Category Archives: Akciğer Hastalıkları

Tiroidin Hashimoto Hastalığı ve Kalp Damar Hastalığı

corn_heart_199321Hashimoto tanısı koyduğum hastalarıma hep şu örneği veririm; şimdi buradan (Çamlık Hastanesi) Özgürlük Meydanına yürüseniz, en az iki-üç hashimotoluya çarparsınız. Hastalık 1912’de bu konuda bilimsel çalışmasını yayınlayan Japon bilim insanı Hakaru Hashimoto ismiyle anılmaktadır.

Hashimoto hastalığı belki de ilk kez tarif edilmiş olan bir oto-immün hastalıktır. Oto-immünitenin ne olduğunu anlatmam için bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını anlatmam gerekiyor:

Bağışıklık sistemi oldukça karışık bir konu olsa da, genel olarak benden veya benden değil ayırımı ile çalışmaktadır. Benden olana bir şey yapmazken, benden olmayanı yok etmeye çalışır. Bazen dost-düşman bir birbirine karışır, o zaman da oto, yani kendimize bağışılık, yani immünite gelişir. Eğer bağışıklık sistemimiz günün birinde tiroide bakıp ya sen benden değilsin deyip tiroidi yok edebilir; bu duruma Hashimoto hastalığı diyoruz. Tiroid dokusu azaldıkça da tiroidin ürettiği hormon olan T4 azalmaktadır. Tiroid hormonları vücudumuzun hızını (metabolizma) ayarlamaktadır. Fazla salgılandığında metabolizma hızlanmakta, az çalıştığında metabolizma yavaşlamaktadır. Az çalışmasına da hipotiroidi demekteyiz.

Hipotiroidi Olduğumu Nasıl Anlarım?

Ciltte kuruma

Kabızlıkta artış

Üşüme, kolay ısınamama

Kilo vermede zorluk

Parmak basmakla iz bırakmayan ödem-şişme

Kötü hafıza

Adetin fazla olması

Kas ağrıları

Ancak bunlardan hiçbirisi hipotiroidi için özel değildir; bunların hiçbiri olmaksızın hipotiroidi olabilirsiniz.

 

Hipotiroidi Tanısı Nasıl Konulur?

Kan tetkiki yaptırılarak TSH ve serbest T4 hormonlarına bakıldığında hipotiroidi olup olmadığı anlaşılmaktadır. Hipotiroidi olan hastalarda herhangi bir şikayet olmadığı için ben check-up için başvuran hastalarımda bu tetkikleri istemekteyim.

 

Bir İnsan Neden Hipotiroidi Olur?

Hipotiroidinin en sık sebebi Hashimoto Hastalığıdır; bu hastalıkta kendi bağışıklık hücrelerimiz tiroid bezini yabancı olarak algılar ve tiroid bezini yoketmesi nedeniyle tiroid hormonu salgılanamaz. İkinci sırada tiroid ameliyatı olanlarda hipotiroidi görülmektedir.

 

Tedavi Nedir?

Tedavide, vücudumuz için gereken tiroid hormonun yerine konulmasıdır. Hastalarımda dikkat etmelerini istediğim, ilaçın aç karna alınması ve ilaçtan sonra en az yarım saat (hatta 1 saat) birşey yememeleri gerekliliğidir.

Koroner Arter Hastalığı Olayları (hazard oranı)

TSH =4.5 ile 6.9 mIU/L için 1 (yani fark yok)

TSH = 7.0 ile 9.9 mIU/L için 1.17

TSH =10 ile 19.9 mIU/L için 1.89

Özellikle TSH 10mIU/L üzerinde koroner arter hastalığı ve buna bağlı ölüm riski artmaktadır.

Bu durum Hashimoto hastalığında da benzer bulunmaktadır. Ama yakın bir zamanda yapılan bir çalışmada, tiroid hormonu tedavisi uygulanan (bildiğiniz o ilaç) hastalarda artmış olan kalp damar hastalığı riskinin normal geldiği gözlenmiştir.

Sonuç

Eğer Hashimotonuz varsa düzenli olarak kontrollerinizi yaptırmayı unutmayın.

Nicolas Rodondi, et al. “Subclinical Hypothyroidism and the Risk of Coronary Heart Disease and Mortality” JAMA. 2010;304(12):1365-1374. doi:10.1001/jama.2010.1361

Wei-Hung Chen, et al.  “Hashimoto’s Thyroiditis, Risk of Coronary Heart Disease, and l-Thyroxine Treatment: A Nationwide Cohort Study”. http://press.endocrine.org/doi/abs/10.1210/jc.2014-2990

Tiroidin Hashimoto Hastalığı ve Kalp Damar Hastalığı için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kahverengi Yağ Dokusu, Soğuk Havalar ve Obezite

soğuk havaVücudumuzda iki türlü yağ dokusu bulunmaktadır. Daha az sıklıkla duymuş olduğunuz kahverengi yağ dokusu miktarca da az bulunmaktadır. Bu dokunun özellikle soğuğa adaptasyon sağlamamızda etkili olduğu düşünülmektedir.

Bu dokunun insanda olduğu düşünülmekteydi, ancak PET/CT’nin (pozitron emisyon tomografisi/ bilgisayarlı tomografi) hayatımıza girmesinden sonra, bu dokuların nerede bulunduklarını ve nasıl değiştiklerini daha iyi ölçer olduk.

Şu zamana kadar kahverengi yağ dokusunu (KYD) arttıran yegane şeyin soğuk olduğunu biliyoruz. Akut (hızlı, kısa süreli) olarak soğuğa maruz kalma KYD aktivitesini arttırırken, uzun dönemli soğuğa maruz kalma da KYD hacmini arttırmaktadır.

Beş gönüllü sağlıklı insanda yapılan bir çalışmada, kişiler 1. ay 24 oC’ye,  2. ay 19 oC’ye,  3. ay 24 oC’ye,  4. ay 24 oC’ye maruz bırakılmışlardır. KYD hacmi ise 1. ay 55 mL, ikinci ay78 mL, 3. ay 63 mL ve 4. ay 58mL olarak bulunmuştur. Bu çalışmada katılımcıların kilolarında veya şeker, insülin düzeylerinde bir değişim bulunmamıştır.

Çağımızın hastalığı biliyorsunuz obezite. Ev sıcaklığının yıllar içinde arttığı da bir gerçek. Yine yapılan bir çalışmada, ev sıcaklığı arttıkça obezite oranı 2 katına çıktığı tespit edilmiştir. Bu tabiî ki ev sıcaklığını kutuplar seviyesine indirelim anlamına gelmiyor; ama evde yaşlı veya bebek yoksa alt sınırlarda (19-20 oC) tutmak sanki faydalıymış gibi durmaktadır.

Hafif soğuk ortamda ve sıcak ortamda resimde görüldüğü gibi metabolizma hızı artmaktadır. Bu artış soğukta, hem kahverengi yağ dokusunun çalışmasıyla (titremeden ısı oluşumu) ve kasların çalışmasıyla (titreyerek ısı oluşumu); sıcakta ise terleme ile olmaktadır.

Sonuç

Ev sıcaklığı ne çok düşük, ne de çok yüksek olması gerekir; eğer evde yaşlı, kronik hastalığı olan veya çok küçük yoksa 18 oC üzerinde tutmak faydalı olacaktır.

http://diabetes.diabetesjournals.org/content/63/11/3686.long

S1043-2760%2814%2900010-1.pdf erişimi için tıklayın

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21285941

Min_temp_threshold_for_homes_in_winter.pdf erişimi için tıklayın

http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa0810780#t=articleTop

Kahverengi Yağ Dokusu, Soğuk Havalar ve Obezite için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Psikolojik Bağışıklık Sistemi

Christmas Animals5Dünyanın sonunun geldiğini düşündüğünüz zamanlar olmuştur hayatta, ama ertesi gün bir bakarsınız ki tekrar umut doğmuştur, kara bulutlar yerini güneşli, açık mavi bir havaya bırakmıştır. Peki, hislerimizdeki ani sayılabilecek bu değişim nasıl oluyor?

Harvard Üniversitesinden Daniel T. Gilbert ve arkadaşlarının 1998 yılında yayınladığı çalışma, bu şaşırtıcı mekanizmayı bizlere açıklıyor. Çalışmanın kurgusu şu şekilde:

Bir iş görüşmesine geldiniz ve mülakat esnasında bir biriyle alakasız birçok soru arasında eğer işe giremezseniz nasıl hissedeceğiniz size soruluyor. Tabii ki girilecek herhangi bir iş yok, ama yine de size işe alınamadığınız beyan ediliyor ve üstü kapalı nasıl hissettiğiniz soruluyor…

Çalışmada, bu iş görüşmesinin bir gruba bir kişi tarafından değerlendirildiğinin, öbür gruba da üç kişi tarafından değerlendirildiği söylenmiştir. Bunun yapılmasının nedeni, bir kişinin reddetmesinin aday tarafından kabullenmesinin daha kolay olacağının düşünülmesi, ancak üç kişi tarafından reddedilmenin hazmının daha zor olacağının düşünülmesidir.

Sonuçlar

Adaya, mülakatın başında eğer ret edilirseniz kendinizi ne kadar kötü hissedeceksiniz sorulduğunda, 1’den 10 kadar notlamada eksi 2 puan kötü hissedeceklerini belirtmişlerdir.

Bir kişinin adayı değerlendirdiği grupta, red edilmenin hemen sonrasında aday sadece 0.4 kötü hissetmiş, 10 dakika sonra ise deney öncesi mutluluğuna geri dönmüştür.

Üç kişinin adayı değerlendirdiği grupta ise, işler bir kişinin red etmesi kadar kolay olmamış, red edilmenin hmene sonrasında 0.68 puanlık bir düşüş varken, 10 dakika sonrasında 1.25 puanlık bir düşüş söz konusu olmuş. Her iki durumda psikolojik bağışıklık sistemi çalışmış, fakat ikinci durumda biraz zorlanmıştır. Ancak her halükarda, iki grup da düşündükleri kadar kendilerini kötü hissetmemişlerdir.

Psikolojik bağışıklık sistemimizi fark etmemizin muhtemel nedeni, sürekli çalışmasıdır. Bilinçaltımız, iyi hissetmemiz için bazı önemli gerçekleri unutmamızı sağlamaktadır; örneğin giremediğimiz işi ne kadar istediğimizi, bizi terkeden arkadaşımızı ne kadar sevdiğimizi veya yere düşürdüğümüz dondurmadan ne kadar keyif aldığımızı bize unutturmaktadır.

Gilbert, Daniel T.; Pinel, Elizabeth C.; Wilson, Timothy D.; Blumberg, Stephen J.; Wheatley, Thalia P. “Immune neglect: A source of durability bias in affective forecasting. “Journal of Personality and Social Psychology. Vol 75(3), Sep 1998, 617-638.

Psikolojik Bağışıklık Sistemi için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kendine Söz Ver

two_snowmenOrtaokulda okurken İngilizce hocamız bu yazıyı (tabi ki İngilizce) olarak bize vermişti. Yazı benim çok hoşuma gitmişti ve hala daha gitmeye devam ediyor. Şahsen bir kısmını yapabiliyorum, yapamadıklarıma da gayret ediyorum.

KENDİNE SÖZ VER

Öyle güçlü ol ki hiçbir şey

zihninin huzurunu bozamasın

Her görüştüğün kişiyle

Sağlık, mutluluk ve refah hakkında konuşmaya

Tüm arkadaşlarının kendilerinde

özel bir şey olduğunu hissettirmeye

Her şeyin güneşli tarafına bakmaya

ve senin iyimserliğinin gerçek olmasına

En iyiyi düşünmeye, en iyi için çalışmaya

Ve sadece en iyiyi beklemeye

Sanki kendinin gibi

başkalarının başarısı için hevesli olmaya
Geçmişin hatalarını unutmaya

ve geleceğin daha büyük başarılarına çaba harcamaya

Her zaman güler yüzlü takınmaya

ve her gördüğün canlıya gülümsemeye

Kendini geliştirmeye o kadar zaman ayır ki

Diğerlerini eleştirecek zamanın kalmasın

Kaygı için fazla geniş olmaya, öfke için fazla asil olmaya, korku için fazla güçlü olmaya,

Ve derdin varlığını kabul etmek için fazla mutlu olmaya
Kendin hakkında iyi düşünmeye ve bu durumu

sadece yüksek sesli kelimelerle değil büyük eylemlerle dünyaya duyurmaya

Senin içinde olan en iyisine sadık olduğun sürece

tüm dünyanın senin tarafında olduğu inancında yaşamaya

Christian D. Larson

Kendine Söz Ver için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Genetik Check-up Yaptırmalı Mıyız?

DNAGenetiğin babası biliyorsunuz Mendel ve önümüzdeki hafta ölümünün 131. yılı olacak. O zamandan bu zamana genetik ile bilgi dağarcığımız oldukça genişledi. 1990’da başlatılan ve 2003’de tamamlanan İnsan Genom Projesi ise bilgimizin artışına hız kazandırdı. Teknolojinin gelişmesiyle de maliyetler 3 milyar dolardan, tüm genom için 3000-4000 dolara, SNP analizi için de 99 dolara kadar geriledi.

Her ne kadar ülkemiz nostaljik takılsa da 21. yüzyıl son sürat yoluna devam ediyor, kuyruklu yıldızlara araç indiriliyor, genlere müdahalede bulunuyor; baş döndürücü bir çağda yaşıyoruz.

Bugün bahsedeceğim çalışma 17,182 kişinin tüm genomunun araştırıldığı bir çalışma. Konunun özü aslında şu, genlerimiz bizlerle birlikte yaşlanıyor ve bu durum da kan kanserine neden oluyor diye düşünüyoruz. Eskiden biliyorsun müzik kasetlerimiz vardı, bu kasetler çalına çalına eskir, sesler cızırdamaya başlar, hatta kopardı. Bizim genler de çok çalına çalına eskiyor, bu deformasyonlar da kanser gibi bantı kopartıyor. En fazla çalınan genler ise kan hücreleri; kandaki beyaz kan hücreleri, ki bunlara lökosit diyoruz.

Lökositlerin kan dolaşımındaki ömürleri 5 saat kadar, ortalamada da bir milimetre küp kanımızda 7000-9000 hücre var; yani vücudumuz aynı şeyi sürekli üretiyor. Bunu da bir kalıp üzerinden yapıyor. Bu kalıba “kök hücre”, “stem cell” diyoruz.

Sonuçlar

40 yaşın altındaki insanlarda somatik mutasyonlar nadir gözleniyor.

70-79 yaşta olanlarda (klonal) mutasyonlar %9,5

80-89 yaşta olanlarda (klonal) mutasyonlar %11,7

90-108 yaşta olanlarda (klonal) mutasyonlar %18,4

Yani yaş arttıkça genler daha çok bozuluyor. En çok bozulan genler:

DNMT3A,

TET2, ve

ASXL1.

Somatik mutasyonlar arttıkça:

Kan kanseri riski 11,1 kat

Tüm nedenler bağlı ölüm riski 1,4 kat

Koroner kalp hastalığı riski 2 kat

İnme riski 2,6 kat artmaktadır.

Her Mutasyon Gelişen Kan Kanseri Oluyor Mu?

Bu çalışmanın gösterdiği, hayır olmuyor. Mutasyon olanların %4’ünde çalışma sırasında kan kanseri geliştiği gözlenmiş. Bu nispeten düşük bir oran. Mutasyonu olan insanlarda daha fazla nedeni açıklanamayan anemi (kansızlık) ve RDW’de artış gözlenmiş, ancak lökosit değerlerinde bir değişim gözlenmemiş.

Sonuç

Yaşla birlikte genlerimiz de yaşlanıyor. Bu konuda bilgilerimiz arttıkça, bu yaşlanmadan genlerimizi nasıl koruyacağımızı da bulacağız.

Siddhartha Jaiswal, et al. “Age-Related Clonal Hematopoiesis Associated with Adverse Outcomes”. N Engl J Med 2014; 371:2488-2498December 25, 2014DOI: 10.1056/NEJMoa1408617

Genetik Check-up Yaptırmalı Mıyız? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Çizgi Filmler ve Çocuklar

Çizgi filmde sağkalımZaman zaman kızımız bize isyan bayrağı açar; “hafta arası hiç mi televizyon izlemeyeceğim?”. Eşim ve benim de cevabımız kısa ve net: “Evet izlemeyeceksin” oluyor. Çocuklar TV ekranının veya bilgisayara/tablet/telefon ekranının karşına geçtiklerinde hipnotize oluyorlar, dünyadan tamamen soyutlanıyorlar. Çok popüler bir çocuk kanalındaki gençlik dizisindeki olaylar ve entrikalar Dallas’ın JR’ını geçiyor, bir Sue Ellen eksik.

Çizgi dizilerdeki ve filmlerdeki şiddet, ölüm ise had safhada. 10 yaşa kadar çocukların ölüm hakkında bilgileri sınırlı, ama sürekli bir bombardıman bu konuda var. Ölüm şu anki bilgilerimizle kaçınılmaz son, ancak bu gerçeğin gelişmekte olan çocuğa da anlatımı farklı olmalı. Ne ekilirse onun biçileceğini, hepimizin öğrenen makineler olduğumuzu unutmamak gerekiyor. Zor olan bir şey de öğrendiğimizi yenisiyle değiştirmek; bilgisayarca konuşalım, format atmak zaman alan zahmetli bir iş. Başında doğru öğretmek daha kolay bir strateji.

Çalışma Nedir?

Çocuklar için yapılmış 45 çizgi filmle, erişkinler için yapılmış 90 dramatik filmler karşılaştırılmış ve ilk ölüm sahnesine kadar geçen süre değerlendirilmiştir.

Çocuk filmlerindeki önemli karakterler, erişkin filmlerine göre 2,52 kat daha fazla ölmektedir. Önemli karakterlerin sahnede cinayete kurban gitmesi de çocuk filmlerinde daha fazladır.


Tablo 1

Önemli karakterlerin ölümü

Çocuk Çizgi Filmi (n=45) Karşılaştırılan Filmler (n=90)
Ortalama yürütme süresi 1:29:29 2:05:08
Ortanca sağkalım süresi (%95GA) 1:19:15 (1:13:08 ile1:25:22) 2:04:05 (1:44:39 ile 2:23:31)
Nedene göre ölüm:
Silah 3 (6.7) 13 (14.4)
Boğulma 3 (6.7) 1 (1.1)
Hayvan saldırısı 5 (11.1) 0
Savaşta ölüm 0 3 (3.3)
Motorlu araç kazası (uçak dahil) 1 (2.2) 8 (8.9)
Mistik nedenler 3 (6.7) 0
Pencereden atılma veya diğer 5 (11.1) 3 (33)
Bıçaklama/kazığa oturtma 2 (4.4) 2 (2.2)
Hastalık/tıbbi durumlar 2 (4.4) 8 (8.9)
İntihar 0 1 (1.1)
Diğer yaralanmalar 2 (4.4) 2 (2.2)
Diğer cinayetler 4 (8.9) 4 (4.4)
Ekranda ölüm sayısı 15 (33.3) 45 (50)

Sonuç

Çocuklar için masum olduğu düşünülen çizgi filmlerde sahnede ölüm veya cinayetin azımsanmayacak ölçüde olduğunu bu çalışmayla görüyoruz.

Ölüm insan hayatı için doğal bir süreç, ama bu riski azaltmak bizlerin elinde. Şiddet ise insan hayatı içinde olmaması gereken bir durum. Hayat, gazetelerin 3. sayfalarından ibaret değil. Bu tip şiddet, cinayet konularının özellikle çocuklara gösterilmesi, bu durumların normalizasyonu anlamına gelmektedir. Bu, kabul edilebilir bir şey değildir.

Hayatımızı yönlendiren insani duygu şiddet olmamalı, adalet olmalıdır. Görülüyor ki sinemalarda erişkin olarak bizler kendimizi koruyoruz, daha az şiddet/daha az ölüm görüyoruz. Çocukların çizgi filmlerinde de aynı şeyleri beklememiz gerekiyor.

Ian Colman, et al. “CARTOONS KILL: casualties in animated recreational theater in an objective observational new study of kids’ introduction to loss of life”. BMJ 2014;349:g7184

Çizgi Filmler ve Çocuklar için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Güneş Bol, Peki Neden D Vitaminimiz Yok?

raşitizimD vitamini son 5 yılda oldukça popüler olan bir konu. Öncesindeki popülaritesi çocuklardaydı. Raşitizm benim öğrenciliğimde bile halen görülürken, neyse ki son zamanlarda bu sıklıkla görülmüyor. Fotoğrafta gördüğünüz ise tipik raşitik bir çocuğun O şekline gelmiş bacakları.

Çocuklarda bu durum azaldı, ancak bizler de erişkinde D vitaminine daha fazla bakar olduk. Baktıkça da vahim durum gözler önüne geldi. Benim günlük pratiğimde 10 kişiye D vitamin bakıyorsam, 9’unda eksiklik görüyorum.

Ancak bir kısım hastam hem denize bol bol giriyor, hem defiziksel olarak aktif bir yaşam sürüyorlar, fakat yine de D vitaminleri düşük. İşte bu noktada genler devreye giriyor.

Bugün sizlere bahsedeceğim çalışma bu soruyu araştırıyor. Çalışma Danimarka’nın Kopenhag kentinde yapılmış. Bu arada Kopenhag güzel bir şehir ve insanlar inanılmaz bir şekilde bisikleti hayatlarına entegre etmiş durumdalar. Nyhavn, yani yeni liman kısmı hoş yerler.

Dönelim konumuza, bu çalışmada yaklaşık 95bin kişi ortanca 19 yıl takip edilmiş.

D vitamini düşük (20nmol/L) olanlarda herhangi bir nedene bağlı ölüm 1,19 kat arttığı gözlenmiş. Yine D vitamini eksik olanlarda kansere bağlı ölüm riski de 1,12 kat arttığı da bulunmuş.

Genetik olarak bazı kişilerin D vitamini düşük olanlarda kansere bağlı ölüm riski 1,43 kat artarken, kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm riski ile ilişki bulunmamıştır. Dolayısıyla kalp damar hastalığı ile D vitamin arasındaki ilişki genetik temellerden ziyade yaşam tarzından etkilenmektedir.

Konuya İlgi Duyanlar İçin Genetik Analiz

DHCR7 Geni

7-dehidrokolesterol redüktaz. Bu gen sterollerin B halkasındaki C(7-8) çift bağı çıkaran enzimi ve 7-dehidrokolestrolüün kolesterole çevirimini sağlar. Bu gendeki mutasyonlar Smith-Lemli-Opitz sendromunu (SLOS) yapar. Bu genin allerindeki değişikler (SNP) D vitamini kan konsantrasyonunu değiştirmektedir.

DHCR7 rs11234027
11.kromozomda bulunan intergenik SNP. Pozisyonu 71234107, A veya G olabilir

GG aleli ile karşılaştırıldığında
GA alelinde D Vitamini %4 daha düşük
AA alelinde D Vitamini %9 daha düşük

DHCR7 rs7944926

11.kromozomda bulunan NADSYN1geni. Pozisyonu 71165625, A veya G olabilir.

GG aleli ile karşılaştırıldığında
GA alelinde D Vitamini %4 daha düşük
AA alelinde D Vitamini %9 daha düşük

DHCR7 Alel Skoruna Göre

0 skor ile karşılaştırıldığında
1 skorunda D Vitamini %2 daha düşük
2 skorunda D Vitamini %5 daha düşük
3 skorunda D Vitamini %7 daha düşük
4 skorunda D Vitamini %9 daha düşük

CYP2R1 rs10741657
Vitamin D 25-hidroksilazı kodlayan gen.Kolekalsiferolün kalsidiole çevrilmesine yarar.

AA aleli ile karşılaştırıldığında
GA alelinde D Vitamini %2 daha düşük
GG alelinde D Vitamini %7 daha düşük

CYP2R1 rs12794714
AA aleli ile karşılaştırıldığında
GA alelinde D Vitamini %3 daha düşük
GG alelinde D Vitamini %8 daha düşük

CYP2R1Alel Skoruna Göre

0 skor ile karşılaştırıldığında
1 skorunda D Vitamini %1 daha düşük
2 skorunda D Vitamini %3 daha düşük
3 skorunda D Vitamini %5 daha düşük
4 skorunda D Vitamini %9 daha düşük

DHCR7 / CYP2R1Alel Skoruna Göre

0-1 skor ile karşılaştırıldığında
2 skorunda D Vitamini %4 daha düşük
3 skorunda D Vitamini %6 daha düşük
4-5 skorunda D Vitamini %9 daha düşük
6-8 skorunda D Vitamini %14 daha düşük

Bunların Klinik Anlamı Var Mı?
Eğer benim gibi zamanında 23andme.com’dan genetik analizinizi yaptırmış olsaydınız, o zaman genetik durumunuzun ne olduğunu anlayabilirdiniz.

Diyelim ki genetik eksikliğiniz var; crispr’i bekleyeceksiniz (https://burakuzel-md.com/2014/12/15/bir-word-belgesi-gibi-genlerimizi-duzeltmek-mumkun-mu/)

Image created by Michael L. Richardson, M.D. Sept 28th, 2004 de:Bild:Rachitis.jpg

Shoaib Afzal, et al. “Genetically low vitamin D concentrations and increased mortality: mendelian randomisation analysis in three large cohorts”. BMJ 2014;349:g6330

http://www.ncbi.nlm.nih.gov/gene/1717

Güneş Bol, Peki Neden D Vitaminimiz Yok? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Cerrahlar Yapacakları Ameliyatın Süresini Doğru Tahmin Edebiliyorlar Mı?

Bana gelen sorulardan bir tanesi, bunca işi nasıl yapabiliyorsun oluyor. Zamana hükmeden, hayatına da hükmediyor. Bunun için de ajanda tutmak şart, çünkü laf uçuyor, yazı kalıyor.

Gelelim konumuza, illaki bir yakınınız ameliyata girmiştir. Ameliyat öncesi en çok merak edilen konulardan bir tanesi haliyle ameliyat süresi oluyor. Bunun nedeni, hasta yakını olarak eğer süre uzarsa bir şeylerin ters gittiğini gösterdiğini düşünüyoruz. Bu bir genel kanı, tabi ki doğruluk payı da var, ancak işin matematiği, bilinçaltımızın matematiğinden daha farklı.

Bir de işin ameliyathanenin kullanımı açısından da sıkıntıları var. Örneğin 1 saatlik operasyon 3 saat sürerse, sonraki ameliyatlar da sarkabiliyor veya ertelenebiliyor.

Hangi Hekim Zamanı Tutturabiliyor?

Çalışma 370,000 kişiye hizmet sunan tek bir merkezde yapılmış. Çalışmaya cerrahi konsültanlar, cerrahi sekreterler, anestezi konsültanlar ve anestezi sekreterleri olan 92 çalışan alınmış.

Katılımcılara işlemin ne kadar süreceğini tahmin etmeleri istenmiş ve bu veri vakanın gerçekte ne zaman bittiğiyle karşılaştırılmış.

Sonuçlar

Genel cerrahların tahmini ile gerçek süre arasında fark: –31 dakika
Plastik cerrahların tahmini ile gerçek süre arasında fark: -5 dakika
Ortopedik cerrahların tahmini ile gerçek süre arasında fark: +1 dakika
Anestezistlerin tahmini ile gerçek süre arasında fark: –35 dakika

Sonuç

Eğer bir genel cerraha veya anesteziste ameliyat ne kadar sürecek diye soracak olursanız, söyledikleri süreye en azından 30 dakika daha eklemeyi unutmayın

Ortopedistler ve plastik cerrahların tahmini operasyon süreleri ise tutarlı bir şekilde gerçeği yansıtmaktır.

Son Söz

Eğer bir genel cerraha veya anesteziste hediye alacaksanız, saat almayı düşünebilirsiniz.

Elizabeth Travis, et al.“Operating theatre time, where does it all go? A prospective observational study”. BMJ 2014;349:g7182

Cerrahlar Yapacakları Ameliyatın Süresini Doğru Tahmin Edebiliyorlar Mı? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Bir Word Belgesi Gibi Genlerimizi Düzeltmek Mümkün Mü?

Son yıllarda genetiği değiştirilmiş organizmalarla ilgili daha çok aleyhte yazıları medyada sık görüyoruz. Börtü böceğin genetiği değiştirilmesin diye feveran edilirken (bu arada ben de GDO’lu gıdalara karşıyım), son 3 yıldır bilim dünyası insanın genetiğini değiştirecek kolay bir yöntemi bulmasıyla çalkalanıyor. İnanılmaz bir değişim kapımızda ve bunu durdurmak bence artık mümkün değil.

Gen Mühendisliği benim Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin kazandığım 90’lı yılların başında oldukça popüler olmuştu, ancak genleri düzeltmenin o kadar da kolay olmadığı anlaşılınca o dönemki şaşalı günleri sönmüştü. Genler hakkında az çok bilgimiz olsa da gelin isterseniz size basitleştirilmiş bilgisayar diliyle gen nedir ondan bahsedeyim.

Gen her hücremizde bulunan bilgi. Bu bilgi bilgisayarlarımızda da var ve bunu transistörlerin açık veya kapalı olmasıyla saklayabiliyoruz. 1, açık demek,0 kapalı demek. Mesela “B” harfi yazmak istiyorsanız 100 0010, kodunu kullanabiliriz. Yani ilk transistör, buna da lamba diyelim, açık, sonraki 4 lamba kapalı, sonraki bir lamba açık, diğeri kapalı. Alıştığımız bir dil değil, ama en basit hali bu. Peki gende bu durum ne? Lamba açık veya kapalı yerine 4 tane harf kullanıyoruz; bunlara da baz çiftleri denmekte A-T, G-C. Yani birbirine yakın sistemlerden bahsediyoruz. Peki bir insanın tek bir hücresinde bunlardan kaç tane var? Yaklaşık 3milyar tane baz çiftimiz var.

Genlerimizi her hücremizde çoğunlukla aynı bilgiyi içeren bir işletim sistemi olarak da düşünebiliriz. Bu işletim sistemi yaklaşık 25.000 protein programını içermektedir. Bu proteinlerle hayatımızı devam ettirmekteyiz. Bu proteinleri bilgisayarın farklı programları olarak da düşünebiliriz; örneğin bir belgeyi yazdır komutu veya Excel gibi bir program gibi.

Bu 25.000 proteinin kodları ATCGAT gibi yazılmaktadır. Söz ettiğimiz 25.000 proteini kodlayan genler, genomumuzun ancak %1,5’uğunu oluşturmaktadır. Geri kalan %98,5 genetik bilgi her hangi bir protein üretmemektedir, bildiğimiz bir fonksiyonları yoktur, genetik çeşitliliğimizde etkili olduğu düşünülmektedir.

Programların yazılımında bazen farklı bir harf gelebilmektedir; buna single nükleotid polimorfizm denilmektedir. Bu durumda çoğunlukla son ürün etkilenmemektedir: örneğin “Burak” yerine “Buğak” yazsam, yine aynı anlaşılır. Bazen de kaymalar, silinmeler, araya harf eklenmeleri olmaktadır: “Rakbu”, “Buk”, Burddddak”. Bu durumda ürün değişebilmektedir. İşte tüm bunlar hastalıklara yatkınlığa, hastalıklara, kansere neden olabilmektedir.

Gelelim CRISPR-Cas9 sistemine

2 yıl önce İsveç’in Umeå Üniversitesinden Emmanuelle Charpentier ve Berkeley California Üniversitesinden Jennifer Doudna ortak çalışmalarıyla genlerin kolayca ve hızlıca düzenlenebilecek bir sistem geliştirmeleri ile bir çığır açılmış oldu.

CRISPR’in açılımı clustered regularly interspaced short palindromic repeats; bu sistem bakterilerin virüslere karşı kullandığı bir silah olması nedeniyle 1987’den beri biliyoruz. CRISPR’in son kısmı palindromik tekrarlar, yani tersinin tekrarını gösteriyor. Yani, BURAK-KARUB oluyor. Halbuki, genetik dışı kullanımda palindrom tersinden aynı okunan kelimelere denmektedir, örneğin KAYAK.
Cas ise, CRISPR associated genes, CRISPR ilişkili genler demek. Bu sistemin kolaylığı tek bir enzimle (Cas9) bütün işlemin bitmesi.

Konu o kadar heyecan verici ki, inanılmaz miktarda para bu konu için ayrılmış durumda. Örneğin Editas Sağlık bu işe 43 milyon dolar ayırmıştır (http://editasmedicine.com/about.php).

İşlem Nasıl?

Değişiklik yapılacak sıçan embryosu alınır, değiştirilecek gen için uygun CRISPR aleti (Cas9 ve klavuz RNA) embryo için mikroenjekte edilir. Sistem, değiştirilecek DNA bölgesini bulur ve değişikliği yapar. Embryo anne rahmine yerleştirilir, genetiği düzenlenmiş yavrunun doğması beklenir.

Bu sistem oldukça basit, ama her denendiğinde çalışmıyor, başarı şansı 1/20. Ama çalışmalar ilerledikçe bu şans daha da yükseleceği düşünülüyor.

Tıbbi Tedavide Rolü Nedir?

Mart 2014’de yayınlanan bir çalışmada CRISPR’den farklı bir (daha zor) sistemle 12 HIV hastasında klinik yanıt gözlenmiştir (http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1300662) .
Genetik bir çok hastalığın bu ytöntemle tedavi edilebileceği düşünülmektedir. Bunun yanında örneğin meme kanseri riskini oldukça arttıran BRCA mutasyonlarının da bu yöntemle düzeltilebileceği, Alzheimer riskini arttıran APOE geni de düzenlenebilecektir.

Son derece heyecanlı, ama bir o kadar da korkutucu bir çağa girdiğimiz kesindir.

http://www.nejm.org/doi/pdf/10.1056/NEJMcibr1403629

Scientific American , December 2014. s 26-30

Bir Word Belgesi Gibi Genlerimizi Düzeltmek Mümkün Mü? için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Mers-Cov ve Ebola Hakkında Gazeteci Burçin İvren’in Merak Ettikleri

  • Olası Ebola salgını ve Mers-CoV alarmı, medyada çeşitli şekillerde incelendi. Ebola virüsü şüphesi nedeniyle karantinaya alınan insanlar ve hastaneler oldu. Mers-CoV nedeni ile ise kanıtlanmış toplam bir vaka gerçekleşti. Mers-CoV ve Ebolaya karşı; devletin ilgili kurumları ne tür önlemler alıyor-almalıdır?

Ebola virüsü enfeksiyonu Afrika’da hızla ilerliyor; bu aslında bu bölgelerin gelişmemiş olmasından kaynaklandığı kadar, o bölgelerdeki idari yapının zayıflığından da kaynaklanıyor. Bunun üzerine bir de doğanın insan tarafından tahribi nedeniyle yaban hayvanlarıyla, insanların daha yakın olmasını, yine global ısınma nedeniyle kurak havaları da katarsanız önümüzdeki yüzyılda benzer salgınları ve doğa olaylarını daha sık göreceğimiz de aşikar.

Bu tip salgın vakalarında, en önemli şey bu sürece hazırlıklı olmak ve indeks vakayı hızlı tespit edip izolasyonunu sağlamak. Eğer Afrika’da olduğu gibi ipin ucu elden kaçarsa domino gibi bütün taşlar da yıkılır. Bu salgının nasıl başladığından bahsedeyim:

Ebola virüs enfeksiyonu doğada meyve yarasalarında ve primatlarda bulunmaktadır. Bunlarla temas eden insanlara bulaşmakta ve insandan insana da geçmektedir.

Gine’de ilk ölen vakanın şikâyetleri (ateş, kusma, siyah renkli ishal) 2 Aralık 2013’de başlamış ve hasta 6 Aralık’ta kaybedilmiştir. Bu ilk vakanın kız kardeşinde 25 Aralık 2013’de aynı şikâyetler başlamış, 29 Aralık 2013’de kaybedilmiştir. Bu vakanın annesi, ananesi, hemşire, köyün ebesi, köyün ebesine bakan akrabası da benzer zamanlarda kaybedilmiştir.

İlk vakanın ananesinin cenazesine katılan kız kardeşi ve başka bir katılan da bir süre sonra hastalık gelişmiş ve bu vakalar da kaybedilmiştir.

Son veriler göre Afrika’da vaka sayısı 10.000’e ulaşmıştır. Hastalığa yakalananlarda ölüm riski %90’lara ulaşsa da bu kayıpların çoğu, o bölgedeki tıbbi yetersizliklerden kaynaklanmaktadır.

Mers-CoV enfeksiyonu ise insandan insana bulaşabilmekte, ancak bu bulaşma yakın temasla olmaktadır. Doğadaki rezervinin develer olduğu düşünülmektedir. Hastalığın öldürücülüğün %30 olduğu bildirilmektedir.

Devletin bu konuda kriz eylem planı vardır ve çeşitli hastaneler bu hastalığın tedavisi için yetkilendirilmiştir. Önemli olan ilk vakanın hızlıca tespiti ve izolasyonudur.

  • Virüs şüphesi ile hastanelere yatırılan insanlara karşı, sağlık çalışanları da risk altında mıdır? Sağlık çalışanları nelere dikkat etmelidir?

Hem Ebola virüs enfeksiyonunda, hem de Mers-CoV’da en büyük risk altında olanlar sağlık çalışanlarıdır. Vaka tespit edildiğinde gerekli önlemlerin alınmış olması gereklidir, Ebola bio-zarar seviye 3 işlem gerektiren bir virüsdür. Koruyucu ekipmanların tam olması gereklidir.

  • Mers-CoV ve Ebola virüsleri nedir? İki virüs için de insanlara bulaşma yolları nelerdir? Mers-CoV ve Ebola virüslerinin belirtileri nelerdir? İki virüs için de tedavisinin olup olmaması, tedaviye olumlu yanıt verme şansları ve salgın oluşturma potansiyelleri nelerdir?

Ebola virüs hastalığı, hasta olanların %30 ile %90’nın kaybına neden olan ciddi bir hastalıktır. Bu hastalığa neden olan 5 tür virüs bulunmaktadır: Zaire, Sudan, Tai Ormanı, Bundibugyo ve Reston. Şu anda spesifik bir tedavisi bulunmamakla birlikte birkaç deneysel ilaç üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Kısa bir gelecekte de korumaya yönelik aşı geliştirileceğini de düşünmekteyiz.

Mers-CoV kısaltmasının açılımı Ortadoğu Solunum Sendromu Corona Virüsdür. Bu hastalık 2012’de tanımlanmıştır ve Arap Yarımadasında gözlenmektedir. Öksürük, ateşle başlayıp, nefes darlığı ile devam etmektedir. Bu hastalık vakaların %30’unun kaybına neden olabilmektedir. Bu hastalığında Ebola gibi spesifik bir tedavisi yoktur. Tedavi destekleyici olmaktadır.

Her iki hastalığında tedavisi olmadığı için, insanlara bulaşmasının önlenmesi gereklidir. Mers-CoV için özellikle develerin kaynak olduğu düşünülmektedir. Bu hayvanlarla temas edilmemesi son derece önemlidir, bu hayvanlardan elde edilen çiğ veya az pişmiş ürünlerin tüketilmemesi önemlidir.

Eğer bu bölgelerden (Ebola için Afrika, Mers-Cov için Arap yarımadası) geliyorsanız ve 14 gün içinde ateşiniz çıktıysa vakit geçirmeden yakınınızdaki bir sağlık kuruluşuna başvurmanızı önemle öneriyoruz.

  • İki virüs için de dünyanın hangi bölgeleri riskli? Hacılara neler söylemek istersiniz?

Ebola virüs için riskli bölgeler:

Guinea, Liberia, Sierra Leone, Lagos, Nijeria

Mers-Cov için riskli bölgeler:

Bahreyn, Irak, İran, İsrail, Gazze,  Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Oman,  Katar, Suudi Arabistan, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen.

Hacılarımıza, hastalıklı insanlardan ve hayvanlardan uzak durmalarını öneriyorum. El hijyenine özellikle önem vermelerini, yanlarında el dezenfektanlarının bulunmasını öneriyorum. Özellikle çiğ veya az pişmiş ürünlerden uzak durmalarını salık veriyorum.

  • Doğruluğu kanıtlanmış bir vaka sonrası, bunu salgına çevirmemek için neler yapılabilir?

İzolasyon son derece önemli. Böyle bir vaka, hem kendi sağlığı, hem de başka insanların sağlığı için şikâyetleri başlar başlamaz sağlık kuruluşuna gitmesi gerekiyor. Ayrıca Sağlık Bakanlığının hizmet içi eğitimlerle, sağlık personelini alışık olmadıkları bu durumlara karşı hazırlığını yapmalıdır. Kriz durumlarında acil eylem planları yapılmalı ve tatbikat yapılarak tecrübe arttırılmalıdır. Bu eğitimler, tatbikatlar Sağlık Bakanlığınca hali hazırda yapılmaktadır.

  • Vücudun genel direnci, bu tarz virüslere karşı kalkan sağlayabilir mi?

Tam tersi söz konusu, kronik hastalıkları olanlarda (böbrek yetersizliği, kalp yetersizliği) her türlü enfeksiyon hastalığının bulaşması daha kolay olmaktadır. Bu gruptaki insanların kendilerine daha iyi bakmaları gereklidir.

Mers-Cov ve Ebola Hakkında Gazeteci Burçin İvren’in Merak Ettikleri için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Süt Ürünleri ve Tip 2 Diyabet

Tip 2 diyabet (şeker) hastalığının sıklığı obezite ile doğru orantılı olarak artıyor. Obezitenin de en önemli sebebi günlük tükettiğimiz yiyeceklerden aldığımız kalori ve sedanter, yani hareketsiz hayatımız. 100 yıl önceki bir insanın hayatıyla, modern insanın hayatı arasındaki fark çok belirgin. Kalorisi yüksek yiyeceklerin endüstriyel üretimi ile aç insan sayısı azalırken, sağlıklı gıdalarla beslenen insanların sayısı gittikçe azalıyor. Modern çağın gereği olarak artık alışverişimizi bile internet üzerinden yapıp, hareketlerimizi minimize edebiliyoruz. Şahsi araçlarımızın artışı, dışarıda yürümemize engel oluyor. Ayda bir yapılan halı saha maçları ise, bilinçaltımızın bu durumu çevirmesiyle sanki sürekli yoğun egzersiz yapıyormuşuz algısını bize yaratıyor. Belki bir yüzyıl geçtikten sonra “Matrix” filmindeki gibi bir hayatımız olacak- kablolarla sanal hayata bağlanacağımız, borularla besleneceğimiz steril bir hayat.

Süt Ürünleri Şeker Hastalığını Önlüyor Mu?

Çin’de yapılan ve 2901 kişinin katıldığı bir çalışmaya göre (1), süt ürünleri tüketimi arttıkça şeker (tip 2 ) hastalığı riskinin azaldığını gözlemledik. Bu çalışmada kişilere yemek anketi yapılmıştı ve başlangıçta bu gruptaki insaların sadece %57’sinin hergün süt ürünlerini tükettiği gözlenmişti. Başlangıçta daha fazla süt ürünleri tüketenler daha genç, kadın, sigara içmeyenlerden, kuzey bölgelerde, şehirde ve 10 yıldan fazla eğitimi olanlardan oluşmaktaydı.

6 yıl sonra bu kişilerin tetkikleri ve muayeneleri tekrar edildiğinde %24’ünde tip 2 şeker hastalığının geliştiği gözlenmiştir. Hiç süt ürünü tüketmeyenlerle mukayese edildiğinde, yarım porsiyondan az tüketenlerde şeker gelişme riski %27 azalmaktadır. Günde 1 porsiyondan fazla tüketenlerde bu risk %33 azalmaktadır.

Fransa’da yapılan ve 5212 kişinin katıldığı başka bir çalışmada (2) ise peynir dışı süt ürünleri tüketenlerde 9 yıl sonra tip 2 şeker hastalığı gelişme riskinin %18 azaldığı gözlenmiştir. Ancak bu iyilik hali vücut kitle indeksi, yani kişinin kilo fazlalığı gözönüne alındığında ne yazık ki kaybolmaktadır.

Vücut kitle indeksindeki değişime bakıldığında süt ürünleri tüketen Çin’lilerde hafif gerileme varken, Fransız’larda ortalamada artış gözlenmiştir, fakat bu artışın hızını süt ürünleri azaltmakta olduğu gözlenmiştir.

Süt Ürünlerinin Kalorisi Nedir?

100ml Sütte

Kalori                                     66.9kcal

Karbohidrat                           4.7g

Protein                                   3.3g

Yağ                                         3.9g

Lif                                           0.0g 

100g Çedar Peynirde

Kalori:                                   403 kcal

Yağdan gelen kalori:           291 kcal

Toplam Yağ                           33 g

Doymuş Yağ:                         21 g

Kolesterol:                            105 mg

Sodyum:                                621 mg

Şeker:                                    1 g

Protein:                                  25 g

Tabloda görüldüğü gibi 100mL sütteki kalori ile peynirdeki kalori karşılaştırıldığında, peynirdeki kalori miktarı arasında ciddi bir fark oluşmaktadı, ayrıca günlük tuz miktarının ise %27’sini 100gram peynirden alınmaktadır. Özellikle yüksek tansiyonu olan hastaların peyniri tüketirken, tuzunu azaltmaları uygundur. Ayrıca ülkemizde peynir miktar olarak çok tüketilmektedir, kahvaltıların vazgeçilmesi olması dışında, benim hastalarım arasında her gün bir kalıp peynir yediğini beyan edenler de vardır. Bir kalıp kaşar peynirin yaklaşık 300g olduğu düşünüldüğünde alınan kalori miktarı 1200 kcal, alınan sodyum miktarı 1863 mg’dır. Alınan kalori normal bir insanın 24 saatlik kalori ihtiyacının yarısını, tuz miktarının %70’ini karşılamaktadır. Neyse ki, Türk mutfağında en sık tüketilen beyaz peynirin 100 gramında 250 kcal kadar enerji olması kalori açısından nispeten bir avantaj sağlamaktadır.

Sözün özü, peynir tüketirken kalorisinin yüksek, tuz oranın fazla olduğunu dikkate almak gerekmektedir, yani miktar olarak kararında tüketmekte fayda vardır.

Kalori açısından düşünüldüğünde, 100gram peynir, 500mL süte denk gelmektedir, ancak yarım litre sütün yağı daha az olacaktır.

Ülkemizde Süt Ürünleri Tüketimi Ne Kadardır?

Ulusal Süt Konseyinin verilerine (4) göre kişibaşı tahmini süt ürünleri tüketimleri aşağıdaki gibidir:

  • Süt tüketimi 33 kg
  • Yoğurt tüketimi 28 kg
  • Peynir tüketimi 14,7 kg

Ancak erişkinlerde benim yaptığım resmi olmayan bir ankete göre süt ürünlerinden en fazla yoğurt, onunla başabaş tercihde peynir gelmektedir.

Süt ise, nadiren tercih edilmektedir. Kilo fazlalığı olan hastalarımda en sık gördüğüm ve hastalar tarafından en sık gözardı edilen kalori kaçağı peynir olmaktadır, peynir yerine kalorisi düşük süt daha çok tercih edilmelidir.

Süt Kanser Riskini Arttırır Mı?

Süt üretiminde bazı ülkelerde süt üretimini arttırmak amacıyla hayvanlara Büyüme Hormonu (BH) (rekombinant büyükbaş-bovin büyüme hormonu, veya somatomedin-c) enjeksiyonu yapılmaktadır. Büyüme Hormonu yapılan ineklerde süt üretimi %16 artarken, mastit (meme enfeksiyonu) riski de %25 artmaktadır. Enfeksiyonu tedavi etmek için kullanılan antibiotikler süte geçebilmektedir.

IGF-1’in fazla salgılandığı hastalıklarda, kanser olasılığının arttığı bilinmektedir. Kalın barsak kanseri riskinin bu hastalarda 2 ile 7 kat arttığı bilinmektedir. Bunun dışında prostat kanseri, meme kanseri gibi neoplazi riskini de artmaktadır.

Hayvanlara yapılan büyüme hormonunun,  bu ineklerin sütünde büyüme hormonu ve insülin benzeri büyüme hormonunun (insulin like growth hormon IGF-1) az da olsa arttırdığı tesbit edilmiştir. Büyükbaş için Büyüme Hormonu, insan üzerine etki etmemekle birlikte, İnsülin Benzeri Büyüme Hormonu (IGF-1) insanda da, hayvanda da benzer etkiler oluşturmaktadır. IGF-1, insüline benzemekte olup, şeker ve yağ metabolizmasına benzer etkileri vardır. Aynı zamanda bu hormon, insülinden çok kuvvetli hücreleri bölünmeye yönlendirici ve hücrelerin programlı ölümünü engelleyici özellikleri vardır. Bu özellikleriyle, kanser riskini, şeker hastalığı riskini arttırdığı ve sağlıklı yaşlanmaya etki ettiği düşünülmektedir.

IGF-1 pastörizasyondan etkilenmemekle birlikte sindirilirken yıkıldığı düşünülmektedir. Ancak bu konuda bilgilerimiz de net değildir. A.B.D. gibi bazı ülkelerde BH kullanımı serbesttir, ancak organik süt ürünlerinde BH kullanılmamaktadır.

Ne var ki, ABD’de yapılan ve 93.676 kadının katıldığı Kadın Sağlığı Girişimi çalışmasında (3) günde tüketilen süt miktarında 3 porsiyon artış serbest IGF-1 düzeyini %18 arttırmaktadır. Fakat bu artışın ne ile sonuçlandığı bu çalışmada belirtilmemiştir.

Süt ürünlerinin kanser riskini arttırdığı yönünde bir bulgu yoktur, ancak kilo fazlalığı olanlarda hem insülin, hem de serbest IGF-1 artışı olduğu için süt tüketimlerindeki belirgin artıştan çekinmeleri doğru olacaktır.

Organik Süt Tüketimi Uygun Mudur?

Organik olan süt ile endüstriyel üretilen diğer süt arasında tad, besin değerleri arasında belirgin fark bulunmamaktadır. Ancak organik, diğer isimleriyle eko, biyo sütlerde bazı özellikler vardır. Bu özellikler işletme maliyetlerini arttırmaktadır (örneğin Büyüme Hormonu yapılmayan ineklerde süt üretiminin daha az olması gibi).

Organik süt ürünlerinde tarım ilacı kalıntıları bulunmamaktadır. Bu ürünlerin üretiminde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) kullanılmamaktadır. Bu hayvanlara Büyüme Hormonu vb ilaçlar uygulanmamaktadır. Hayvanların refahı korunmaktadır.

Dolayısıyla organik süt ürünleri en azından hayvanların ve diğer canlıların genetiğinin değiştirilmemesinden dolayı tercih edilebilir. GDO’lu gıda tüketiminin uzun vadeli insan sağlığına etkisinin ne olacağı bilinmemektedir.

 

Son Söz

  1. Bilinçli tüketici olun, ne yiyorsanız içeriğine bakın
  2. Herşeyin azı kâr, çoğu zarar felsefesini hayatınızda uygulayın
  3. Dengeli beslenin, süt de için, peynir de yiyin, ancak 2 numaradaki felsefeyi unutmayın
  4. Süt ve süt ürünler şeker hastalığından korumaktadır
  5. Kilo fazlalığı olanların peynirin kalorisinin yüksek olduğunu göz önünde tutmalıdır
  6. Tansiyonu yüksek olanların peynirin tuzunu azaltması gereklidir
  7. Hormonlu gıdalardan uzak durun

 

 

  1. Geng Zong, et al.“Dairy Consumption, Type 2 Diabetes, and Changes in Cardiometabolic Traits: A Prospective Cohort Study of Middle-Aged and Older Chinese in Beijing and Shanghai”. Diabetes Care January 2014 vol. 37 no. 1 56-63
  2. Fumeron F, et al.” Dairy consumption and the incidence of hyperglycemia and the metabolic syndrome: results from a french prospective study, Data from the Epidemiological Study on the Insulin Resistance Syndrome (DESIR)”. Diabetes Care. 2011 Apr;34(4):813-7. doi: 10.2337/dc10-1772.
  3. Beasley JM, et al. “Associations of serum insulin-like growth factor-I and insulin-like growth factor-binding protein 3 levels with biomarker-calibrated protein, dairy product and milk intake in the Women’s Health Initiative”. Br J Nutr. 2013 Oct 7:1-7. [Epub ahead of print]
  4. http://www.ulusalsutkonseyi.org.tr/kaynaklar/arastirma_dosyalar/2013_06_13_488503.pdf Erişim tarihi: 07/02/2014

Süt Ürünleri ve Tip 2 Diyabet için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Son

PET/CT sonucunu okurken, kafam hala daha Ahmet Abideydi, gazetenin en arka sayfasından başlarmışçasına sonuç kısmını okudum, normal sınırlarda olan bir incelemeydi. Yani, herhangi bir hastalık kalmamıştı. Gözlerime inanamıyordum, bunun olduğuna; akciğerdeki metastaz bile kaybolmuştu, hüzünlü bir sevinç kapladı içimi. Keşke planımızı gerçekleştirebilseydik ve Ahmet Abiyle Sibirya gezisine gidebilseydik. Kadere karşı gelmek mümkün değildi.

Tedavi süresince hep bu mutlu anı hayal etmiştim, ama gerçekten bu noktaya ulaşınca tahmin ettiğim kadar sevinememiştim. Nankör müyüm diye düşündüm ve hemen annemi arayıp güzel havadisi verdim.

Bir hastalık bitmişti, ama hayat mücadelesi devam ediyordu.

İşte hikâyem buydu; parlak olmayan bir patoloji raporundan, parlak olan PET/CT’ye kadar geçen yolculuktu.

Son için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Zamanın Ruhu

Tam telefonumu kapatacakken, telefonum çalmaya başladı. Arayan Güzide Ablaydı. Cevap vereyim mi, yoksa filmden sonra mı arayım diye düşünürken, açmaya karar verdim.

-“Günaydın, ablaların en güzeli”.

-“Günaydın Berk’çiğim, Ahmet Abini kaybettik”.

-“Nasıl olur abla, tümör hani tamamen kaybolmuştu, hani Trans-Sibirya turu yapacaktınız. İnanamıyorum”. Kulaklarım vınlıyordu, yüzüm alevlenmişti.

Ağlamamak için kendini zor tutan Güzide Abla:

-“Doğru söylüyorsun Berk. Tek isteği kanserin onu yenmemesiydi. Bilirsin çok inatçı biriydi, sonunda da istediği oldu, kanser almadı onu, ani bir kalp kriziyle kaybettik. Bir anda göğüsüm ağrıyor dedi, ambulans gelene kadar onu kaybettik”.

Hayat ne kadar acımasız olabiliyordu, kadere mani olmak mümkün değildi. Popper’ın gerçekliğine bir ekleme yapmak gerekiyordu, belki de tek gerçeklik buydu: ölüm.

İnsan olarak çaresizliğimiz aslında ölümün varlığında değildi, zamanındaydı. O zaman da hiç gelmesin istiyorduk, en azından sürüden kopmayıp ortalama yaşam yılını yakalamak en öncelikli dileğimizdi. Bu zamanlamadan öylesine korkuyorduk ki, bazen ölsem de bu muğlâklıktan kurtulsam diye geleceği tehdit ediyorduk.

Zaman çok değerli olmasına rağmen de çoğunlukla bunu verimli kullanmıyorduk, işte sıkılınca zaman yavaşlarken, mutlu zamanlarda hızla akıp geçiyordu. Bu hız sonumuzu da getireceğinden korkup kendimizi mutsuz edici düşünceler icat edip zamanı yavaşlatmaya çalışıyorduk.

Bu korku öylesine iliklerimize işlemişti ki, aman çok gülme, sonra ağlarsın deyimini unutmamız mümkün olmuyordu.

Zamanın ruhu, belki de çağın ruhu değil, yaşanan zamanın ruhunu temsil ediyordu.

Zamanın Ruhu için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Memleket Neresi Hocam

Kemoterapiyi sağ sağlim atlattıktan sonra yine bekleme süresi belirmişti, iki hafta sonra filmler çekilecekti.

Ünlü onkoloğuma tekrar gittiğimde benden PET/CT istedi. PET/CT de neydi, “Si Ti” diyince sanki daha havalı oluyordu, ancak ben de hemen özel danışmanım Profesör Google’a sordum. Gerçekten de si-ti dediği İngilizce “computerised tomography”nin baş harflerinin olduğunu öğrenmiştim. PET’in ne olduğunu anlamamakla beraber kanser hücrelerini görüntüleyen bir yöntem olduğunu düşünüyordum.

Onkoloğa soracağım binlerce soru vardı, ama şimdi dersini çalışmamış ve ancak sözlüye kaldırılmış bir öğrenci gibi laflar ağzımda büyüyordu.

-“Memleket neresi hocam?” sözleri ağzımdan döküldüğünde, bu cümleyi benim ettiğime inanamamıştım. Onca bilgi birikimi, MBA, iş deneyimi, iş mülakatlarından sonra en önemli sorum bu mu olmalıydı?

Doktorun cevabını duyuyordum, ama anlamıyordum, sanki suyun altından geliyordu sesler. Hâlbuki “benim sonum ne olacak?” sorusunun cevabını arıyordum.

Annem beni dürtüp kaldırdığında, en son annemin fısıltısı kulağımdaydı:

-“Rezil ettin doktora karşı bizi, ağzına havuç versek niyet çeken tavşanlardan farkın kalmayacaktı.”

-“Kemo kafası bu anne, sky high”.

Gerçekten kemo kafası diye bir şey var mıydı bilmiyordum, ama insanın IQ’sunu sersemlettiği de bir gerçekti. Geri kalan kısmını da faset daire şeklindeki endişeler hallediyordu.

PET/BT çekimine gittiğim zaman, resepsiyondaki görevli PET-BiTi’ye mi geldiniz sorusu, ben de “wow” hissi yarattı. Adamlar İngilizce Türkçe sentezinde aşmışlar, beni bile geçmişler diye düşündüm.

İnternetten öğrendiğim kadarıyla, kanserli hücreler enerji için normal hücrelerden daha fazla şeker kullanmaları gerekiyordu, şekeri işaretleyince nerede fazla tutulum olduğu görülebiliyordu.

-“Ya nasip” diyerek yine damar yolunu açtırdım, “Işınla beni Scotty!”

Memleket Neresi Hocam için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Parlayan Aşı

Kafamı duvara vursam acı bir az azalır mıydı? Hiçbir ilaç bu ağrının üstesinden gelebilecek değildi. Bu arada annem de Dr. Ayşe’yi aramıştı, ancak ne konuştuklarını algılayamıyordum. Sonunda annem elinde bir bardak ve bir hapla yanımda tekrardan belirdi.

-“Morfin mi bu?” diye sordum.

-“Hayır, Berk’çiğim, basit bir ağrı kesici.”

-“İşe yarayacağını hiç zannetmiyorum.” diyerek hapı yuttum. Saniyeler, yıllar gibiydi, ilaç bir an önce ağrımı kesmeliydi, kısa sürede dayanacak gücüm kalmamıştı.

O şiddetli ağrı bir anda kesilmişti. Dr. Ayşe bu ağrının nedeninin lökositleri yükseltici olduğunu söyleyince için ferahladı. Bir an bu ağrının kaynağının hastalıktan dolayı olduğunu düşünmüştüm. Bu hastalığın en kötü taraflarından birisi de burnunuz aksa bile bunu hastalığa bağlamanızdı.

Krem rengi gargarayla birlikte ağzımdaki yaralar da iyileşmeye başlamıştı. Neyse ki son kemoterapinin son bir günü kalmıştı. Maraton koşumun son düzlüğü mü olacaktı? Yoksa bu maratondan başka bir maratona yarışına mı devam edecektim, bunu önceden kestirmek mümkün değildi. İlaçlardan sonra zar tekrar kaderin eline geçmişti, o da elinde çalkalıyıp atacaktı ve sıra tekrar bana geçecekti. Bu zar, tedaviden fayda görmeme olabilirdi ki bu durumda okuduğum yazılar kemik iliği nakli desteğiyle daha yüksek kemoterapiye işaret ediyordu. Bu kemoda yamulan ben, daha yükseğinde ne olacaktım diye korkmaya başlamıştım. İyi zar tedaviden tam şifa sağlamaktı. Umarım bu olurdu. Arada kalınan durumlarda ise metastazların cerrahi olarak çıkarılması gerekiyordu, ama bıçaklanmak da istemiyordum.

Sonuncu kemoterapi geldiğinde, kalbimde bir kuş kanat çırpıyordu; bir son dakika süprizi umarım beni beklemiyordu. Mezuniyet gibi bir şeydi, hem salondaki sıcak ortamdan, iyi insanlardan ayrılmak istemiyordum, eski dış dünyada kendimi güvensiz hissedecektim, hem de herhangi bir hastalığa bağlı olmadan hür ve sağlıklı olmak istiyordum.

Kemo salonuna girdiğimde, tanıdık yüzler, sevecen hemşireler içimdeki kuşu sakinleştirmişti. Karnımdan derin bir nefes alıp, yüzüme zorlayarak bir gülümseme yerleştirdim. Batıl inanç mı değil mi bilmiyordum, ama bu zoraki gülemesem kendimi daha iyi hissetmeme neden olduğu gibi, hemşireler de bir seferde damara girebiliyordu. Kendimi kötü hissetiğim lanet günlerde ise tamamen bela çeker haline geliyordum, ya damar patlıyordu, ya da kan hemolizli çıkıp, tekrar kan alınması gerekiyordu.

Parlayan Aşı için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Zihinsiz Zihin -2

Pre-medikasyon denilen, kemoterapi öncesi verilen yardımcı ilaçlar başlandığında aklıma akciğerimdeki metastazlarım gelmişti; acaba bunlara ne olmuştu? Bunları düşünce gücüyle yok etmek mümkün değildi, kemoterapi mucizevi bir şekilde yok edecek miydi, yoksa bunlar oldukları yerde büyüyüp, başka alanlara mı sıçrayacaktı?

Hemşirelerin arı gibi çalışmasını izlerken sanki çay seremonisini izler gibiydim, herkes ne yapacağını iyi biliyor, ölçülü, ancak hızlı, büyük bir ahenk içinde çalışıyorlardı. Kemoterapi dozları kilo ve boya göre hesaplanıyor, belirli miktarda hücresel zehirler berrak sıvılarla karıştırılıp dilüe edililiyorlardı.

Bazı ilaçlar renkli oluyordu, en güzel renkli olan kırmızı renkli olandı ve genellikle kadınlara uygulanıyordu. Bu kırmızı ilacı alanların bir sonraki tedaviye geldiklerinde kafasında pek saç kalmıyordu. Saçın kaybı bir şekilde kompanse edilse de kirpiklerin ve kaşların dökülmesi insanın hayat kalitesini azaltıyordu. Kafada oluşan boşluk, insanları tek tipleştiriyordu; boşluk Zen’de çok önemli olsa da böyle bir epilasyon insanın moralini bozuyordu.

Kanser ilaçları başladığında zihnimi tamamen boşaltmıştım, kirli bilgi silinmeye çalışılırken, beklemekten başka bir şey yoktu. Ne bu ilaçların gücünü, ne de kanserimin içerdiği bilgiyi ben belirleyemiyordum. Her iki taraftan da asimetrik bilgiye sahiptim, bu zamana kadar öğrendiklerimle çözmem mümkün değildi. Akışla birlikte gitmeliydim, bir yerde mutlaka kontrolü tekrar ele alacağımı biliyordum. İktidar değişikliğinin tarihi ise son kemodan 3 hafta sonra yapılacak bilgisayarlı tomografilerin sonucuna göre belirlenecekti.

Zihinsiz Zihin -2 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Zihinsiz Zihin

Salı sabah kalktığımda aklımda Fedor Amca vardı. İnsanoğlunun zihni ne kadar garip diye düşündüm, moodumdaki dalgalanma, tsunami şiddetindeydi. Bir an herşey mükemmelken, dakikalar sonra cehennemin kapılarından geçmiş, kara kasvet içine girebiliyordum. Artık buna da bir son vermeliydim, daha dengeli olmalıydım.

Fedor Amca’nın zihnime düşmesindeki sebep muhtemelen, çocukluğumda okuduğum bu kitapla, akademisyenliği birleştirmem olmalıydı. Bu hayalgücü yüksek çocuk kitabında bilgin bir ailenin tek çocuğu, kendisine ev hayvanı alınmadığı için evden kaçıyor ve bir köye yerleşiyordu. Traktörü konuşuyor, ineği şerbetçiotu yiyip sapıtıyor, paranoid postacı Peçkin sürekli evini gözetlerken, hırsız karga anahtarları çalıyordu.

Aslında Karl Popper’ın 3 dünyasından bir tanesini anlatıyordu hikâye; kafamızdaki dünyayı. Bu dünya gerçeklikten zaman zaman bağımsız bir şekilde, bazen de gerçeklikten esinlenerek kafamızda tekrar oluşuyordu. Bu dünya çok geniş olsa da, belki de insanların en büyük hapisanesiydi de. Bu konuda Enver Sedat, hapisanede özgürleştiğini söylemesi ne büyük ikilemdir. Hayat paradokslarla kendini anlatıyordu, özgürken zihnine hapis, hapisken zihnen özgür olmak; sağlıklıyken hasta bir zihne sahip, hastayken de özgür bir zihne sahip olmaktı. Ben de artık zihnen özgürleşmeye başlamıştım, Enver Sedat gibi Nobel Barış Ödülü almayacak olsam da, kendim için büyük bir gelişme sağlamıştım.

Zihinsiz Zihin için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Akademisyenlik Hedefi -2

Akademisyenlik alevi içimde harlı şekilde yanması, kısa tedavilerin sıkıntısını da yakmıştı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan son kemonun ilk gününe laptopumla kavuşmuştuk. O kadar çok kişiye mail atmıştım ki, geri dönüşlerini sabırsızlıkla bekliyordum. Kan sayımımın ne oluğuyla ilgilenmiyordum artık, benim için bu defter kapanmıştı, yeni mücadele dönemi açılmıştı.
Bulantının engellenmesi için uygulanan ilaçların bitip cisplatinin başladığını moodumdaki hızlı azalmayla farketmiştim. Bu ilaç kanserli hücreleri öldürürken, vücut da kendinden bir parçanın yokolmasına yas reaksiyonu veriyor gibiydi. Ne de olsa kanser hücreleri, kendi bedenimizin ürettiği yaşayan bir varlıktı. Laptopumu kapadım, MP3 playerımda Radiohead’i buldum:

But I’m a creep (Ama ben bir ucubeyim)

I’m a weirdo (ben bir acaipim)

What the hell am I doing here? (Burada ne yapıyorum?)

I don’t belong here (Buraya ait değilim)

İnsan aslında ne kadar savunmasız ve ancak ne kadar güçlü olduğunu zannettiğini bir kez daha anlamış bir şekilde gözlerimi sonun ilk gününe kapattım. Ruhum mutsuzluğa teslim olmuştu, açıkçası bunu da pek umursamıyordum. Ringde rakip bana saydırmıştı, ama benim bir görevim vardı, o da hayatta kalmaktı.

Akademisyenlik Hedefi -2 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Akademisyenlik Hedefi

Finale doğru gidiyordum. Okuldan mezuniyet olmak gibi bir şeydi bu, ancak 30 yaşında geç sayılabilecek bir olgunluğa erişme haliydi. Bir program yapmam, hayatımda bazı hedeflerimin olması gerekiyordu. Bu zamana kadar, okul, MBA, iş hep hayatın akışı içinden gelmişti, belirgin hedeflerim yoktu, anı yaşamış, rüzgârın götürdüğü yere gitmiştim.

Çalıştığım işi düşündüm, burada bana ait bir gelecek yoktu. İlerleme veya yeni şeyler keşfetmekten çok çeşitli ofis diplomasileriyle mevki korumanın dışında çok da bir şey yapılmıyordu. Bilgimi, birikimimi ve yenilik şehvetimi başka mecralarda harlandırmalıydım.

MBA’deki hocam aklıma geldi, belki akademisyen olmalıydım. Bitirme tezimi, hocamla birlikte saygın bir dergide yayınlatabilmiştik. Bu tez, oldukçada atıf almıştı, iş dünyasının neden paradigma kaymasına ihtiyacının olduğunu, felsefik olarak araştırmıştık.

Belki bir zaman Harvard’da vakit geçirebilsem, zihnimde yeni ufuklar açabilecekmiş gibi geliyordu. Kendimi bir anda Spangler salonunun nereden baksanız 10metrelik tavanın altında, büyük bir kalabalıkla hem yemek yer, hem de diğer akademisyen meslektaşlarımla hararetle bir konuyu tartışırken görmeye başladım. Bu her zaman istediğim ve kalbimin derinliklerinden gelen bir histi. Ben akademik çevreye aittim, doğal habitatım orasıydı, açık ofis değildi.

Kafamda hemen bir iş planı yaptım, ilk önce MBA hocamdan randevu talep ettim, LinkedIn’deki zayıf bağlarımı araştırmaya başladım. Başarının sırrı zayıf bağlardan geçiyordu.

Akademisyenlik Hedefi için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Aydınlanma -5

Pazartesi günü kısa kemoterapiyi aldıktan sonra Yavuz’u aradım. Yavuz’un sesinde bir gariplik vardı, bir şeyleri bana söylemeye imtina ediyordu. Biraz sıkıştırdıktan sonra baklayı ağzından alabildim, uzun süredir Alzheimer nedeniyle yatağa bağımlı yaşayan ananesi vefat etmişti ve bugün cenazesi kaldırılacaktı. Karışık duygular içindeydi Yavuz, yatağa bağımlı o beden sadece bir kabuk gibiydi, etkileşimde bulunamıyordu.

Onu ziyaret ettiğinde duvara karşı duruyor gibiydi, hâlbuki çocukluğunda birlikte nasıl eğlenirlerdi, hard-diski kısmen silinmiş bir bilgisayar güvenli modda sadece açılabiliyordu. 2.5 petabyte, yani 2500 terabyte’lık hafızayı yedeklemek de hâlihazırda mümkün değildi; ama keşke olsaydı diye düşündü Yavuz. O zaman fiziksel olarak etkileşmese de, zihinsel olarak ebedi temas kurulabilecekti.

Benim için ise soru şuydu, bu cenazeye gitmeli miydim?

Caminin avlusuna ilk gelenlerden biri bendim. Avludaki salkım söğütün dalları, yolun karşısındaki çamın iğne yaprakları tatlı bir meltemle sallanıyordu, onların bizim küçük hayatlarımızı taktığı yoktu, herhangi birşeyle de ilgileniyor gibi değillerdi, gündüzden ışık, geceden karanlık bekliyorlardı. Avlu eş, dost, akrabalarla dolarken, nemli gözler en yeni dedikoduları birbirine anlatıyor ve bir yandan da ölümden bu sefer de yırttık diye seviniyorlardı. Musalla taşının bitişiğinde oyun bahçesinde çocuklar neşe içinde bağıra çağıra oyunlarını oynuyorlar, bazısı ise oyuna alınmadıkları için avazları çıktığınca bağırıyordu. Eski zamanların insani ilişkilerinin güzelliğini, imam elindeki kablosuz mikrofonla amplifikatör-hoparlöre aktararak cemaatin duymasını sağlıyordu. Caminin duvarındaki Digitürk uydu alıcısı, dünyevi isteklerin, uhrevi ihtiyaçlarla harmanlandığını gösteriyordu.

Hayat, kişinin kendi istediği şekilde gitmiyordu, kendi kurallarını istisnasız uyguluyordu. Kendi adıma hırslarımın, kendime ve başkalarına ne kadar eziyet etmiş olduğunu şimdi görebiliyordum. Sevmek, sevilmek ve yardım etmek dışında her şey boştu.

-“Başın sağolsun Yavuz”

-“Kardeşim, buraya gelmen beni çok mutlu etti. Biliyorum senin için bir cenazeye gelmek zor, ama sen benim için bunu yaptın. Adam gibi adamsın.”

Aydınlanma -5 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları