Bey?”.

Annemim saçları bir kedinin sırtı gibi kabarmıştı, dağa gidersem orada üşütüp hasta olacağımı düşünüyordu.

-“Evet, yarın sabah Yavuz’la dağa kaçıyoruz. Bir günlük izin aldık işten. Hem ben hasta değilim ki, tedaviyi yarıladım bile.”

Annem, beni çok iyi anlayamıyordu, özgürlüğümün ne kadar kıymetli olduğunu, bunun için neleri feda edebileceğimi idrak edemiyordu.

-“Sen bilirsin ama, ille de gitmem mi lazım? Tedavi bittikten sonra gitsen olmuyor mu?”

-“Gülleri zamanda biçmek lazım, solmuş gülleri kim ne yapsın?

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -13

Rüyanın içinde olsam bile olayları gerçekmiş gibi yaşıyordum. İzbandut sağ eliyle doğrudan yumruk çıkartırken ben de sol ayağımı ileri sola atıp, sol ön kolumla yumruğunu kestim, sağ kolumu geniş dairesel hareketle yengecin kolunu aşağı süpürerek sağ ayağımı bir adım ileri daha attım. Üçüncü adımımı ilerlettiğimde, arkadaki yengece yaklaşmıştım ve net bir şekilde her iki eliyle tuttuğu sopasını yukarı kaldırırken gördüm. İzbandutun burnuna sağ kolumu aşağıdan yukarı kulaç atarmışçasına vururken, bunun ona yetmeyeceğini düşünerek sol elimle sağ böğrüne yumruk attım. İzbandut yere devrilirken, arkadaki yengeç sopasının en üst seviyeye kaldırmıştı bile. Aramızdaki mesafeden dolayı, sopaya elimle müdahale edemezdim, ancak menzilinden kaçacak bir yerim de kalmamıştı. En iyisi kontratak yapmaktı, yengeç her iki kolunu yukarı kaldırınca alt bölgeleri tamamen savunmasız kalmıştı. Sağ ayağımla sağ yumruğumu birlikte hareket ettirerek sol dizimi yere koydum. Yengecin kasıklarına inen bu yumruk, elinden sopanın düşmesine ve öne doğru eğilmesine neden olmuştu. Kafası benim kafamdan yaklaşık 30 cm yukarıdaydı, her iki kolumu geriye aldım ve yukarı zıpladım. Bu ters kafa atma benim canımı bir hayli yakmıştı, ama zayıf halka olarak düşündüğüm yengeç çok da etkilenmişe benzemiyordu. Dudağındaki kanı sildi ve ileri doğru atıldı, önce sağ sonra sol yumruğunu yukarı kesişlerle bertaraf etsem de bu yengeç sıkı dövüşçüydü ve bunun üzerine hızla sol dizime yandan tekme attı. Acıdan gözümden yaş gelmiş ve sağa doğru kıvrılmak zorunda kalmıştım. Sağ eliyle hızlı bir şekilde yüzüme yumruğuna başlarken, can havliyle sağ kolumla kestim ve devamında sağ elimin tersiyle burnuna vurdum.

İşte bu sırada uyanmıştım. İnsan zihni ne enteresan bir şey diye düşündüm: metaforlar ve sembollerle yaşadıklarını anlamaya mı çalışıyordu, yoksa kendisini önemli hissetmek için mi bu numaralara başvuruyordu, bilmiyordum.

Uykumu almış gibi bir saat kadar odamda dolandıktan sonra tekrar uyumuş olmalıydım. Babamın sesi uzaklardan gelip iyice yakınlaşmıştı. Acaba servis mi geldi diyordu, ama ben bu sabah okula gitmek istemiyorum baba diyecek oldum. İkinci kemonun ikinci gününde olduğumu anımsadım, okul ve servis günleri çok geride kalmıştı. Ömrü dolan lityum-ion pili gibi hissediyordum; ne kadar şarj edilsem de enerjiyle tam dolmuyordum.

Hastaneye vardığımda artık yalnız değildim, annemle simbiyoz içindeydik. Kemoterapi hemşiresiyle kısa bir konuşmadan sonra tedavi başladı. Ben de kulaklıklarımı takıp kendimi dış dünyaya kapadım: “iPhone- DisConnecting People”. Üçüncü, dördüncü ve beşinci günler benzer şekilde geçti.

İkinci kemoterapinin ikinci haftası neyse ki kısaydı ve pek bulantı da yapmıyordu. Salı günü işe gittiğimde meraklı gözler üzerimdeydi. Yüzümün ifadesi sanki değişmiş gibiydi, insanın saçlarının olmamasından çok, kirpikler ve kaşların da azalması hastalıklı bir görüntü veriyordu. Ofis içinde yürürken etrafımda soğuk hava dalgası da yayılıyordu. Bu durum ister istemez canımı sıkıyordu, Einstein’ın sözü aklıma geldi: “Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.”

Acilen Yavuz’u bulmalıydım. Kendi odama geçmeden Yavuz’un odasına baktım, yoktu. Cepten aradım.

-“Müdür, seninle acilen konuşmamız lazım. Odama gelir misin?”

Saniyeler içinde Yavuz odama gelmişti. Yüzü aceleden solmuş ve endişeli görünüyordu.

-“Ne oldu kardeşim? Her şey yolunda mı?”

Yavuz, ivedilikle onu çağırmamdan dolayı son derece gerilmişti. Galiba vasiyetimi açıklayacağımı zannediyordu.

-“Yavuz’cuğum, sana bazı şeyleri açıklamak istiyorum. İstersen şöyle otur.”

-“Berk, ne oldu? İyi misin? Nedir?” derken Yavuz’un suratı korkudan bembeyaz olmuştu bile.

-“Birazdan söyleyeceklerim biraz canını sıkabilir.”

-“Ee abi, neymiş?”

-“Seninle Call of Duty oynuyorduk, hep ben seni yeniyordum ya. Ben seni hep kekledim, hep teleport hilesiyle seni buluyor ve haklıyordum.”

Yavuz ilk önce onunla dalga geçtiğimi anlayamamıştı, hala ciddi başka şeyler söyleyeceğimi zannediyordu. Küçük bir esten sonra jeton düşmüştü.

-“Sen ne adi adammışsın. Ben de neden sürekli yeniliyorum diye kafayı yiyordum. Seni pis hilekâr, düzenbaz seni.”

Küçük numaram, bizi tekrar yakınlaştırmıştı. Ne ben kendi gözümde uzaylıydım, ne de Yavuz’un gözünde öyleydim.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -12

Sabah 2’ye doğru uyandığımda hala gördüğüm karabasının etkisindeydim. Önce üzerimdeki gömleği düğmelerini açmadan üzerimden sıyırdım, yatak çarşafı Pacman’e benzemiş, sanki beni yemeğe çalışıyor gibiydi. Kapı ve pencerenin kapalı olmasından dolayı odanın havası nefes, nem ve kemo karışımıyla koyulaşmıştı.

Rüyamda bir şilepin içindeydim, gökyüzünün rengi turuncuya yakındı, ancak gün doğumu muydu, gün batımı mıydı anlayamıyordum. Şilepin güvertesinden denizi göremiyordum, ama renklerin koyuluğu sanki deniz seviyesinde değil de yüksek rakımlı bir yerde olduğumuzu düşündürüyordu. Acaba Nuh’un gemisinde miydim? Bilinçaltım bana nasıl bir mesaj veriyordu? Ambar kapaklarından içeri baktığımda içerisi geniş bir boşluk gibi duruyordu, cebimden çıkardığım madeni parayı, derinliğinin ne olduğunu anlamak için atmayı düşündüm, ama peşimdeki adamlar mutlaka bu sesi duyardı. Peşimdeki kötü adamlar kimdi bilmiyordum. Bu ne biçim bir rüyaydı, onu da anlayamıyordum.

Kargo gemisi uçsuz bucaksız görünüyordu, güvertenin ortasından yukarı çıkan ters L şeklinde 4 tane vinç vardı. Geminin arka bölümünde bir kale gibi göğe doğru yükselen, tepesinde şahin yuvası görünümünde önü cam olan kaptan köşkünü gördüm. Belli belirsiz olan sürekli bir uğultu, makinaların çalıştığını ve geminin yol aldığını gösteriyordu. Görevim geminin ilerlemesini ve benim sonumu getirmesini engellemekti.

Giriş kapısından içeri girdiğimde makinanın uğultusu artık göğüs kafesimi de titreştirmeye başlamıştı. Makine dairesini bulmalıydım. Önümdeki kenarları yuvarlanmış gemi kapısının üzerinde “U.M.S Halinde Kapalı Tutun”. U.M.S. geminin adı mıydı? Muhtemelen bu kadar büyük geminin kontrolüyle ilgili birşeydi. İçerisi floresan ışıklarıyla aydınlanmış ölü renkli bir yerdi. Bu voleybol sahası büyüklüğündeki alanın ortasındaki boşlukta bulunan ve olduğum seviyeden dik bir merdivenle inilen silindir kafalarını görebiliyordum. Sessizce trabzanlara doğru yaklaşırken saçlarıma sert ve soğuk bir metalin değdiğini hissettim.

-“Senin bedenini ele geçirdik, şimdi de ruhunu ele geçireceğiz.”

Ellerimi havaya kaldırdım ve sol ayağımı ileri bir adım atıp, sağ ayağım ekseninde yavaşça arkama dönmeye başladım. Korkmuş ve titreyen bir sesle:

-“Ben sana ne kötülük ettim?” derken sağ ayağımı sol ayağım yanına koymuş ve kolunda yengeç dövmesi olan saldırganla karşı karşıya kalmıştık. Silahın namlu kısmında 6 harfi içinde lock yazısı, taktik silah Glock’un tehditi olduğumu anlamamı sağlamıştı. Bu silahın polimer yapısı sanılanın aksine metal detektörüne yakalanmasını engellemiyordu, sadece silahın daha hafif olmasını sağlıyordu.

Korkudan ağlarmış gibi yaparak kafamı aşağı eğerken, sol elimle saldırganın silahı tutan sağ elinin bileğini kavrayıp, sağ elimle parmaklarıyla bileği arasındaki bölgeyi tuttum. İşaret parmağımı saldırganın tetik üzerine tuttuğu parmağının üzerine koyup, namluyu yüzüne doğru çevirdim. Bu beklenmedik hareketim saldırganı afallatmıştı, ama bu yeterli değildi. Namluyu biraz daha dışarı alıp işaret parmağına bastırarak, kendine ateş etmesini sağladım. Glock’un güçlü sesi, makine dairesinde yankılanırken, sağ kulağında oluşan barotravma, saldırganın acıdan bayılmasına neden olmuştu. Kurşun ise metal duvardan sekip yukarı gitmişti.

Çıkan sesin diğer yengeçleri uyarması kaçınılmazdı, hızlıca yoluma devam ederek motor kontrol odasına vardım. Sağ tarafta gri renkli elektrik panoloarının üzerinde yeşil ve kırmızı renkli küçük lambalar yanıyordu. Bir kısım panellerde ampermetre, voltmetre gibi ölçüm cihazlarının zarif gösterge iğneleri mevcuttu. Burası aynı zamanda ofis gibi kullanılıyor olmalıydı; yerler orta hattı krem, her iki dış kenarı yeşil vinil kaplıydı. Sol tarafta üzerinde 2 tane bilgisayarın olduğu yaklaşık 7 metrelik bir kontrol paneli vardı. Tam karşıdaki duvarda yan yana duran üç beyaz tahtada “Görev: Sonsuzluk, Güç ve Kaos” yazıyordu. Buradan geminin ilerlemesini kalıcı olarak engellemem mümkün değildi. Başka bir şey bulmam lazımdı.

Bir kat aşağı indiğimde dar bir alanda karşıma yan yana dizilmiş dört tane imbik gördüm. Burada yoğun petrol ve yağ kokusu vardı. Her imbiğin etrafından borular ve vanalar çıkıyordu. Ana jeneratöre giden bu koridorda 2 tane yengeç belirmişti. 2 kişiyle nasıl mücadele edecektim? Neyse ki kontrollü rüya içindeyim diye düşündüm. Önde duran saldırganın boyu 1,90’a yakın olmalıydı, omuzlarının genişliği, boynunun orta kısmından başlayan üçgen tarzındaki gelişmiş kas hüzmesine bakarak bu adamın profesyonel güreşçilik geçmişinin olduğunu düşündüm. Sert bir kayaya çarpacak gibiydim, arkada duran adam bu izbanduta bakılınca daha cılız duruyordu. İki kişiyle mücadele ederken ilk önce en zayıf halkayı indirmek uygundu, ancak bu dar koridorda arkaya da geçmem mümkün değildi.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -11

-“Yardıma ihtiyacın var mı?”

-“Galiba arabamı çekmişler. Hâlbuki burada da park yasağı levhası yok.”

-“Benim de buradan arabamı çekmişlerdi.”

Dertler kiloyla gelip, gramla gidiyor gibiydi. Hayatta en sinir olduğum şey arabamın park edildiği yerden çekilmesiydi. Arabayı ne yapacaktım, katlayıp cebime mi koyacaktım? İçimden çeşitli tonlarda bela okurken, Ayşe’nin şaşkınlıkla beni seyrettiğini farkettim. Garip mi görünüyordum?

-“Berk, benim hastaneye dönmem lazım. Bir şeye ihtiyacın olursa bana haber ver.” dedi ve yanımdan hızla ayrıldı. Yalnızlığın ağırlığı, her iki omzumu aşağı basarken, arabamın çekilmesinin verdiği öfke beni ileri itiyordu; Kızılmaske olup etrafı dağıtmak, bütün hayatımı korsanlık, haksızlık ve zalimlikle savaşmaya adamak istiyordum. Hattı zatında kuru kafalı mührümü çeşitli yerlere basmak da istiyordum.

Kara ormanlarda derler ki: “Fantom, on kaplan gücündedir”.

İnce ve nazik bir sesle: “Memur Bey, arabamı alacaktım da.” diye sordum

-“Tamam, ödeyeyim. Kredi kartı geçiyor değil mi? Ne? Geçmiyor mu? En yakın bankamatik nerede biliyor musunuz?”

On kaplanımdan birkaçı yolda mefta olmuştu. Kuru kafalı yüzüğüm yerine banka kartımı çeşitli yerlere basmam da kendimi Kızılmaskeden çok En Kahraman Rıdvan gibi hissetmeme neden oluyordu. Tekrar taksiye binmem, bankamatik bulmam, geri dönmem, parayı ödemem gerekiyordu. Bu görevi zor bela yerine getirdikten sonra eve varmam akşamın yedisini bulmuştu. Acaba Eden adasına varıp huzuru bulabilecek miydim?

Ayaklarımı sürükleyerek eve girip kapıyı açtığımda, Osman Hamdi Beyin Lübnan’ın Sayda şehrinde bulduğu İskender Lahdine toslamam bir oldu. Annem, sinirden mermer rengindeydi ve 25 tonluk lahitin üzerine tasvir edilmiş Büyük İskender’e benziyordu. Ancak aralarında bir fark vardı, İskender’in kıvırcığa yakın dalgalı saçlarının yerine annemim bigudileri vardı.

-“Neredesin sen evladım, bu saat oldu hala yoksun. Bir de beni yalnız bırakın, ben tedaviye yalnız giderim diye bize etmediğin laf kalmadı.”

-“Biz yaşlı insanlarız evladım, serseri mayın gibi bir orada tedavi al, sonra kafana göre takıl. Olacak iş değil. Biz senin peşinden koşmak zorunda mıyız? Ayrıca telefon denilen bir icat var, değil mi çocuğum? İnsan gecikeceği zaman annesini veya babasını arar!”

Annemin köpüren ağzından çıkan tükrük partikülleri, CERN’in Büyük Hadron Hızlandırıcında ok haline gelmiş ve bana seri bir şekilde çarpıyordu. Bu kıskaçtan kurtulmam gerekiyordu, annemin ilgisini başka yere çekmek için acilen birşeyler zırvalamalıydım.

-“Anne ben evlenmek istiyorum.”

Can havliyle söylediğim bu cümle annemi DVD oynatıcının pause tuşuna basılmışçasına dondurdu. 3 saniyelik bir duraklamadan sonra annemin gözlerinde hafif bir nemlenme başladı.

Allah’ım, galiba uyuyan canavarı uyandırmıştım. Kendi kendimin bacağına sıkmıştım, bu yangın benle ölünceye dek yaşayacağına adım gibi emindim. Neden bu kadar zevzektim? Bu kadar salak olmak zorunda mıydım?

Kendimi davulun ve zurnanın desibel rekoru kırdığı, gelinin ata bindiği, damadın arkadaşları tarafından sırtından yumruklandığı, herkesin limonata içip, masa altı votkasıyla kafayı bulduğu mizansenin içinde buldum. Saç çizgimin olması gereken yerden ince bir ter dalgası, yer çekimine karşı gelerek kafamın tepesine doğru ilerlemeye başladı. Başka bir numara bulmalıydım, ama ok yaydan bir kere çıkmıştı. Annemi tanıdığım kadarıyla, şu anda onun yüzünde oluşan ışıltı, yakın bir zamanda ne olursa olsun beni evlendireceğine kani olduğunu gösteriyordu.

“Anne”, dedim usulca. Bir anda gerçek hayatttan çıkmaya başlamıştım. Sanki bulunduğum evrenin dışına hızla çıkıyordum, kanımdaki adrenalin miktarı sıfırın altına inmişti. Annemin bazı sesler çıkarttığını duyuyordum, ama bunlar herhangi bir anlama beynimde çevrilemiyordu, sağ bacağımın dizinin ileriye gittiğini görüp, sol dizimin ileri gidip ayağımın yere basışını hissettim. Gerçekten bir numara bulmama gerek kalmamıştı, günün heyecanlı temposu beni ayakta tutmuş olsa da kemoterapinin ağırlığı vücudumu ve ruhumu tahmin edemeyeceğim bir hızla ele geçirmişti.

Sadece karanlığa erişmek ve o derin karanlıkta virgül gibi kıvrılmak dışında başka bir şey istemiyordum.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -10

-“Kan sayımınız biraz alt sınırda, ancak tedaviye devam edeceğiz. Kemoterapi sonrasında lökositleri yükselten aşı yapabiliriz. Bunun dışında biyokimyasal değerleriniz normal sınırlarda; bunların arasında da en fazla cis-platin nefro-toksisitesini değerlendirmek için üre ve kreatinine bakarız. ”

Kemoterapi olağan ritüelinde başladı. Önce bulantı gidericiler, sonra boş serum, sonra cisplatin, sonra da etken maddesi etoposid olan kemoterapi ilacı. Son ilaç Mayıs Elması bitkisinden elde edilen bir çeşit ilaçtı. Bunları okurken, doğal tedavi yöntemleriyle, doğal olmayan tedavi yöntemleri arasındaki farkları düşünüyordum. Bu dünyada doğal olan her maddeyi çiğ veya değiştirerek kullanmıyor muyduk? Örneğin eti pişiriyor, çilekleri reçel yapıyor, 11kg sütten 1kg kaşar peyniri üretmiyor muyduk? İnternet, kemoterapinin yapıldığı bu alt kattan zorlukla çekmesi, araştırmamdan beni soğutuyordu. Hemen Yavuz’a mesaj çekmek aklıma geldi:

-“Nbr adamım? Alive’n kicking?”

Aradan 15 dakika geçmiş olmasına rağmen herhangi bir cevap gelmemişti. Saat 11’e geliyordu, güneşli bir hava sokakları ısıtıyordu. Her çalıştığım gün, bugün işe gelmemiş olsam neler yapardım diye düşünüp durmuştum. Bir bk yapamazmışım onu anlamıştım. Yılın bu mevsiminin şu dakikalarında arkadaşlarım çoğunlukla işteydiler. Kemo sonrası Çeşme’ye basıp gidip Köşe Kafenin eski köy kahvesinin hemen yanındaki masasına kurulup, etrafınızı nazlı bir şekilde seyrederken sakızlı Türk kahvesi eşliğinde bir bardak sakız likörünü yudumlamanız demek, çoktan nalları dikmiş olduğunuzun göstergesi olabilirdi. Hiç olmazsa Manda batmaz’da olaydım diye düşündüm. Manda batmaz ne mi? Onu da siz bulun yani.

Kemo bittiğinde, artık pek de halim kalmamıştı. Sabahki öforik halim, bir akşamsefasının gecesi gibi kapanmıştı. Sarı renkli borazan şeklinde gösterişli ve de bir o kadar arsız çiçek, sanki maniden depresif hale bir anda geçivermişti. Tam o sırada titreşen telefonun ekranına baktığımda “Yavuz Cep” yazısını görmemle, telefonun sağ üstteki tuşuna bir an için tıklamam bir olmuştu. Artık pek kimseyle konuşmak istemiyordum, artık pek bir insan da görmek istemiyordum. Yaşama enerjim bitmez üzereydi. Ceza ve Müslüm Gürses’in şarkısını açtım, yarım kalan sevgiye, şu emanet gülmeye, yaşamadan ölmeye, itirazım var. Ben hep yenilmeye mahkûm muyum? Ben hep ezilmeye mecbur muyum? İtirazım var bu yalan dolana. Benim şu dertlere ne borcum var ki?

-“Benim derdim kendime paşam” dedim kendi kendime, o dert ise sadece eve gitmek, ne olursa olsun o yatağa yatmaktı. Ne haz, ne de hicazdı, sadece beyaza serilmekti, hırsım yoktu diğerleri gibi.

Ayaklarımı sürüyerek hastaneden dışarı çıktım, arabamı park ettiğim yere yaklaşırken sadece yere bakmaktaydım. Arabamı geçtim mi diye arkama bakarken yumuşak bir şeye gövdem ve sol omzumla çarparak durdum. Yavaş çekimde seslerin pesleşmesi gibi:

-“Aağfeğğder”le başlayıp, çarptığım kişinin Doktor Ayşe olduğunu gördüğümde hızlı bir “siniz” ile bitirdim. Sanki anında şarj olmuştum.

-“Kemodan yeni çıktım da, arabamı arıyordum. Kusura bakma, umarım canın yanmamıştır.”

Ayşe’nin çatılmış olan kaşlarına rağmen kırışamayan alnında botoks mu vardı? Acaba bana çok mu sinirlenmişti diye düşünürken, kaşlarının iç köşeleri birbirlerinden ayrılırken, kuzey kutbunu gösteren kaşlarının tepe noktası dinmişti.

-“Yoksa yine bir köpek tarafından taciz mi edildin Berk?” derken, elmacık kemikleri yukarı kalkmıştı.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -9

Pazartesi olduğunda 2. kürün ilk tedavisi başlayacaktı, cis-platin, adından da anlaşılacağı gibi platin ağır metalini içeriyordu. Platinle Türk insanın tanışması, onkologların tanışmasından öncesine dayanır, çünkü Platin Doğan 1956’da ilk bilardo masasını yapmıştır. Ama damarlarıma zerk edilecek platin bilardo kadar keyifli bir şey değildi. Platin, kanser hücrelerine etki ederken ağızda da metalik bir tad bırakması, bende sanki böcekmişim ve ilaçlanıyormuşum hissi uyandırıyor, moralimin bozulmasına neden oluyordu. Geriye kalan kemoları sayıyordum, ama şafak hiç doğmayacakmışçasına uzaktı. Takvimin üzerine attığım çarpılar kafamdaki kalan saç telleri kadardı. Ama her şeye rağmen Ayşe’yi görmek beni heyecanlandırıyordu.

Kendimi neşelendirmek için, hemşire damarıma girerken içimden “Oh beybi” dedim ve üst dudağımı yayıp, alt dudağımı üst dişlerime doğru nefesi çekerek “hıff”ladım. Eğer vücudunu kasmazsan bu iğneler fazla can acıtmıyordu. Eski Türk filmlerinde bu sahnelerde doktor rolünde Nubar Terziyan “Aczimayacak evladim, aczimayacak” der ve bir atı devirecek büyüklükte olan iğnesini çantasından çıkarttırdı. Neyseki tıp ilerlemişti. Bakalım kan tahlili kazı kazanında kemoyu tutturabilecek miydim?

Yanımdaki Meral Hanım, 2’yi, tutturmuş, lökosit düşüklüğünden dolayı erteleme almıştı. Meral Hanım’ın da enteresan bir hikâyesi vardı: geçen sene sezaryenle doğum yapılırken jinekoloğu karın içinde nohut tanesi kadar bir kitleyi tesadüfen görmesi, hayatının akışını bir anda değiştirmişti. Yeni doğan bebeğin telaşı içinde patoloji sonucunu almayı bile unutmuştu, fakat doktoru arayıp bir tür yumurtalık kanseri olduğunu söyleyince dünyası başına yıkılmıştı. Liseden sonra okumamış olması zekâsından veya derslerine az çalışmasından kaynaklanmamıştı, babasının ölümünden sonra başına geçmesi gereken bir fırın vardı. Planlarında ise ikinci çocuktan sonra Açık Öğretim Üniversitesinde İşletme okumak vardı. Fırınında, çalışanlarına karşı hep adil olmayı tercih etmişti, müşterilerini de her zaman el üstünde tutardı. İşin kalitesi ve müşteri memnuniyeti her şeyden önemliydi. Bu mükemmellik isteği, maliyetlerini arttırıp para kaybettirse de uzun vaadede iyi ve dürüstlerin her zaman kazanacağını söyleyen babasını anımsardı. İkinciden sonra üniversite fikri ise, işini genişletme ve zincir kurma hedefinin ön çalışmasıydı. Kanser gıcık bir şekilde bebeğine ayıracağı zamanı ve sütü sekteye uğratmış ve iş hedefine ulaşacağı zamanı geciktirmişti. Bir başka sıkıntı ise kendine güveninin simgesi olduğu düşünülen, kırmızı ve mavinin karışımıyla elde edilen magenta renkli saçlarıydı. Bu rengi kendi iç huzurunu ve ateşli hırsını yansıttığı için özellikle seçmişti. Ne de olsa yükseleni başak olan akrep burcu kadınıydı. Saçları kemoyla döküldüğünde peruk önerisini şiddetle püskürtmüştü. Kanser bile bedenini, ruhunu ve özgürlüğünü tamamen ele geçiremezdi. Bugün sonuncu kemoterapiyi almayı bekliyordu, uzun bir mücadeleden çıkmak üzereydi. Bir hafta ertelemenin olabileceğini de hesap etmişti. Karnındaki bıçak izini parmağıyla izledi, midesinden başlayan kabartı, göbek deliğinin etrafından kıvrılarak aşağı ilerliyordu. Cerrah ne var ne yok toplamıştı karnından; yumurtalıklar, rahim, karın zarı, birkaç bonus lenf bezi. Neyse artık adet sancılarım bitecek, adet öncesi gerginliklerim de azalacak diye kendini avuttu.

-“Berk Kardeş, haftaya burada mısın? Ben şimdi gidiyorum, ama haftaya benim için son kemo olacak. Fırından sana ne getireyim?”

-“Meral, tarçınlı kurabiye istiyorum, ama senin elinden.”

Geçen gün geçirdiğim ateş ve lökosit düşüklüğü, bende erteleme olasılığının yüksek olabileceğini düşündürüyordu.

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -8

Bu sesi bir yerden tanıyordum, sanki okulu kırmış ve müdür muavinine yakalanmış gibi kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Kaçsam mı dursam mı bilemiyordum, şapkamda görüşümü kapıyordu. Ayağa kalkarak hazır ola geçtim.

-“Doktor Hanım, esas siz burada ne yapıyorsunuz?”

Doktor hanım, kafasını yana çevirerek gözlerindeki yaşı hırkasının koluyla çaktırmadan silmeye çalıştı. Neden beni görünce doktor ağlamaya başlamıştı ki? Hiçbir şeye anlam veremiyordum. Ben kötü bir şey yapmamıştım ki.

-“Duygusal olarak zor zamanlar geçiriyorum. Kusura bakmayın. Adliyeden yeni çıktım ve kendimi burada buldum. Burası hep beni ferahlatır.”

Ayakta dikilmiş, otursam mı gitsem mi diye düşünürken, popomda bir temas hissettim. “Hananı!” nidasıyla kedi gibi arkaya zıpladım. “Abiciğim, köpeğine sahip olacaksın, sen çayını yudumlarken köpeğine bakacaksın.”

Huylanmış bir şekilde doktorun yanına kendimi fırlattım. Bir andan da paranoid bir şekilde hızlıca kafamı çevirip, köpeği kontrol ediyordum. “Sen git kendi sahibinin poposunu kokla, pis sapık golden retriever!” diye söylenip duruyordum.

Kendime geldiğimde Doktor Ayşe’nin gözlerinden yaşlar aktığını gördüm. Bu sefer, ama gülmekten dolayı krize girmişti.

Karnımdan gelen bir kızgınlık kulaklarımın ucundan cızt, bızt elektrik kaçağı yaratıyordu, “ne gülüyorsun, şebek mi var karşında?” dememek için zor tutarken, hal ve tavırlarımın Medrano sirkine yakışır olduğunu farkettim.

-“Puhahaha!” diye vahşice gülmeye başladım, o sırada anırır gibi bir ses de çıkardığım için ikimizin de kahkası şiddetlendi.

-“Ben” diyordum, gülme krizi tekrar tetikleniyordu.

-“Köpek” diyordu, gülme şelalesi tekrar akıyordu. İkimizinde karnına kramplar giriyordu.

-“Vay vay vay, yüzünde güller açmış.”

-“Sabahı kış, öğleni yaz, benim güzel Türkiyem.”

-“Gel bir öp bakalım anneni.”

Annemi öptüğümde üstümdeki karabasan uzaklaşmış olduğunu hissediyordum. Penceremde güller açmıştı sanki.

-“Bizim Ayşe de çok düzgün bir kızmış. Acaba evli midir? Parmağında yüzük görmüş müydün Berk’ciğim?”

Ayşe mi desem, Doktor Ayşe mi desem ikileme düşmüştüm. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi, ex kocası elektrik mühendisiydi, farklı bir dünyası vardı, özgürlüğüne düşkündü. Ayşe için aile demek çocuk sahibi olmakla demekti, ex koca da çocuğun kendi ayağına takılacak pranga olduğuna emindi. Temel fikir ayrılıkları bu yarıktan başlamış, daha derinlere ilerlemişti. Son nokta ise ev için biriktirdikleri para ile yeni bir offroad aracı almak istemesi olmuştu. Offroad aracı çok pahalı olmasa da, takım takım lastikleri, vinci, aracın modifikasyonu dyson elektrikli süpürgesi gibi az olan birikimlerini tüketiyordu. Ayrıca Ayşe, çamurda geçen, çiğnenmemiş patika hayatından da pek hazzetmiyordu. Yaban hayatı sırasını uzun ve yıpratıcı geçen ihtisas nöbetlerinde savuşturmuştu ve şimdi daha konforlu bir hayata geçmiş olmalıydım diye düşünüyordu. Ayrılma kararını kolay vermemişti, günlerce, gecelerce düşünmüş, aralarda da ağlamış, kendini suçlamıştı. Nihayetinde kararını verdiğinde Aytuğ’un tek sorusu “emin misin?” olmuş ve evden sadece Colombia montunu alarak ve bir daha geri dönmemecesine çıkmıştı. Bu beklenmedik durum Ayşe’yi hayal kırıklığına uğratmıştı, hâlbuki onca yılın hatırına ateşli bir kavga çıkacağına adı kadar emindi. Kendini değersizin de değersizi hissetmesi bunlara bağlıydı.

2 Yorum

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -7

Eve gidip yatmaktan başka çarem yoktu. Kafamdaki saçlar avuç avuç dökülmeye de başlamıştı. Evde hapis kalmak da moralimi bozuyordu. Oksijensiz kalmıştım, birşeyler yapmalıydım. En sevdiğim Diesel jeanime atlayıp Adnan Saygun’daki berberime gitmeye karar verdim. Salondan içeri girdiğimde yine şaşkınlıkla karşılandım. Sağıma, soluma baktım, ketçap vesair bir şey yoktu. Berberim Murat beni görünce:

-“Abi sana ne oldu?” diye sorması ile kafamdaki parçalı bulutlu kıvamındaki saçlarımın infial yarattığını anladım.

-“Tüp patladı Murat’ım. Evde biliyorsun benim iguana var. Sen kalk geceleyin mutfakta avlanmak için dolaş, o sırada ayağıyla da ocağın gazını açmış. Ben de su içmeye girince gaz patlayıverdi. Ben önemli değilim de benim iguana da mefta oldu.”

Murat’ın gözleri faltaşı gibi açılmış, “yapma be abim yea” haykırışlarıyla beni dinliyordu.

-“Yok be Murat’ım dalga geçiyorum. Aslında kanser oldum, kemoterapi görüyorum, ondan saçlar gitti” diyince, bu sefer bu duruma “yapma be abim yea” demeye başladı.

Saçlarımı makinede alırken değişiklik yapmak isteyen Murat “abim yapma be yea” demeye devam etti. Tahminimce Berber Murat Guinness rekorlar kitabına girmeyi hakedecek sıklık ve şiddette bu kelimeleri söyleyebiliyordu. Neyseki saç tıraşım fazla sürmemişti.

-“Borcum nedir Murat’ım?”

-“Abim yapma be yea!”

Salonun nemli sıcağından kel bir kafayla dışarı çıktığımda, hayatımda ilk kez kafamın üşüdüğünü hissettim. Yakınlarda Deriden ve Kara Fırın dışında bir şey yoktu. En iyisi şapka bulmak için Akmerkez’e gitmeliydim.

Adnan Saygun Caddesinden Akmerkez’e girdim. Bu giriş tam benim kırmızı canavarım için yapılmış gibidir, dardır, diktir, hızlı inmek yürek ister. Duvarlar nice jeeplerden makas almış, hatta renklerinden kendine sürme de çekmiştir. Baba Michael Caine, Akmerkez o zamanlar olsaydı bu girişi mutlaka “İtalyan İşi” filminde kullanırdı diye düşünürdüm. O film, hem benim yıllar sonra mini almama neden olmuştur, hem de küçük ve ezik gibi görünenlerin birleşince ne güçlü olabilecekleri konusunda bir umut yaratmıştır. Zemin kattaki Adidas’a kendimi attım, LA Lakers’ın şapkasını kafama geçirdim, etiketini pıtlattım. Etiket pıtlatmak zor sanattır, eğer doğru açı ve doğru hızda yapmazsanız parmağınızı acıtabilirsiniz; hatta bir shopaholic’in 2 parmağının bu sevdada koptuğunu bile duymuştum.

Arabaya bindiğimde ilk iş olarak, kafa şapkamı arka koltuğa fırlattım. Acaba nereden çıkacaktım, burada dolaşırken sanki uzay yolunun gemisi USS Enterprise’ın içinde gibi hissediyordum, hiçbir zaman nerede olduğumu bilemiyordum. Yalçınlar fotonun önünden geçip Kortel Korusunun önündeki çılgın virajlı yoldan geçerek Arnavutköy sahiline vurdum. Sola dönmek buradan mümkün değildir, sağa döner, ışıklardan sola kırdınız mı solunuzda benzinlik ilerinizde Bebek kalır. Bebek parkına geldiğim zaman büfenin önündeki otobüs durağının cebine park etmek için şiddetli bir istek duyuyordum ki, aklıma avcı çekicilerin 20 saniye arabaları çektiği enstanteneler geldi. Sağa park tarafına girmek yerine ikinci sokaktan soldaki yokuşa girmeyi tercih ettim. Hafta içi burası arabayı park etmek için cennetti. Yeni aldığım şapkamı kafamı geçirerek parkettiğim yokuştan aşağı indim. “Allah kahretsin” diyerek arabaya geri döndüm. Yolun sağına park etmiştim ama soldaki aynayı kapatmayı unutmuştum. Dar yoldan geçerken ona vururlarsa kesin aynayı kırarlardı, bu ayna da Borusan’ın “de Medici” tamirhanesinde küçük bir servete dönüşebiliyordu.

Lakers şapkası kafama hiç uymamıştı. Daha önce şapka takmıştım, ama kafamın derisi bana çok yeniydi. Şapkayı kafama takınca canım acıyordu, çıkarınca da kelim üşüyordu. O yüzden bir takıp bir çıkartıyordum. Bebek Kahvesine doğru yürüdüm. Buraya her geldiğimde Paris Café de Flore’e geleceğimi hayal etsem de, burası Paris’in altıncı bölgesinden çok daha güzeldir. Önce parkı bastığım her adıma dikkat ederek turladım, sonra kahvenin dışardaki masalarından birisine kendimi attım.

-“Su bardağına bir çay, bir de içi kaşarlı ve domatesli simit alabilir miyim?” dediğimde iştahımın açıldığını da hissediyordum. Kemoterapinin en sıkıntılı taraflarından birisi ağızda tad hissinin değişmesiydi. Saatin kaç olduğunu anlamak için telefonun sağ yukarı tarafındaki tuşa dokundum; telefonu açmayı bile unutmuştum. Güneşe baktım, saat öğleden sonra 2 civarlarında olmalıydı.

-“Berk Bey! Burada ne işiniz var!”

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Unutan ve Öğrenen Hücreler

English: George Clooney at the 2009 Venice Fil...

George Clooney at the 2009 Venice Film Festival (Photo credit: Wikipedia)

Günaydın,

Bizim Berk’i hatırladın mı? Berk testis kanseri geçirmiş biliyor muydun? Bu hastalığı atlatırken başından da bir çok olay geçmiş. Bunların bazısı üzüntülü, bazısı da acaip komik. Eğer başından neler geçmiş diye merak ediyorsan, önceki yazıları okumanı tavsiye ederim.

Kahrolsun Bağzı Şeyler” diyerek günümüze ve hikayemize başlayalım : )

-“Müdür, şurada ilerideki sakallı kim biliyor musun? George Clooney, burada sevgilisi varmış, Komo Gölünde değil buralarda takılıyormuş.”

 

-“Abiciğim, hep aynı bayat espiriyi yapıp duruyorsun, o gazeteci Abdurrahman Dilipak.”

 

-“Kemo senin kafanı bulandırmış birader, Ahmet Hakan o!”

 

-“Adama böyle yedirirler zokayı Yavuz Efendi.” diye pis pis güldüm.

 

-“Biz ayrıldık” dedi sessizce Yavuz. “Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Bir yandan ondan çok ayrılmak istiyorum. Beni mahvetti, tüketti, kaprisleriyle delirtti, ama bir yandan da her şeyi onunla yaşadım, onunla büyüdüm, onunla ergenleştim.”

 

Yavuz’u ilk kez bu kadar savunmasız görüyordum, bu beni çok şaşırtmıştı. Her zaman geçerli sebepleri olan ve her şeyi normal karşılayan bir insan, bulutların arasından aşağı normal insanlar arasına dönmüştü.  Belgin iyi bir kızdı, ama Yavuz biraz beterdi, abuk sabuk davranma konusunda sanki master yapmıştı. Kızın hevesini kırmak asli görevlerinden bir tanesi gibi davranırdı. Neden bu kadar hınçlıydı Yavuz, neden gölgelerle boks maçı yapıyordu anlamak mümkün değildi. Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -6

Çarşamba ve Perşembe günleri her zamanki sıradanlığında, bol toplantılı ve az işli geçmişti. Açık ofisin kurallarına alışırsanız hayatınız rahat eder. Önemli olan oyun oynarken görülmemektir. Ben de çaktırmadan Spider Solitaire oynayıp, önemli bir iş üzerinde çalışırmış gibi yapıyordum.

 

Tekrar Pazartesi geldiğinde sanki tüm kemo bitmiş gibi hissetmiştim, fakat birinci turun sadece sonuna gelebilmiştim. Bugünkü kan sayımımda lökositler biraz düşük çıkınca hemşireler Dr. Ayşe Hanımı aramışlardı. Kemo ertelenir miydi?

 

-“Kan sayımınızda lökositleriniz düşmüş. Bu durum kemoterapiyle ilişkili, ancak dikkat etmeniz gerekiyor. Enfeksiyonlara açık oluyorsunuz bu dönemlerde.” Okumaya devam et

1 Yorum

Filed under Kanser, ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -5

Sabah uyandığımda, vücudumun her yeri ağrıyordu. Güç bela ağzıma birşeyler soktum. Yüzümün karanlığı, The Crow filmindeki Brandon Lee gibiydi, kimse benle konuşamıyordu. Kardeşim yanımdan geçerken gözlerini yere çevirmek zorunda kalmıştı. Omuzlarım aşağıda arabaya indim, annem bile durumumdan etkilenmiş, sadece susup beklemek zorunda kalmıştı.

 

Arabayı parkettim, yine sol bacağım uyuşmuştu. Buralarda bir park levhası vardı diye düşünürken, kafamı yine park edilmez tabelasına çarpmayı başarmıştım. Soğuk öfkem, sıcak bir lav topuna dönüşmüştü, o direği ve o direği oraya dikeni paramparça etmek istiyordum. Direğe bir tekme savurdum ve artık hem başım, hem kasığım hem de ayağım ağrımaya başlamıştı. Annem şaşkınlıkla beni izliyordu. Bir an durdum, kendimi gözlükçünün ışıltılı vitrinindeki yansımamdan gördüm ve gülmeye başladım. Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under Kanser, ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -4

Kolumu açtığım sırada telefonum da çalmaya başlamıştı. Arayan Elif’ti. “Sh.t” derken hemşire de iğneyi koluma soktu. Hemşire İngilizce kelimeyi çözemedi, ama neden öyle bağırdığımı anlamak için yüzüme ters ters baktı; sonuçta damar patlamamış, tek seferde damara girmişti. Ben kız arkadaşımı tamamıyle unutmuştum.

 

Elif’le Bahçeşehir’de MBA yaparken tanışmış ve çıkmaya başlamıştık. Sakin görüntüsünün altında hırs üreten bir fabrika vardır. Her şey onun için bir challenge’dır, yaz tatilinde öğrenilen sörf bile öyledir. Her şeyin en iyisini, en mükemmelini o yapmalıdır. Koyu sarı düz saçlarında aykırı hiçbir saç teli bile yoktur. Beni de sakin karakterimden dolayı seçmiş olması muhtemeldir. Benimle çıkmasındaki en önemli nedenin de iyi bir baba olacağımı düşünmesidir.

 

“Kemo’dayım seni arayacağım, aşkım” diye mesaj atınca “Görüşmemiz lazım” cevabı geldi. Bakalım bundan neler çıkacaktı. Pek hayra alamet değildi. Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under Kanser, ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -3

-“Berk’ciğim, eski öğrencim Ayşe ile tanışmanı istiyorum. Ayşe, Kız Lisesinin en çalışkan öğrencilerinden biriydi. Şimdi doktor olmuş ve burada çalışıyor.”

 

-“Merhaba doktor hanım.” dedim mahçup ve yaramazlık yapmış bir çocuk edasıyla.

 

Kemoterapiye başlarken önce koldan damar yolu açıyorlardı. İğne ilk girdiği zaman sanki yanma ile acıma arası bir his oluşuyordu, daha sonra metal kısmı çekiyorlar ve plastik küçük boru içerde kalıyordu.

 

-“Neyi nasıl uygulayacağınızı nasıl biliyorsunuz hemşire hanım?” diye sordum. Doktorun bana verdiği şemayı göstererek:

Okumaya devam et

Yorum bırakın

Filed under Kanser, ustalık yolu

Ölmeyi Öğrenen Hücreler -2

O sırada ilk kez bu hastalığa lanet okumaya başlamıştım, beni düşürdüğü duruma bak diye gözlerimden şimşekler çıkartırken, kafamı park edilmez levhasına çarparak o şimşekleri saymaya başladım. Öyle öfkeliydim ki, levhaya ve dünyaya, anlatamazdım. Levhalar çarpışıp depremleri oluşturması gibi bu levha da bendeki öfke yanardağını patlatmıştı. İçimden küfür edip duruyordum.

-“Hadi evladım, geç kalıyoruz doktora.”

Bekleme salonunda 2 saat bekledikten sonra, annem onkolog hakkında bekleyen eski hastalarından epey bir bilgi toplamıştı. Doktorun kaç çocuğunun olduğunu, nerede oturduğunu, eşinin ne iş yaptığını öğrenmiş ve sülalesinin şeceresini 200 bin yıl öncesi Afrika’ya kadar takip etmişti. Okumaya devam et

1 Yorum

Filed under Kanser, ustalık yolu