Ölmeyi Öğrenen Hücreler -3

-“Berk’ciğim, eski öğrencim Ayşe ile tanışmanı istiyorum. Ayşe, Kız Lisesinin en çalışkan öğrencilerinden biriydi. Şimdi doktor olmuş ve burada çalışıyor.”

 

-“Merhaba doktor hanım.” dedim mahçup ve yaramazlık yapmış bir çocuk edasıyla.

 

Kemoterapiye başlarken önce koldan damar yolu açıyorlardı. İğne ilk girdiği zaman sanki yanma ile acıma arası bir his oluşuyordu, daha sonra metal kısmı çekiyorlar ve plastik küçük boru içerde kalıyordu.

 

-“Neyi nasıl uygulayacağınızı nasıl biliyorsunuz hemşire hanım?” diye sordum. Doktorun bana verdiği şemayı göstererek:

-“Önce premedikasyon yapıyoruz. Kemoterapi ilaçları çok bulantı yapar, önceden önlemini almak için bazı ilaçları uyguluyoruz.”

 

Yaklaşık 3,5 saat sonra kemoterapinin ilk günü bitmişti. Acaba ne zaman saçlarım dökülecek diye düşünmeye başladım. Eve gittiğimde kapımı kapadım, perdelerimi çektim. Ne bir ses, ne de bir yüz görmek istiyordum. İlaçlar bir garipleştirmişti beni, sersem gibi hissediyordum.

 

Sabah uyandığımda hava yeni aydınlanmıştı, odamdan dışarı çıktığımda annemim mutfakta olduğunu gördüm. Bana kahvaltı hazırlamıştı ve bekliyordu.

 

-“Günaydın anne.”

 

-“Günaydın Berkciğim. Sordum, soruşturdum, kemoterapi alınan günlerde insanın midesi bir fena oluyorumuş, o yüzden sana ağır gelebilecek hiçbirşey hazırlamadım. Ancak enerjiye ihtiyacın olduğunu da unutmamak lazım. Önümüzde 3 aylık bir kemoterapi süreci var.”

 

-“Anne, seninle bir şey konuşmak istiyorum, ama bu kahvaltı ve enerji meselesinden çok önemli.”

 

-“Ne var evladım? Nedir önemli olan?” diye sorarak zokayı yuttuğunu belli etti annem.

 

-“Anne, bazı şeyler beni derinden etkiliyor, çok üzülüyorum. Kendimi çok çaresiz hissediyorum.” dedim üzgün ve “ağlayan kek” yapmakta olan bir şefin hüznüyle.

 

Şimdi hemen beni bozmayın, ağlayan kek yapan şefin hüznü mü olurmuş diye. Ben bu kekin hastasıyımdır, borcam kullanmazsanız kek dağılabilir. O zaman da, kekin üstünden ağlayarak şelale oluşturan bir çikolata görüntüsü elde edemezsiniz. Bu kek çocukluğumuzun müptela eden tatlısı mozaik pastanın bir kalem ötesidir.

 

-“Söyle canımın içi, nedir seni üzen?” diye annem yelkenleri suya indirdiğini gösterdi.

 

-“Anne her şey bitiyor! Her güzel şeyin sonu geliyor.”

 

-“Oğlum, sana can kurban.”

 

-“Anne…”

 

-“Evet, çocuğum.”

 

-“Anne, Antarktikada buzullar eriyor, oradaki penguenler evsiz kalıyor. Ben buna çok üzülüyorum. Oraya toplu konuttan bir TOKİ projesi mi yapsak?”

 

-“Allah seni bildiği gibi yapsın, sen ne biçim adammışsın be evladım! Ben ne derdindeyim, senin tüm derdin annemi nasıl kafalarım, nasıl onunla nasıl dalga geçerim. Tüüüüüh, yazıklar olsun!” diye ateş etmeye başladı.

 

Kanser beni düşürmüş olabilirdi, ama yine de ben, bendim. Kanser olmam, dünyayla dalga geçmeyeceğim anlamına gelmiyordu. Özgürlüğüm bir noktada kısıtlanabilirdi, ama asıl özgürlüğüm zihnimdeydi.

 

-“Ama anne, gerçekten buzullar eriyor, gezegenimiz ısınıyor.” dedim, ama bu çevreci laflar annemin sinirini daha da arttırmaktan fazla bir etki yapmadı.

 

Birinci kemoterapi seansının ikinci günü mekanına vardığımızda, annemle sabahki gerginlikten dolayı buz denizi oluşmuştu, ama bu geçiciydi. Zavallı annemi ilk kez kandırmıyordum ki.

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kanser, ustalık yolu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s