Yeni Bir Ayvalık Sabahı

Her son yeni bir başlangıçtır

Nötr bir duygu halindeydim, sıkıcı boşluklarla dolu kendini über entellektüel zanneden Fransız filmine bakıyordum. Normalde sıkılıp kaçmak isterdim, ama bana bir haller olmuştu, artık sıkılmıyordum.

Hayır, sıkılamıyordum bile. Acaba ölmüş olabilir miydim?

Ancak öğlene doğru uyanabilmiştim. Zorla saatime baktığımda saat 1’i gösteriyordu. Tahmin ettiğim gibi Yavuz odada yoktu. Saatin tik takları Yavuz için başlamıştı, lüferlerin gece karanlığında lüks ışığına gittiği gibi yoluna devam ediyordu. Hormonlarımın yokluğunda beyni tekrar devreye girmiş bir çamaşır makinesi gibiydim.

Tüm hayatımı belgesel gibi görüyordum. Ruhsuz, manasız, kimsesiz…

Ama Yavuz ve Rana için seviniyordum; onların martıları ağlıyordu duygusal çöplüklerinde, ama kumlar benim ayağıma dolanıyordu. Bu nasıl acımasız bir dünyaydı?

Kahvaltı, öğle yemeği niyetine Ayvalık tostunu kemirirken, Yavuz ağzı kulaklarında geldi.

-“Kardeşim, çok mutluyum. Hayatımın aşkını buldum. Hadi kalk denize gidiyoruz.”

-“Tamam da ne oldu anlat bakalım.”

-“Müdür, dün gece Rana ile tanışmıştık ya. Biz sonra telefon numaralarımızı birbirimize vermiştik. Geldiğimizde bir mesaj geldi ondan, sonra tüm gece mesajlaştık. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim.”

-“Adamım, hadi hayırlısı, İnci Teyze bu habere bayılacak.” İnci Teyze, Yavuz’un annesiydi ve her anne gibi oğlunun hayatının bir izdivaçla son bulması için yanıyordu.

Yavuz makineli tüfek gibi, olan biteni hızlıca anlatırken benim telefonum çalmaya başladı.

Telefon ekranında “Berna Hanım” yazısını okuyunca, havadaki aşk kokusu bir anda dağılıverdi, acaba bu kaçıncı çalıştı?

Benimle birlikte Yavuz da ayağa kalktı.

-“Günaydın Berna Hanım”

-”Tünaydın Berk, tatil yaramış sana”

-“Evet, Berna Hanım, dinleniyoruz, denize giriyoruz bolcana”

-“Berk, ben ameliyat oldum ve kemoterapi başlanacak. Ne öneriyorsun?”

-“Berna Hanım, bana uygulanan ilaçlar oldukça sarsıcıydı, özellikle kemo günü ve ertesi gün insan hayattan kopuyor, neşe denilen kavram gidiyor. Bana en çok bu dönemde müzik dinlemek iyi gelmişti. Bir de ne kemoyu ne de hastalığı düşünmemek gerekiyor; bu fikirler zift gibi insanın beynine yapışıyor, çıkmıyor.”

– “Peki Berk, ne zaman dönüyorsun? Döndüğün zaman beni ara”

-“ Olur Berna Hanım, geçmiş olsun. Merak etmeyin başlaması zor oluyor, ama çabucak da bitiyor.”

Yavuz merak içinde bana bakıyordu. Artık ona da durumu açıklamam gerekiyordu.

-“Berna komutan da kanser oldu Yavuz, onun için beni arıyor. Kemoterapi başlanacakmış.”

Yavuz dağılmıştı, en keyifli anında, bir anda elektriğe kapılmış, duygusal bir türbülansa girmişti. Her insan gibi kanserle ölümü birbirine bağlamıştı ve bilinçaltı bir sonraki hedefin kendi olduğunu ona fısıldıyordu. Herkes bu kadar acı çekerken âşık olmak da ayrı bir paradoks yaratıyor, kendisini bir kez daha suçlu hissediyordu.

-“Ne olacak şimdi müdür?”

-“İyi olacak inşallah. Güçlü kadın, bence atlatır. Benim gibi bir zırtapoz bile bununla başa çıkabildiyse, komutan her halükarda bu hastalığı yener.”

Yeni Bir Ayvalık Sabahı için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Ege Yeşili 2

Her son yeni bir başlangıçtır

Yavuz’un güçlü ve tok sesi tontonların göğüs kafeslerini rezonansa sokuyordu, bizim gibi sümsük stil takılan tiplerden böyle bir cevher çıktığına kendileri bile inanamıyordu. Ben de kendimce şarkıya eşlik ediyordum. Şarkı nihayetine erdiğinde sanki biz Mehmet Emminin yerinde değildik de La Scala’da Hacı Arif Beyin ser hanendesinde dünya prömiyerini yapıyor gibiydik. Her yanımızdan “Yaşa! Varol! Heyt be!” nidaları yankılanıyordu.

Yanaklarım bağırarak şarkı söylemekten yanmaya başlamıştı, hemen aklıma Dede Efendiden

ey büti nev eda

olmuşum müptela

aşıkım ben sana

iltifat et bana

geliverdi.

Sohbet, şarkılar uzayıp gidiyordu. Ama ben de aşırı yorulmuştum.

-“Çok keyifli bir gece geçirdik, sizlere teşekkür ediyoruz. Ancak 2 gecedir uykusuzuz, bizi mazur görün.” dedim.

Ayrılırken, tonton dayısının eşi bizi torunları Rana ile tanıştırdı.

Bu arada Rana’yla Yavuz arasında sanki bir yakınlık doğuyor gibiydi. Az önce Yavuz şarkı söylerken, Rana hem eğleniyor, hem de hayran gözlerle Yavuz’a bakıyordu. Bunu yakalamıştım.

Taksiyle pansiyona döndüğümüzde pek konuşacak halimiz kalmamıştı.

Ancak ben arkadaşımı kaybetmiştim, bunu hissedebiliyordum. Artık bu hayatta yalnız kalmıştım, hayat denilen acımasız dişliler arkadaşlığımızı yutmadan önce ilk ısırığını almıştı. İkinci ısırık genlerin uyum testiydi; bu check-pointden de geçtikten sonra ok yaydan çıkacaktı. Doğanın gücüne karşı koymak bu noktada da mümkün değildi. Bu durum benim başıma da gelebilirdi; belki de gelmeliydi.

Ama evrim tarafından çiğnenmiş (kanser olmuş) , teknoloji (kemoterapi) tarafından hayata tekrar tükürülmüş biriydim. Sonsuzluğu yakalayacak neyim kalmıştı? Boşluğun fark edilmemesi mümkün değildi, feromonların yokluğu eksikliğimin nişanıydı. Sonuçta kastre bir kedi değildim, duygusal hayatım hayvani içgüdülerin ötesindeydi. Yokluk, beni ve benim geleceğimi yok ediyordu.

Bu durumu da pek umursamıyor gibiydim. Bu da beni korkutuyordu. Tekrar edilebilirliğimin kaybı, egomu da kaybetmeme neden olmuştu. Neden bu dünyada olduğumu anlayamıyordum. Sanki bedenimi uzaktan görüyordum; yanındaki yatakta en yakın dostu uyurken, uyuyan Berk’in bedeni.

Ege Yeşili 2 için yorumlar kapalı

Filed under Genel

Ege Yeşili Akşam Yemeği

Her son yeni bir başlangıçtır

-“Abi, bu kadar yorgunluktan sonra bir de yemeğe mi gideceğiz” diye Yavuz’a tısladım.

-“Müdür, sen delirdin mi? Yıllardır bu tatilin hayalini kuruyorduk. Zaten seninle eskiden de sıfır noktasındaydık, ama hiç bu kadar da Sibirya havasında değildik. Eksinin de eksisindeyiz. Başarıysa bu da bir başarı, ama tam ters tarafta.”

-“Tamam, birader, ikna oldum” dedim. Zaten bu macera nereye varacak, hangi embesil işleri yaratacağız diye düşünüyordum.

Kayıktan geç döndüğümüz için geceye geç başlamak zorunda kalmıştık. Osman abi bizi, çocukluk arkadaşı olan, fakat endüstriyel turizme külliyen karşı Mehmet Emminin yerine atmıştı bile. Denizin kıyısında, masaların iki ayağı iri kaymak taşlarında, diğer iki ayağı ise dalgaların yumuşak ısırıklarına maruz kalıyordu. Ancak yine de denize güven olmazdı, sakin bir gününde kimin patron olduğunu canınızla ödetebilecek profesyonelliğe sahipti deniz denilen hayatı yaratan sıvı.

Mezeleri Ege’nin yeşilliklerinden söylemiştik; yavaş adım ilerliyorduk. Yan masamızda ortalama yaşı 3 hanelere yakın bir grup vardı. İçimden Yavuz’a saydırıyordum: “Yavuz (stop) zaten yorgunluktan ölüyoruz (stop) ne halta beni buralara sürükledin (stop)”

Buz üstünde badem satan adamı savuşturduktan sonra bir anda gaipten bir Çingene ekibi belirdi.

Bu arada biz de hesabı istemiştik, fakat yan masadaki tonton amcalardan biri bize laf attı.

-“Gençlere bak be, içleri çürümüş bunların… Var mı aranızdan iki bukle şarkı söyleyebileniniz?”

-“Dayı, boş kadehlere şarkı söyleyemiyoruz.” diye boş bardağımı tonton dayıya uzattım.

-“Getir bakayım o kadehi, görelim marifetlerinizi.”

-“Bak dayı, biz komedi dans üçlüsüyle büyüdük, sorumluluk almıyoruz, sonuçlarına katlanırsınız.”

Yavuz’un sesi ezelden beri iyiydi, hem de böyle ortamlarda sesiyle hava atmaya da bayılırdı. Müzisyenlerin yanına gidip, onlarla bir şeyler konuştu.

Nağmeler sazları titreştirirken, tonton dayı bıyık altından gülüyordu. Büyük taşın altına girmişti Yavuz, altından kalkabilecek miydi acaba?

Bardağından bir yudum aldıktan sonra, mükemmel bir zamanlamayla şarkıya girdi Yavuz. Hacı Arif Beyin hüzünlü hikâyesinin, meyhane sofralarına meze olması da ayrıca Hacı Arif’in külliyen şansızlığını ebediyete taşıdığını göstermesi açısından bence hazindi. Benim akciğerlerim acaba ne durumdaydı? Metastazı düşünürken bir alev topunun ciğerlerimi dolaştığını zannettim.

olmaz ilaç sine-i sad pareme

çare bulunmaz bilirim yareme

baksa tabiban-i cihan çareme

çare bulunmaz bilirim yareme

kastediyor tir-i müjen canıma

gözleri en son girecek kanıma

şerhedemem halimi cananıma

çare bulunmaz bilirim yareme

Ege Yeşili Akşam Yemeği için yorumlar kapalı

Filed under Hasta Hikayeleri

Deniz Kestanesi

Her son yeni bir başlangıçtır

Parlak güneş vücudumu ısıtıyor, yaralarımı sarıyor, tükenmeye yakın beden enerjimi yeniden dolduruyordu. Kayığın bordasına vuran minik dalgalar, küçük prensin minik gezegeninden gelmiş gibi naif ve sevecen sesler çıkartıyordu. Parmaklarımı açarak hafif süratte giden kayığımızdan denize soktum, artık denizin saçlarını tarıyordum, parmaklarımın arasından denizanası kıvamında geçen su beni eğlendiriyordu. Bu durgun, basit hayatı sonsuza dek yaşabilirdim. Kendimi buraya ait hissediyordum. Tam bu sırada sırtımda ani bir soğukluk hissetim, sanki derim cızırdıyordu.

-“Osman abi durdur şu kayığı, şu Yavuz’a gününü göstereceğim.”

Osman abi gazı kestiğinde Yavuz’u kayıktan denize attım.

-“Bugünü anılarında Jack Sparrow’u neredeyse yakaladığınız gün olarak hatırlayacaksın. İmza Kaptan Jack Sparrow “ diye çığlık atıp Yavuz’un yanına bombalama atladım.

Osman abiyle hayat eğlenceliydi. O kadar denize girip çıkmıştık ki, açlıktan ölmek üzereydik.

-“Osman abi, yakınlarda lokanta var mı? Deli gibi açıktık”

Osman abinin bakışları manidardı.

-“Dur, bakalım gençler, şurada balıklar için ayırdığım ekmek var.”

Ekmek, kayığın tahtası sertliğine ulaşmıştı. Bunu parçalamak için güçlü çeneler ihtiyaç vardı.

-“Berk! Acımızdan gebereceğiz.”

-“Berk değil miço; bundan sonra Kaptan Berk!”

Dipte bol miktarda denizkestanesi vardı; bunları Osman abinin eldiveni ile toplayıp kayığın içine attım. Bir on dakika içerisinde 10 tane denizkestanesi yakalamıştım bile. Tabi ki etrafta daha fazla denizkestanesi vardı, ama bunların dişisi makbuldü. Onu da hem renginden, hem de üstünde yosun, taş parçası olmasından anlaşılıyordu.

Yavuz, şaşkınlık içinde bana bakıyordu, denizkestanelerinin üzerine basmadığınız sürece elinizde tutabiliyordunuz. Dünyanın en lezzetli yiyeceklerinden bir tanesi ilan edilse de, ayağına batanlar tarafından denizkestaneleri hep korkuyla yaklaşılan deniz canlılarıdır.

Denizkestanelerini çakıyla kırdıktan sonra, turuncu kısımları, bayat ekmeğimizle mide gönderdik. Osman abi ilk kez denizkestanesi yiyordu, o yüzden bir şaşkınlığı da vardı. Yavuz ise mest olmuş bir haldeydi.

-“Berk Kaptan, askerliği komando olarak yapmıştın değil mi?”

-“Tabi miçom, biz dağlarda yılanla falan besleniyorduk.”

Hava karamaya başlarken, biz de dönüşe geçmiştik. Akşam güneşinin turunculuğu, Ege’nin maviliğine göz kırpıyordu.

Deniz Kestanesi için yorumlar kapalı

Filed under Hasta Hikayeleri

Berk ve Yavuz Ayvalık’ta

Her son yeni bir başlangıçtır

Öğlen olmuştu, karnımız zil çalıyordu; tam o sırada Ayvalık sapağı karşımızda belirmişti.

-“Müdür, hadi girelim Ayvalığa, ama ne yiyeceğiz?”

-“Sen söyle adamım, ben hem Ayvalık tostu yemek istiyorum, hem de papalina.”

Sonunda Ayvalık tostunda karar kıldık. Bu tostun özelliği ekmeğidir; ne muhteşem bir şeydir, hiç İstanbul’da yediklerimize benzemez. Avşar büfenin ayvalık tostu da muhteşemdir, sahibinin Hülya Avşar hayranlığı da had safhadadır.

-“Yav adamım, madem buradayız, ne diye tarz olacağız diye kasalım kendimizi; bari bir kaç gün burada kalalım; vaktimiz kalırsa da ineriz aşağı, sörf de yaparız belki.”

-“Berk kardeşim, şu an ağlamak istiyorum- 89 gassaray maçı aklıma geliverdi.”

Cunda adasında neyse ki kendimize bir oda bulmuştuk; pansiyon sahibinin pancar motorlu bir ahşap kayığı da vardı. Bavullarımızı odaya koyduktan sonra, sanki yüzyıllardan beri bizi beklermişçesine kayığına götürmüştü. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsünün burada olması, bu bölgeye sevgimizi İstanbul seviyesine çıkarıyordu. 22 adanın etrafında 4 metrelik pancar motorlu kayıkla dolaşıp, kâh pina peşinde, kâh da sadece tuzlu suyun ılık kollarına girmek için deliriyor gibiydik. Pancar motorun kulak patlatan sesi içimize işliyordu. Ayvalık denizinin sevecen kolları bizi bekliyordu. Küçük kayığımız ılık denizin içinde yol alırken, sanki bu sularda doğmuşum, hiç başka bir şey yaşamamış, basit ve mutlu bir insanmışım gibi hissediyordum.  Patriça koyundaki manastırın önünden geçerken, terk edilmiş adada hüzünle eski canlı günlerini hatırlayan kalıntılar, her şeyin insanla güzel olduğunu bana anlattı. İçimdeki endişe alevi, bu görüntülerle sönmeye başlamıştı.

Ne zor bir sene geçirdim diye düşündüm; bir dizi film gibi, bitmeyen ve sürekli artan bir gerilimle beni girdabına çeken bir rating makinesinin içinden kendimi zor kurtarmıştım. Bu girdapta sonsuzca ve sürekli boğulan insanlar ve aileler de vardı. Bu girdabı ölüm ve yalnızlık hissi oluşturuyor, suçluluk hissi de kamçılıyordu. Bu evrenin minik bir kırıntısı bile değilken, evrenin merkezinde olduğumuzu zannetmemiz bu acı dolu deneyimi bize yaşatıyor olmalıydı.

Berk ve Yavuz Ayvalık’ta için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Gen Optimizasyonu ile Obezite Tedavi Edilebilir Mi?

Gen Optimizasyonu ile Obezite Tedavi Edilebilir

Genler ve bilgisayarlar birbirine benzemekle birlikte, genlerin dağılımı ve birbirleriyle etkileşimleri muazzam bir kombinasyon getiriyor. Her ne kadar vücudumuzla ilgili tüm olup bitenleri genlere bağlamamak gerekiyorsa da, bazılarımız genetik olarak o zaman dilimi ve coğrafya için şanslı, bazılarımız ise şanssız.

Neden Zaman Dilimi ve Coğrafya Şansı Belirliyor?

Bundan 150 önce doğduğunuzu düşünün, dünya savaşlar içinde kıvranıyor, şu anda hayat standartları en yüksek olan İskandinav ülkelerinde insanlar açlıktan kırılıyor. 1866 Finlandiya kıtlığında toplumun %15’i açlıktan ölüyor. Bu büyük açlık yıllarının etkisi kuşaklar boyunca da devam ediyor. İsveç’in Överkalix (https://goo.gl/maps/4MgkW) şehrinde yapılan çalışmada 1800, 1812, 1821, 1829, 1831-36 yıllarında hasat alınamadığı gözlenirken, yani açlık oluşurken, 1799, 1801, 1813-15, 1822, 1825-26, 1828, 1841, 1844, 1846, 1853, 1860-61, 1863, 1870, 1876, 1879 ve 1880 yıllarında bol hasat alınıyor. Yani insan hayatı bir bolluk, açlık döngüsü içinde devam ediyor. Açlık yıllarına yağ rezervi ile girmek için insanoğlu bolluk döneminde yemeğe yükleniyor. Bu durum genlerde yapısal değişikliği neden olmamakla birlikte, genin çalışmasını veya susmasını sağlayan epigenetik mekanizmayı etkiliyor.

Vücut Yağının İyi Rengi – Kahverengi

Vücudumuzda iki türlü yağ dokusu bulunmaktadır. Daha az sıklıkla duymuş olduğunuz kahverengi yağ dokusu miktarca da az bulunmaktadır. Bu dokunun özellikle soğuğa adaptasyon sağlamamızda etkili olduğu düşünülmektedir. Kahverengi yağ dokusunun çalışmasıyla (titremeden ısı oluşumu) sağlanmaktadır. Titremeden ısı oluşumu, yani fiziksel aktivite yapmaksızın enerji harcanmasıdır. Bu durum özellikle kas gücü ve hareket kabiliyeti kısıtlı yeni doğanlar için hayati bir önemi vardır. Bir de, tabi ki oturduğu yerden kilo vermek için de elzemdir.

Bu dokunun insanda olduğu düşünülmekteydi, ancak PET/CT’nin (pozitron emisyon tomografisi/ bilgisayarlı tomografi) hayatımıza girmesinden sonra, bu dokuların nerede bulunduklarını ve nasıl değiştiklerini daha iyi ölçer olduk.

Şu zamana kadar kahverengi yağ dokusunu (KYD) arttıran yegâne şeyin soğuk olduğunu biliyoruz. Akut (hızlı, kısa süreli) olarak soğuğa maruz kalma KYD aktivitesini arttırırken, uzun dönemli soğuğa maruz kalma da KYD hacmini arttırmaktadır.

Genler ve Kahverengi Yağ

İngilizce kafiyeli bir söz var: “Nature, or nurture?” Yani doğa mı bakım mı diye. Obezitenin nedenlerinden bir tanesi genler, ama daha çok nedeni ise aşırı beslenmek. Gen kısmından bakıldığında özellikle FTO ( fat mass and obesity associated protein) bölgesinin obeziteyle ilişkili olduğu gözleniyor.

Bu bölgede birkaç değişiklik olabiliyor. Bunlardan rs1421085’in TT olması (yani alelin timin, timin olmas)ı iyi iken, CC olması risk aleli gösteriyor. Single nükleotid polimorfizmi ile ilgili biraz daha detay almak isterseniz https://burakuzel-md.com/2014/12/15/bir-word-belgesi-gibi-genlerimizi-duzeltmek-mumkun-mu/ yazımı okumanızı tavsiye ederim.

Rs1421085 TT olanlarda ARID5B arttıkça, IRX3 ve IRX5 seviyeleri azalıyor. IRX3 ve IRX5 seviyelerinin azalması termogenezi, yani sıcaklık yapımını ve tabi ki enerji harcanmasını arttırıyor.

IRX3 ve IRX5 arttıkça ise termogenez azalıyor. Farelerde eğer IRX3 ve IRX5 geni kapatılırsa, bu fareler fazla yağlı diyete rağmen kilo almıyorlar ve sabah ve akşam enerji tüketimi artıyor, oksijen tüketimi artıyor.

Rs1421085’i CC olan yani risk aleli olanlarda ise ARID5B artımı IRX seviyelerini etkilemiyor. Eğer bu risk aleli, normale CRISPR-Cas9 ile geri döndürülürse, yani genler bu yeni yöntemle değiştirilirse ARID5B artımı ile IRX3 ve 5 seviyeleri azalıyor.

Obeziteye Gen Tedavisi Mümkün Mü?

Yukarda bahsettiğim gibi eğer riskli aleliniz varsa gelecek yıllarda bu alelinizi CRISPR-Cas9 sistemi ile değiştirmeniz mümkün olacak gibi duruyor. Risk alelinizin olup olmadığını nasıl anlayacağım diye soracak olursanız, aslında bir parça tükürükle gen haritanız çıkarılabiliyor.

Son Söz

Obezite için nasılsa genetiktir, genetiği değiştirilmiş organizma nasıl olabilirim diye fazla kafayı yormayın, az yiyin, çok yürüyün, bu ikisini de sevin.

https://en.wikipedia.org/wiki/Finnish_famine_of_1866%E2%80%9368

http://www.nature.com/ejhg/journal/v10/n11/full/5200859a.html

http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1502214

Gen Optimizasyonu ile Obezite Tedavi Edilebilir Mi? için yorumlar kapalı

Filed under Endokrin Hastalıklar, Genel Sağlık

Derin Mavi

Her son yeni bir başlangıçtır

Derin maviye bakarken, gişeler doğru bir koşuşturma duymak beni hayal âlemimin dehlizlerinden, alkolik abili ada gerçekliğine bir anda ışınlamıştı.

-“Bir araba, şoförüyle, bir de yolcu” diye elimdeki paraların tümünü gişeye boca ettim.

Bu gişe memurlarının hepsi süper cool insanlardır. Yani öyle ki, supermeni bunlar bulmuştur, spiderman’in ise kardeşidir diye düşünebilirsiniz. Ancak 2 soru vardır, ne zaman kalkacak, kaç lira? Fakat bu sorular çeşitlenir: “bak baba, kuyrukta şu kadar mesafedeyim, bu feribota binebilir miyim? Çocuk kucağımda niye para vereyim?” gibi…

Tek arzum o feribota binmekti; karşı yakaya geçip kendimi kurtaracağımı zannediyordu; tüm dertlerime de deva olacağını düşünüyordum.

Sonunda arabada feribota bindiğimizde, her türlü musibet arkamızda kaldığını düşünüyordum. Fakat bu pozitif düşünceler çok uzaktaydı: alkolik abi bizle karşıya geçiyordu.

Alkolik abi tombul şişesiyle Nirvana’ya ulaştığında neyse ki limandan demir almıştık.

-“Müdür, ne kısmetsiz bir hayatımız var. Sen kanser oldun, çadıra köpek girdi, gün doğarken alkolik abi hayatımıza daldı: yani kuzey egede vahşi köpek balıkları olsa, onlar da bize aksiyon olsun diye saldırırdı.”

Karşı tarafa geçtiğimizde abiden kurtulmuştuk, tatil hayatımızda beyaz bir sayfa daha açılıyordu, bakalım bu sayfa ne zaman kirlenecekti?

Arabanın dört camı ve sunroofunu açmamıza rağmen alkolik abinin bizlere bıraktığı etanol bulutu dağılmıyordu.

-“Yahu Yavuz, sen ne cins adamsın, niye aldın adamı arabaya, adam az kalsın bizle Çeşme’ye gelecekti.”

-“Müdür, sana Andrei Tarkovsky’nin şiirselliğinden ve Michael Haneke’nin gerçekliği arayışından ayrılan Lynch tadını yaşatmak istedim. Ne kadar da küstah olabiliyorsun böyle?”

-“ Ahh ne güzel konuştunuz mir’im. Hayat da zaten betimsel bir varoluş çabası değil midir? Gerçeklik dediğimiz şey bir sanılsal yanılsamadır zaten.”

Yorgunluk başımıza vurmuştu ve nereden baksanız 6 saatlik yolumuz vardı.

Güzel bir yol şarkısı dinlemek gerekiyordu:

I am a passenger

And I ride and I ride

I ride through the city’s backside

I see the stars come out of the sky

Yeah, they’re bright in a hollow sky

You know it looks so good tonight

(http://youtu.be/QEY6_jcrzI8)

Derin Mavi için yorumlar kapalı

Filed under Hasta Hikayeleri

Kaçarken Yakalanmak

Her son yeni bir başlangıçtır

-“Yavuz, gel şurada çay, kahve bir şeyler içelim; araba içinde biraz daha kalırsak, kurutulmuş ahtapot bacaklarına benzeyeceğiz.”

Sessiz, sakin çay bahçesinde oturmaya başladık. İnanılmaz yorgunduk ve tatil denilen kâbus bitmiyordu. Artık sörf yapmaktan geçmek, sadece yumuşak bir yatakta uyumak istiyordum, ama aramızda bir feribot ve 380km vardı.

-“Merhaba gençler, şöyle yanınıza oturabilir miyim?”

İkimizin de içi geçmişti, bir anda irkildik. Yavuz yine çadıra dolanacağımızı düşünerek çakısını eline almış ve sıkıca kavramıştı. Bu dayı sabahın köründe kesinlikle bir başka gezegenden ışınlanmış bir uzaylı olmalıydı.

Buram buram rakı kokusuyla konuşuyordu dayı; belki normal nefes almıyordu, sadece rakı soluyordu.

-“Çaylarınız bitmiş, hemen tazeliyelim.”

-“Yok abi, sen hiç rahatsız olma, biz zaten içtik çayımızı, kalkacaktık.”

Ağıla düşmüş koyun gibi Yavuz’la göz göze geldik. Melemelerimiz bir sonuca varmayacaktı ve alkolik dayıdan kurtulamayacaktık, bunu biliyorduk fakat yine de debelenmeye devam ettik.

-“Zahmet etme abi.”

-“Ee, Melmeket neresi gençler?”

-“Edirne”, dedi Yavuz.

-“Abi, biz aslen Edirne’liyiz. Bizimkiler orada çiftçilik yaparlar. Aileden kalan geniş arazi var. Şekerpancarı, buğday, günebakan yetiştiririz. Ama en kral memleket bence Edirne’dir, Bulgar Kralı Filip bile aslen Edirne’lidir. Abi bir de Edirne ciğeri var, yedin mi hiç?”

Yavuz’u dinliyorum, gözlerim kapalı

Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

Yavuz’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Yavuz’la alkolik abi arasındaki muhabbeti dinlerken anlık uykuya dalmıştım. Bu kâbusun bir an önce bitmesi gerekti. Bu acıya daha fazla dayanmam mümkün değildi.

Yavuz’a masa altından küçük bir tekme savurdum.

-“Aloo” dedim fısıldayarak.

Yavuz beni hiç kaile almıyordu ve muhabbeti yavaş yavaş bana kaydırmaya çalışıyordu.

-“Abi sen öğretmendin değil mi? Berk’in annesi de öğretmen. Berk, abiyle ne kadar ortak noktanız var değil mi?” diyerek Yavuz alkolik abinin muhabbetine beni savurdu. Bu Yavuz, kesin pisliğine böyle yapıyordu.

-“Abi” dedim. Bu Yavuz da Edirne’li ya, çok pis içiyor. Boğma rakı da yapıyor, karpuzları küçükken alıyor, rakıyı enjektörle içine basıyor. Acayip bir şey oluyor.“

Alkolik abi boğma rakıyla tekrar şarj olmuştu. Yavuz’u bitirecektim. Benimle oyun, donuk ay ışığında şeytanla raksa benzerdi.

Yavuz, alkolik abiyle muhabbetin belini kırarken, ben de ortamdan uzaklaşmış, betonla mavinin birleştiği hatta varmıştım.

Su olmasa canlılık olmayacaktı, ama bu suların mavisi, bu suların kokusu da başka diyarlara benzemiyordu. Basit ve sadeydi; türev veya göz boyama değildi. On yıl, yüz yıl veya bin yıl önce bile aynı maviydi; aynı kokuydu. İhtiraslar, kıskançlıklar, iktidarın şehveti, aşklar, sevdalar hep aynı mavide öğütülmüş, mavinin tonlarına eklenmişti.   Bu sulara bakmak, insanın geçmişine bakmakla eşti- geçmişte kalmış- hiç ilerlememiş insan egosu buradaydı.

Kaçarken Yakalanmak için yorumlar kapalı

Filed under Hasta Hikayeleri

Ödem

Ödem Neden yazın artar- (1)

Ödem nedir? Nasıl oluşur?

Ödem, dokuların arasında sıvı birikmesi durumudur. Ödem en sık bacaklarda gözlenmektedir, ancak vücudun başka bölgelerinde de olabilir, örneğin akciğer ödemi, beyin ödeminde olduğu gibi. Ödem bazen de genel olabilir, tüm vücuda yayılabilir. Biz isterseniz bu aralar sık görülen bacak ödeminden bahsedelim

Ödemi oluşturan birkaç neden vardır, eğer nefes darlığı ile birlikte bacaklarınızda ödem olduysa kalp yetersizliğinden şüphelenebiliriz. Bu arada bazı ilaçların (özellikle kalsiyum kanal blokeri tansiyon düşürücü ilaçlar) da yan etki olarak bacaklarda ödem yaptığını akılda tutmakta fayda olur. Bunun dışında böbrek problemleri de ödeme neden olabilir.

Haşaratın en sevdiği bölgeler yine bildiğiniz üzere bacaklardır, böcek ısırmalarında da ısırılan yerin etrafında ödem oluşmaktadır.

Eğer tek taraflı bacak şişmeniz varsa, bunu önemsemenizi öneririm, çünkü bacak (toplar)damarlarında oluşan tıkanıklıklar da bacakta ödem oluşturur. Bunun tehlikesi bu pıhtının kopup, akciğere gitmesi durumudur ki buna da pulmoner emboli diyoruz.

Bazen cilt enfeksiyonları da ödem yapabilmektedir, o yüzden ayak hijyeninize dikkat etmenizi öneririm; bu duruma selülit deriz. Bu selülit kozmetik değil, cildin enfeksiyonu durumudur. Bazı çeşit ayak, cilt mantarları da ciltte, veya damarlarda enfeksiyon yapabilir. Bu durum da bacakları şişirebilir.

Gebelerde ise bacaklardaki kanın kalbe geri dönmesinde bebeğin karın içindeki basısı ve yine gebelikle ilişkili vücutta sıvı artmasına bağlı ödem oluşmaktadır. Gebelerin tuz kullanımı konusunda dikkatli olması gerekir, tuzlu bir patlamış mısır, bacakları şişirebilir.

Varisler, yani bacaklardaki toplardamardaki genişlemeler de ödeme nede olabilmektedir.

Bir de yaz aylarında damarlar genişlemektedir, biraz fazla ayakta hareketsiz kaldığınızda bacaklarınızda hafif ödemlenme olabilir.

Nasıl tedavi edilir?

Ödem neye bağlıysa onu tedavi etmek gerekir, örneğin kalp yetersizliği varsa öncelikle bu hastalığın tedavisi uygundur. Eğer ilaca bağlıysa, ilaç değiştirilir, tıkanıklığa bağlı ise kan sulandırıcı ilaçlar veririz. Eğer sıcaklara bağlı şişme varsa, ayaklarımızı yukarıda tutmak, uzun süre sabit ayakta kalmaktan kaçınmak yeterli olacaktır.

Ödemden korunma yöntemleri nelerdir?

Bacaklardaki ödemden korunmak için özellikle ayak hijyenimize dikkat etmemiz gerekir. Uzun süre ayakta kalmak ödemi arttırabilir, toplardamarlardaki kanın kalbe geri dönüşünü sağlamak için hareket halinde olmamız gerekir. Uzun yolculuk yapıyorsak, mutlaka aralarda mola verir yürümemiz gerekir.

Ne gibi rahatsızlıklara yol açabilir?

Aşırı ödem kan dolaşımını bozabildiği gibi, uzun süren ödemlerde ciltte incelme, renk değişikliğine neden olabilmektedir. Ayrıca altta yatan hastalık durumun ciddiyetini belirlemektedir, örneğin damar tıkanması varsa tedavi acil olarak başlamalıdır.

Yaz aylarında artış göstermesinin sebebi nedir?

Yaz aylarında daha önce bahsettiğim gibi damarlarda genişleme olmaktadır, bu da damarın geçirgenliğini arttırıp ödemin daha kolay oluşmasını sağlamaktadır.

Ödem atmaya yardımcı olacak yiyecekler nelerdir? 

Eğer başkaca bir hastalığınız yok ve sadece sıcaklara bağlı ödeminiz varsa ayaklarınızı yukarıda tutmanız yeterli olur. Ancak kalp yetersizliği gibi bir durum varsa idrar sökücü ilaç kullanmak gerekir. Bu noktada ödemin nereden kaynaklı olduğunu bulmak ve buna uygun tedavi vermek gerekir. Bazı bitkilerin idrar sökücü özelliklerinin olduğu bilmekteyiz, ancak standardize edilemediği için tıbbi tedavi olarak maalesef kullanmıyoruz.

Ödem için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Kokomo Plajından Kaçış

Her son yeni bir başlangıçtır

Güneş batmaya yüz tutuyordu, bizim çadır ise içine birkaç şiş sokulmuş paçavradan ileri gidemiyordu. Her ikimiz de acayip terlemiştik. Hava kararırken arabayı yaklaştırdık ve farları açtık.

Sonunda çadırımsı bir şey kurmayı başarabilmiştik. Gelirken yolda aldığımız sandviçleri yedik ve çadırın içine matlarımızı sererek uyumaya çalıştık. Çadırın içi aşırı sıcaktı ve nefeslerimiz de bunu körüklüyordu. Çadırın kapımsı fermuarını açmak dışında bir çaremiz kalmamıştı ve ölesiye yorgunduk.

Üzerimdeki kalın battaniyeyi atmaya çalışıyordum, ama mümkün değildi. Sanki Kızılayın battaniyesiydi. Ama daha yumuşak bir şeydi.

-“Ne bu?” diye nara atarak ayağa kalkmaya çalıştım, o sırada Yavuz’da uyanmış, çadırın içindeki sokak köpeğini fark etmiş ve panikleyerek o da ayağa kalkmıştı. Köpek neyse ki yolunu bulup kaçmıştı. Ama bizim panik hali devam ediyordu, Her ikimiz de ayağa kalktığımız için, bir adam boyu yüksekliği olmayan küçük çadırımız yıkılıverdi. Aynı anda panikle sağa, sola döndüğümüz için balıklar gibi ağa dolanmış olduk.

-“Yavuz, senin aklına uyanda kabahat, akıl ne sende var, ne de bende.”

-“Müdür, sen onu bırak da, biz nasıl buradan kurtulacağız onu düşün.”

-“Olm, sen soktun bizi bu duruma, sen düşün.”

MacGyver aklıma geldi. O ne yapardı diye düşündüm. Muhtemelen böyle bir salaklık hiç yapmamıştır diye aklımdan geçirdim.

-“Yavuz, senin çakın nerede?”

Yavuz çakısını neyse ki çabuk bulmuştu, brandayı keserek, içine düştüğümüz tuzaktan kurtulabilmiştik. Muhtemelen sokak köpeği, dışarıdaki rüzgârdan sığınmak için bizim kapısı açık çadırımıza sığınmıştı. Neyse ki o panikle hayvan bizi ısırmamıştı. Yaban hayatına bir nokta koymalıydık.

Çadırın içinden kurtarabildiğimiz kadar eşyamızı kurtardık. Modern zamanların“İki Yıl Okul Tatili” tadında bir tatil geçiriyorduk. Tek fark o çocukların zeki olması, bizim iq’muzun düşük olmasıydı.

Çadırın kalıntılarını bizim gibi başka enayilere örnek olsun diye orada bırakıp arabaya atladık. Feribot için adanın öbür tarafına gidip, bekleme alanına vardığımızda sabaha karşı saat 3’tü. İn cin top oynuyordu, ama bunu seyredecek mecalimiz kalmamıştı. İkimiz de sızmak üzereydik.

Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte arabanın içindeki sıcaklık, magma tabakasının sıcaklığına yaklaşmaktaydı; korkumuzdan camları da açamıyorduk. Hâlbuki feribotun kalkış saatine de çok vardı.

Kokomo Plajından Kaçış için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Berk ve Yavuz Kokomo Plajında

Her son yeni bir başlangıçtır

Berna komutanın kafası çok meşgul olduğundan, izin istediğimi dilekçeme imza attıktan sonra algılamıştı.

-“Berk” dediğinde bir anda irkildim.

-“Hemmreder, buyurun Berna Hanım”. Az kalsın emredersiniz komutanım diyecektim. Berna komutanın bakışları donuklaşmış, yüzü savaşta saldırı düzenine girmişti. Şahsen Berna Hanımın kanseri olmak istemezdim, o hücrelerin analarından emdikleri süt burunlarından gelecekti.

-“Telefonun açık olsun, 3 çaldırıştan önce cevap verir pozisyonda ol.”

-“Tabi ki Berna Hanım”

Ayvayı yediğimin resmiydi. 7/24 ben nasıl 3 çaldırışta telefonum açacaktım. Yani duşta olabilirdim, tuvalette olabilirdim. Acaba hiç tatile çıkmasam mı diye düşünmeye başladım.

-“Müdür kafayı takma, ben sana su sızdırmaz telefon kabı alırım sen merak etme. Ayrıca yeri de ayarladım. Kokomo Beach gibi bir yere götüreceğim seni (http://youtu.be/KNZVzIfJlY4)

-“Yavuz, emin misin burasının o müthiş sahil olduğuna?”

Yavuz bir haritaya bakıyor, bir de ıssız ve terk edilmiş kumsala bakıyordu. Buna anlam veremiyordu.

-“Şşşş, alooooo! Ağabeycim burası hayallerimizin kokomo kumsalı mı? Yoksa buraya kusmalı mı?”

Sanki Marsta keşif gezisi yapan “curiosity” gibiydik. NASA’dakiler ne hayallerle Marsa gitmişler, kırmızı marslıları görecek yerde taş toprakla yetinmek zorunda kalmışlardı. Biz ise rüzgârın kuruttuğu ıssız bir sahildeydik. Parti hayali kurarken Gobi çölüne düşmüş gibi olmuşduk.

-“Müdür, iyi tarafından bak, buradan bir arsa falan alırsak, ileride çok değerlenecek. Hem de ucuza kapatmış oluruz.”

-“Yavuz! Kafayı mı yedin?”

Yavuz, mükemmel bir sörf sahili bulduğunu düşünüyordu. Buna neden olan şeyde, bir belgeselde izlediği sörfçülerin bu tip ıssız kumsalları keşfetmeye çalışmalarıydı. Hâlbuki ben arada sörf yapıp, daha çok parti yapmak istiyordum.

-“Bak müdür, çadırı şuraya kuralım; çalılar da bizi en azından korur. Hem de süper eğlenceli bir macera olacağına eminim.”

-“Çilemse çekerim, kaderimse gülerim. Senden mi korkacağım Yavuz efendi” diye bağırdım.

Yavuz’la çadır kurmaya başladık. Çadır kurmak sanki çok basit bir şey gibi insan kafasında tezahür etse de, bir ton çubuk, nerenin neresi olduğu anlaşılamayan branda vardı.

-“Kardeş, bu yaban hayatı bize göre mi sence?”

-“Müdür, aç karna bir ton belgesel izledik seninle, tabi ki bize göre.”

Berk ve Yavuz Kokomo Plajında için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Berk Yeniden -3

Her son yeni bir başlangıçtır

Nasılsa bir daha kemoterapi almayacağımı düşünerek soğuk espirimi patlatmanın verdiği hazla bizimkileri yakaladım. Annem içeride ne konuştuğumuzu merak ediyordu, kontrol edemediği bir şey mi vardı?

-“Dövme yaptırabilir miyim diye doktora sordum. Yaptırabilirmişim. Şöyle sırtıma kocaman bir yakuza dövmesi yaptırmak istiyorum da.”

Yeniliklere açık olduğunu zanneden annemin gözünde dövme demek, uyuşturucu müptelası olmakla eşdeğerdi. Dövme yaptırmayı düşünmüyordum, ama annemi de sinirlendirmek hoşuma gidiyordu.

-“Birlikte yaptıralım evladım. Ben de koluma Atamızın imzasının dövmesini yaptırmak istiyordum.”

Annem beni dumura uğratmıştı, nereden çıkmıştı bu dövme işi.

-“Olur mu anne, yani katiyetle yaptırmanı istemem.” diyerek şiddetli bir şekilde karşı çıkıyordum.

-“Ukala dümbeleği evladım, her zaman sen anneni kandıracak değilsin değil mi? Senin gibi binlerce zırtapozu adam ettim ben evladım.”

-“Gerçekten dövme yaptırmayacaksın, değil mi anne?”

Saçlarım tekrar çıkmaya başlamıştı, sanki dalgalanıyor gibiydi. Saçlarımın çıkmasından çok kirpiklerime ve kaşlarıma tekrar kavuşmak beni mutlu ediyordu. Onlarsız güneş tamamen bir işkence halini alıyordu. Artık tatil vakti gelmişti; kafamı dinleyecektim. Hemen Yavuz’u aradım.

-“Adamım, bre yiğidim, tıfıllığın geldiği son noktam.”

-“Ne vardı birader?”

-“Ne oynuyorsun kardeş?”

-“Olm işim var, emekli polis memuru Max Payne var karşında, saygılı ol, alırım bak seni”

-“Biraz büyü be kardeşim. Bebek oyunlarını bırak, bak GTA V çıkacakmış ona hazırlan benim gibi, hayret bir şeysin yani. Neyse, ne diyecem bak”

-“ Söyle adamım.”

-“Müdür, hadi izin alalım Alaçatı’ya sörfe gidelim.”

-“Berna komutan bizi izin vermez, niye versin ki, ben de olsam vermezdim. Hele sana yağmurlu günde bir bardak su bile vermem, şahsen.”

-“Müdür, sen pis bir adam oldun. Seni sörfte geçtiğim için naz yapıyorsun. Dikkat et, bana rüzgârın oğlu derler, bastım mı yelkeni rüzgâra, uçar giderim.”

-“Senin kafa gitmiş birader, beni geçeyim derken kafana bumba çarptığı zamanı unuttun galiba; kardeşin yanında olmasa boğulup gidecektin.”

Berk Yeniden -3 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Mutlu Bayramlar

Mutlu ve Huzurlu

Mutlu Bayramlar için yorumlar kapalı

Filed under Genel Sağlık

Berk Yeniden -2

Her son yeni bir başlangıçtırDoktor tam ağzını aralayıp kelimelere başlarken, bir çatırtı koptu ve adamcağız bir anda hızlı bir şekilde masanın altında kayboldu. Sanki vahşi bir timsah, nehirden geçen bir insana pusu kurmuş ve içine çekmiş gibi sesler geliyordu doktordan. Hepimizin ağzı dehşet içinde açık kalmıştı ki masanın kenarında doktorun elini görünce bir oh çektik.

-“ Evladım, neden öyle öküzün trene baktığı gibi bakıyorsun? Doktor Beye yardım eder misin hemen.”

Annem olayın şokunu atlatmış ve ihaleyi de bana çakmıştı. Düşen insanlar hem komik olur, hem de nedense utanırlar; bense her düştüğümde ilk önce kendime gülerim. Ama annemden daha fazla laf işitmemek için gülmemi zoraki bir şekilde tutarak doktora yardıma koştum. Adamcağızın canı yanmıştı ve muhtemelen mırıldanarak küfrediyordu.

-“Hocam nasılsınız? Size bir doktor çağıralım mı?” esprimi onkolog “He, he” deyip savuşturdu.

-“Evet, Berk Bey, raporlarınız harika; bundan sonra takip edeceğiz. İlk kontrolümüz 1 ay sonra kan tetkiki olacak”.

Şempanzeler gibi çığlık çığlığa gülmemek için kendimi zor tutuyordum; ağzı kapalı gülmeye güvercin gülmesi deniyordu; benimkisi, anne korkusu gülmesiydi. Hala düşüş anı aklıma geliyordu, bir anda doktor nasıl da sandalye tarafından yutulmuştu. Odadan çıkar çıkmaz anneme:

-“Nasıl düştü doktor” diye kahkaha atıp annemin yanaklarını sıkıştırdım.

Annemse, babama baktı:

-“Hep senin yüzünden oluyor bunlar, öyle gevşek yetiştirdin ki Berk’i. Bu oğlandan hiç ama hiç umudum yok.” dedi.

-“ Ya anne, çok önemli bir şey sormayı unuttum doktora. Bir dakika bekler misiniz beni?”

Kafamı pervazın arasından uzatıp doktora:

-“Kusura bakmayın hocam, denize girebilir miyim? Sörf yapabilir miyim?”

Doktor bana baktığında en kötü kâbusunun geri döndüğü izlenimini surat ifadesinde bir an görür gibi oldum.

-“Tabi ki, ancak güneşe fazla çıkmayın, cildiniz kemoterapiden dolayı hassastır. İyi tatiller diliyorum size.”

-“Hocam, kendinize iyi bakın, sağlam sandalyeye oturun.”

Berk Yeniden -2 için yorumlar kapalı

Filed under Hasta Hikayeleri

Berk Yeniden

Her son yeni bir başlangıçtırGörememişlerdi, çünkü bilmiyorlardı. Aynen kendisi de kanserin ne olduğunu bilmediği için görememişti.

Ben de bu savaşa girerken, gemilerimi yakmalıyım diye düşündü. Saatine baktı, 6’ya geliyordu, İK’da bu saate kimse kalmazdı. Ücretsiz izin dilekçesini yazmaya başladı. Yönetim kurulu şok olacaktı, kariyer planı da şok olacaktı, ama bu durum kariyer planından daha değerliydi. İK’ya Marc Jacops antetli dilekçe yazarsa çok dikkat çekerdi diye düşündü, telefon kapları bile Marc Jacops’dı, bir de Michael Kors hastalıkları vardı ki akla zarar. Yani ben de marka severim, ama bu kadar hastalıkla bağlı olmam mümkün değil diye düşündü. Bu futbol takımı fanatizmi gibi bir şeydi. Gün boyunca kargo şirketlerinin elemanları, arıların oğula polen getirdikleri yoğunlukta online alışveriş sitelerinden kutular getiriyorlardı. Bazı kargo firmaları bizim plazaya ofis açmayı bile düşünüyorlardı. Bir dönem de strawberry’den yüzlerce kutu geliyordu ki neyse gümrük nedeniyle sekteye uğramıştı.

Kendisi baby-boomer gibi davranırken, hemen akabindeki jenerasyon çok değişik davranıyordu; günü yaşıyorlardı, aile kurmak gibi pek dertleri de yoktu. Bunun sonu nereye varır diye düşünüyordu, acaba Can’ı neler bekliyordu. Pragmatik bir shift olmuştu, internet ve modern çağ hepimizi inanılmaz şekilde değiştirmişti, yeni neslin yanında kendini dinozor gibi hissediyordu. Onca hırsına rağmen, yine de aile hayatında kendimi mutlu, huzurlu ve güvende hissediyordu.

Berk Yeniden

-“Yavuz!” diye telefona bağırdım.

-“Ne oldu abi?” diye titreyen sesle Yavuz miyavladı.

Büyük bir çelişki yaşıyordum, Berna Hanım’ın hastalığını Yavuz’a söylemeli miydim, yoksa bana güvendiği için kimseye konuyu açmamalı mıydım? Ünlü düşünür Romanson’un sözü neydi: “iki kişinin bildiği sır değildir”

-“ Yandın olm sen. Bütün gün iş yaparmışsın gibi oyun oynadığını tespit etmiş; eğer ben itiraf edersem senin gibi yanmayacakmışım.” Yavuz’a düşündüğünü vermem gerekiyordu, öbür türlü Berna Hanımın kanser olduğunu söylemem gerekiyordu.

-“Ne olacakmış, atacak mı beni işten?” derken Yavuz’un renginin kirece döndüğünü hissedebiliyordum.

-“Son bir şansın kalmış dedi komutan, sonrası kötüymüş.”

-“Tamam abi. Bak bunların hep senin yüzünden oluyor müdür, senin yüzünden hep başımız belaya giriyor. Kaç kez dedim sana online Call of Duty oynamayalım diye.”

-“Valla kardeşim, bence de sence, artık altılı ganyana falan geçelim bu vesileyle.”

Yavuz’da söz bitmişti, “hasta manyak” diyerek telefonu suratıma kapattı.

Berna Hanım için üzülüyordum, zor ve sıkıntılı günler onu bekliyordu. Ama en zoru ilk haftalardı, neyi nasıl yapacağını bilemediğin dönemlerdi. Kader bizi ast üst ilişkisinde eşitlemişti, hatta beni daha kıdemlendirmişti.

Deminki konuşmada sanki bana “mama tosunu” demişti, acaba neyi kastediyordu, muhtemelen kafası çok karışıktı. Ben okulu bitirmiş, sınavları geçmiştim, ama onunkisi yeni başlıyordu.

Onkoloğun karşına ailecek dizilmiştik; PET/CT sonucunun ne olduğunu bilsem de heyecanın zirve yaptığı anlardı; her an bir sürpriz çıkabilirdi. Onkolog, bana ait görüntülerin olduğu kalın ve eni 60-70 cm olan zarfın içinden raporu ve filmleri çıkartmaya başladığında kalbim deli gibi çarpmaktaydı.

Berk Yeniden için yorumlar kapalı

Filed under Hasta Hikayeleri

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -7

Her son yeni bir başlangıçtırORTAK CEVAP

Meme Kanseri Tedavisi ve Tanı Baz Alınarak Nekahat Süresi

Tanı Cerrahi Ek Cerrahi Asıl Tedavi Ek Tedavi Tedavide geçirilecek ve Nekahat Süresi
T1/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Radyoterapi: Brakiterapi (radyoterapinin bir türü)
(7 gün)
14 – 21 gün
(2 – 3 Hafta)
T1/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Tekrar çıkarılma (re-eksizyon)

(3-7 gün)

Radyoterapi: APBI (radyoterapinin bir türü)

(3 hafta)

6 Hafta
T1/N1/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj)

Radyoterapi: APBI (radyoterapinin bir türü)

(3 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay
T2/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 8 – 9 Ay
T3/N1/M0 Mastektomi (14 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj) Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay
T3/N1/M0 Mastektomi (21 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj) Aynı seansda meme protezi Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay

T = Tumör Çapı:

T1 = 0-2 cm, T2 = 2-5cm, T3 = >5cm, T4 = ülserli

N = Lenf bezi tutulumu:

N0 = Tutulum yok, N1 = Kanserin tutulumu var

M = Metastaz:

M0 = Metastaz yok, M1 = Kanser yayılmış

Bu ortak cevap, bundan sonraki yol haritasını da çiziyordu. Ancak bu kadar da basit değildi; tümördeki östrojen hormonu, progesteron hormonu, HER2/neu varlığı tedaviyi değiştirebiliyordu. Örneğin HER2/neu pozitifse tedavi yaklaşık 1 yıla çıkıyordu.  Ayrıca tümörde genetik araştırma yapılıp, genetik risk skoru hesaplaması gibi bir durum da söz konusuydu. Bir de pre-menopozal, post-menopozal durumda tedaviyi değiştirebiliyordu. Menopoz öncesi ve menopoz sonrası: her oyunun kendine göre kuralı vardı; mecazi anlamda Rus Ruleti gibi gözüken hastalığın da.

Bilgileri tamamlandıkça kendini daha iyi hissediyordu. Beklemediği bir anda savaşın ortasında kalmıştı, çaresiz hissetmesi doğaldı; ancak şimdi sis perdesini bilgiyle aralıyordu. Savaşçı doğası kendini tekrar bulmuştu. Doğduğumuz gün zaten ölmeye başlamıyor muyduk? Ölüm her zaman uzak olsa da bir yandan da çok yakındı. Can’ın varlığı kendisini istatistiklerden kurtarmıyordu. Güçlü olan hayatta daha fazla kaldığı bir doğada yaşıyorduk; bu güç bazen fiziksel, çoğu zamanda bilgiydi. İş hayatında da bu durum böyleydi. Yağmura yakalandığında saçak altında gitmeye gerek yoktu, doğrudan yolun ortasından gitmek, değişimi kabul etmek açısından en doğrusuydu.

Hayatı istese de istemese de değişmişti; bu değişimi geri döndürmesi mümkün değildi. En mantıklısı bu olayı olduğu gibi kabul etmekti, bedeni öldürmeden nefsi, yani egoyu öldürmek gerekiyordu. Zincirlikuyu Mezarlığının girişine yazılan ayet de bedenden değil egodan bahsediyordu. Hangi pozisyonda olduğumuzun, ne iş yaptığımızın, cinsiyetimizin ne olduğunun hiçbir önemi yoktu; hepimiz insandık ve kabul etmesek de ölümlüydük.

Biyopsinin sonucunda kanser çıkacağını hiç tahmin etmiyordu, karmanın kendini koruyacağını düşünüyordu, beklenmedik sonuç hayatımda ilk kez kontrolünü kaybetmesine neden olmuştu, bir çalışanının yanında ağlamıştı. Bu kabul edilemezdi. Bunu günlüğüne yazdı, bir daha asla böyle bir zayıflık gösterme. Mont Blanc kalemiyle Moleskine günlüğüne yazdığı bu yazı damlalarla genişliyor ve büyüyordu. “Allah kahretmesin!” diye fısıldadı, yine ağlıyordu. Kadınlarda ağlama geni ne çok diye düşündü. Ağlak savaşçı mı olurmuş diye düşündü. Ama o bir savaşçıydı, her zaman öyle olmuştu.

İspanyollar Güney Amerika’yı fethederken komutanları geldikleri gemiyi yaktığı için az sayıda askerle koca bir kıtayı fethedebilmişlerdi. Amerikan yerlileri, peki nasıl koca savaş gemilerini görememişlerdi?

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -7 için yorumlar kapalı

Filed under Hasta Hikayeleri

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -6

Her son yeni bir başlangıçtırPlan yapmalıydı ve buna hemen başlamalıydı. İnsan kaynaklarını aradı ve önümüzdeki 1 hafta işe gelemeyeceğini söyledi. Ofise hızlıca döndü, laptopunu aldı, üstünü giydi ve hızla binayı terk etti. Yakında bir Starbucks olmalıydı, çalışırken öğle yemeğinde bile ofisin dışına çıkmadığı için çevreyi çok iyi bilmiyordu, ancak Berk tayfasını ellerinde büyük kahve bardaklarıyla sanki süper çok iş yapıyormuş havalarında koridorlarda dolaşırken çok görmüştü.

Büyük ve sert bir kahve sipariş edip uzun masaya geçti; internet bağlantısı burada vardı ve akşama kadar yoğun çalışmalı ve aileye prezantasyon yapmalıydı. Notlar almaya başladı:

  1. Kanser Nedir?
  2. Meme Kanseri Nedir?
  3. Meme Kanserinde Erken Tanı Nedir?
  4. Meme Kanserinde Tedavi Nedir?
  5. Ameliyatını Hangi Doktor Yapar?
  6. Ameliyat Risk Taşır Mı?
  7. Sağlık sigortam bu ameliyatı karşılar mı?
  8. Hangi Hastanede ameliyat olmalıyım?
  9. Ameliyat sonrasında enfeksiyon riski nedir?
  10. Ameliyat sonrası kendi işimi kendim halledebilir miyim?
  11. Kaç günde eve dönebilirim- Can’ı kime emanet etmeliyim?
  12. Kemoterapi görecek miyim?

Benzer bir çalışmayı Can’ın doğumundan önce de yapmıştı, dolayısıyla jargonu az da olsa biliyordu.

  1. Kanser:

Kontrolsüz büyüyen, çıktığı yerin komşusundaki dokuları istila edebilen ve çıktığı yerin dışındaki organlara atlayabilen (metastaz) bir hastalık.  Kanserin iki hareketi vardı ya yakınındakine saldırıyor veya damar sistemini kullanarak başka organlara göç ediyorlardı. Neden böyle davranıyor ve zıvanadan çıkıyordu bu hücreler bilinmiyordu.

Kanser hücreleri kaotik hareket ettiği için daha fazla enerji harcamak zorunda kalıyordu ve bu enerjiyi de verimli kullanmıyordu. Bu yüzden kanser hücreleri artmış enerji ihtiyacını sağlamak için kendilerine kaçak damar hattı çekiyorlardı. Gayri nizami bu hareketlerle hızla sayılarını arttırsalar da zayiatları da bu derece fazla oluyordu. Belki de bu hücreler yeni bir organ yapmaya çalışıyordu, ama genetik bilgileri yeterli olmadığı için çıkan doku bir işe yaramıyordu, fay hattına kaçak bina inşa etmek gibi bir şeydi. Hem kendi yıkılıyordu, hem de içindekilere zarar veriyordu.

  1. Meme Kanseri Nedir?

Kadınların %12,5’inde gözüken bir kanser türü, ayni 8 kadından bir tanesi bu hastalıktan etkileniyordu. Sayısal lotoyu tutturma olasılığının 13.983.816’de bir olduğu düşünülürse, aslında bu durum piyangonun birisine çarpmasından çok, yağmura yakalanmaya benziyordu.

Meme kanseri riskini arttıran durumlar vardı: bunların çoğunluğu östrojene maruz kalmayla alakalıydı, erken adet görmek, dışarıdan östrojen almak riski arttırıyordu. Emzirmek ise riski azaltıyordu. Bir de genetik yatkınlık vardı, yakın akrabalarda meme kanseri olduğunda da risk artıyordu.

Ayrıca BRCA denilen, BReast CAncer (meme kanseri) genetik mutasyonunda da meme kanseri riski oldukça artıyordu; öyle ki bu kadınların %65’i meme kanseri %46’sı yumurtalık kanseri oluyordu. Rakamlar dehşet vericiydi.

Bir de CHEK2 mutasyonu vardı ki bu da meme kanseri riskini %37’ye taşıyordu.

“Şansa yaşamışız” diye düşündü Berna. Hayatın iş dışındaki rakamlarının da vahşi olabileceğini düşünmemişti. Acaba kanserin üzerinde de satış baskısı var mıydı, daha fazla kanser yapalım diye, sanki onun için çalışıyor gibiydi bu mendebur hücreler.

Erkek olmak da meme kanserini sıfırlamıyordu, ama erkeklerde de meme kanseri olduğunu görünce şaşmıştı. Hâlbuki erkeklerin de memeleri vardı. Berna kendisininkilerden her zaman memnun olmasa da onlardan bir tanesi kaybetmek de istemiyordu. Memeleriyle kendisini kadın, güçlü bir kadın hissediyordu; hayata bir daha gelse bu göğüs farkıyla, doğurgan güçle gelmek isterdi.

Gözünden damlaların yuvarlandığını laptopun klavyesinin ıslanmasıyla fark edebildi.  Gözlerini Park Bravo’dan aldığı gömleğine sildi, ağlamak için nasılsa bolca vakti olacaktı. Şu anda zamana karşı yarışıyordu.

  1. Meme Kanserinde Erken Tanı Nedir?

40 yaş üzerindekilerin mamografi çektirmesini önerenler de vardı, önermeyenler de. Aslında çok gecikmemişim diye düşündü. Acaba erken bir evrede miyim? Başka yapılabilecek bir şey var mı diye aklından geçirdi. Bir şekilde tanı konulmuştu.

  1. Meme Kanserinde Tedavi Nedir?

Meme kanserindeki ilk tedavi cerrahi müdahale ile kanserli alanın vücuttan çıkarılmasını içeriyordu. Ya kitle çıkarılıyordu, ya da memenin tamamı çıkarılıyordu. Bunu neye göre karar veriyorlardı, bunu gideceği doktora sormak için ajandasına “Doktora Sorulacaklar” başlığını yazdı.

Bazen cerrahi işlem öncesinde kemoterapi veriliyordu, bazen de cerrahi sonrasında. Yine bunu neye göre karar veriyorlar diye düşündü. Çok karmaşık bir işe bulaşmıştı. Bir de ışın tedavisi vardı ki bunu hiç anlamamıştı.

“Moral bozmak yok!” dedi, sertçe kendine; 1.000km’lik yol ilk adımla başlar

  1. Meme Ameliyatını Kim Yapar?

Bu Kara Murat kim sorusuna benziyordu, herkes “Ben, ben” diyordu, ama bunlardan usta olan kimdi? Bunu ayrıca araştırması ve destek alması gerekiyordu. Bu seçimi internet desteğiyle yapamayacağını anlamıştı, başka bir networke bağlanmalıydı.

  1. Ameliyat Risk Taşır Mı?

Meme kanseri sonrasındaki ölüm riski sıfır olmasa da son derece düşüktü, bulabildiği bir rakam %0,24’ü gösteriyordu. Demek bu cerrahi müdahaleden korkması gerekmiyordu.

  1. Sağlık Sigortam Bu Ameliyatı Karşılar Mı?

Özel sigortasını şirketi yapıyordu ve %100 karşılıyordu, sigortanın geçmediği hastane yok gibiydi. Acaba bu ameliyatı Türkiye’de mi olsaydı, yoksa İngiltere’ye mi gitseydi? Londra’da yaşadığı yıllarda, oranın sağlık sisteminden hiç haz etmemişti. Hoş 2 veya 3 kez basit hastalıklar geçirmişti, ama GP’yle iletişim pek kuramamıştı.

Mutluluğu uzaklarda aramaya gerek yok diye düşündü, memleket gibisi yok diye içinden geçirdi.

  1. Hangi Hastanede Ameliyat Olacağım?

Bu soru, hangi doktora ameliyat olacağım sorusuna bağlıdır.

  1. Ameliyat Sonrası Enfeksiyon Riski Nedir?

Ameliyat çok zor ve karmaşık bir ameliyat gibi durmuyordu, ama yine de bir doktor arkadaş bulmak, onun bilgisini ve tecrübesini kullanmak gerekiyordu.

  1. Ameliyat sonrası kendi işimi kendim halledebilir miyim?

Ortak cevaba bak

  1. Kaç günde eve dönebilirim- Can’ı kime emanet etmeliyim?

Ortak cevaba bak

  1. Kemoterapi görecek miyim?

Ortak cevaba bak

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -6 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -5

Her son yeni bir başlangıçtır-“Yapalım.”

-“Ne zaman yapalım?”

-“Hemen şimdi yapalım.”

-“Emin misiniz? Yanınızda birisi var mı?”

-“Hayır, gerekli mi?”

-“Gerekli değil.”

Radyoloğun eli çok hafifti ancak, nispeten kalın bir iğne ile birkaç yerden biyopsi alınmıştı. Bilmek, bilmemekten iyidir diye düşünüyordu. Akşam eve gittiğinde ne Arda’ya ne de annesine bu konuyu açmamıştı. Gereksiz stres olurlar diye düşündü. Nasılsa patoloji sonucu geldiğinde konu açığa kavuşacaktı.

Şirkette kendisine çeşitli lakaplar takarlardı, ancak bunlardan en çok “Demir Leydi”yi severdi, kendine yakıştırırdı. Sonuçta zanaatkâr bir aileden gelip başarı basamakları siyasette olmasa da şirket siyaseti içinde tırmanmaya devam ediyordu.

Her şeye göğüs gerebilirim diye düşünürdü, ancak patoloji sonucuna doğru yaklaşırken, daha önce hissetmediği korkular su yüzüne çıkıyordu. Demek ki düşündüğü kadar demirden yaratılmış değildi.

Elektronik postayla gelen patoloji raporunu okuduğunda, bunun onun başına gelebileceğini hiç hesap etmediğini anladı. İlk önce ne kadar zamanı kaldığını düşündü: İngilizce “breast cancer survival” anahtar kelimelerini google’da arattı, ilk linke tıkladı: http://www.cancer.org/cancer/breastcancer/detailedguide/breast-cancer-survival-by-stage

Acaba bunlardan hangisine giriyorum diye düşünmeye başladı. Böylesine bir tehdit hayatında hissetmemişti. Ölümü zaman zaman düşünmüş, ama bunun da üstesinden gelirim diye fazla umursamamıştı. Tehdit her zaman olsa da, bu kadar açık ve yakın değildi. Ne hastalık, ne ölüm, ne de yaşamak hakkında hiçbir şey bilmediğini 41 yaşında hissetmek çok acıydı. Geriye dönüp baktığında, şirket dışında bir şey yapmadığını gördü; bir tek elle tutulur Can vardı ve onu kaybetmek istemiyordu. Tabii ki, kendinin ince havada kaybolmasını da istemiyordu.

-“I don’t want to vanish into thin air.” diye fısıldadı.

Bir yardım almalıydı. Acaba kime danışsaydı?

-“Şapşal Berk’i bulmalıyım!” dedi. Peki, neden Berk’i bulacağım diye düşündü; düşünceleri geriden takip ediyordu sözcüklerini.

Hızla Berk’in bulunduğu kutucuğa gittiğinde, sadece dağınık bir masa, yarısı yenmiş bir poğaçayı görünce sinirinden Berk’in sandalyesini tekmelemek istedi. Berk’i Can’dan önce tanısaydı kesinlikle işten atardı, ama ne var ki sevimli bir tipti; büyümeyen çocuktu. Verdiği görevleri geciktirerek yapıyordu, defalarca kendisini uyarmıştı, ama Berk kendi programını uyguluyordu. Zeki çocuktu, ama Yavuz’la birlikte dalgacı olarak biliniyorlardı; gez, toz, eğlendi tüm dünyaları. Kanser olduğunda olgunlaşır diye düşünmüştü, ama Berk hep aynı Berk’ti. Şimdi kendi başına bu olay geldiği için Berk’in değişmemiş olmasının aslında büyük bir meziyet olduğunu anlıyordu.

Öğrenmesi ve tecrübe etmesi gereken önemli bir olay vardı, bir yerden de başlaması gerekiyordu. Berk süreci en yakın zamanda yaşamış birisiydi, ondan tecrübelerini, işin püf noktalarını öğrenmesi gerekiyordu. Konunun dallanıp budaklanıp kontrolünün dışına çıkmaması gerekiyordu. Panik halinde verilecek kararların doğru olma olasılığı düşüyordu, kavgada sakin ve hazırlığını tam yapmış olan taraf kazanırdı.

Bu felsefe o kadar iliklerine işlemişti ki, Can’ın hipnotize olarak seyrettiği “Tamirci Manny” çizgi dizisinin en önemli vurgusunun “Bir işe hazırlığın ve malzemen tam olarak başlayacaksın” olduğunu düşünür ve kendi elemanlarına da hep bu örneği verirdi.

Saatine baktı, bu saatte dalgacı Berk muhtemelen hala daha yemekten geri gelmemişti. “Sıkıysa bir daha geç kalsın, bak bakalım prim, maaş alabiliyor mu?” diye içinden geçirdi. Bunlara elektronik kelepçe takmak lazım diye düşündü.

Nereye yemeğe gitmiş olabilirlerdi ki? Birkaç telefon görüşmesinden sonra yerlerini tespit etmişti, ne derlerdi dünyada herhangi bir insana 7 kontakla ulaşabilirsin: işte doğruydu.

Restoranın kapısından içeri girdiğinde Yavuz ve Berk’i hemen görmemek elde değildi. Çubuklarla kılıç oynuyorlardı. Berna tam bir ikilem içindeydi, bir yönetici olarak çalışanlarının böylesine laubali davranışlarını tolere edemezdi; bir yandan da oğlu Can ve onun oyunları aklına geliyordu, acaba onun büyüdüğünü görebilecek miydi, şu karşında duran deli oğlanlar gibi olacak mıydı Can?

-“Bu kadar eğlence yeter”, diye düşündü, “şunları bir dağıtayım”.

Berk’le yalnız kaldığında artık gücü tükenmişti; fit gözükmek için eski zaman filmlerinde kadınlar korse takarlardı, ama bir anda patlardı ya. Bu kadar zayıf olabileceğini tahmin edemiyordu, bir çalışanının omzunda ağlamak da neydi? Ancak kendisine hâkim olamıyordu, nedense Berk’i kurtarıcı gibi görüyordu. Hayat ne kadar acımasızdı?

Bir saat süren yoğun sorgulamanın sonunda Berk’ten alabildiği bilgiler çok da tatminkâr olmamıştı: “salak çocuk” diye içinden geçirdi. Tamamen akışla devam etmişti; hastalığı hakkındaki bilgileri yeterli değildi.

-“Mama tosunu” diye fısıldadı. Muhtemelen bebe bisküvisi ile beslenmenin getirdiği IQ düşüklüğü diye düşündü. Asla Berk gibi olamazdı, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmeliydi, her şeyi kontrol altında tutmalıydı. Bilinmesi gereken ne varsa araştırmalı, belki de gizli bir patern varsa onu da çözmeliydi.

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -5 için yorumlar kapalı

Filed under Hasta Hikayeleri

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -4

Her son yeni bir başlangıçtırYorgan, emek ve sabır gereken bir sanattır; sabrı ve sistemli çalışmayı babasını izlerken öğrenmişti, ama biraz da simetri tutkusu vermişti. Okuldayken en fazla geometriyi severdi, ama üniversitede işletmeye kendini daha yakın bulmuştu.  Üniversiteye girdiğinde en havalı bölüm işletmeydi. Derslerde çok zorlanmamıştı, disiplinli çalışması, kendine güveni ile okulu derece ile bitirmişti. Okul hayatı boyunca İngilizce öğrenmek için gittiği British Council’de de iyi ilişkiler kurmuş, bu da onun ekonomi MSc için London School of Economics’den burs almasına sebep olmuştu. LSE’de master yaparken ek iş olarak da barda barmaid olarak çalışması insanları daha iyi gözlemlemesine neden olmuştu.

Londra’da geçirdiği iki yıl, İngilizce aksanını da değiştirmişti. Şu anda çalıştığı şirket Amerikan menşeli olduğu için aksanıyla dalga geçenler başlangıçta çok olmuştu. Stajyer olarak girdiği bu şirkette, kariyer basamaklarına çıkıp koordinatör olmayı başarmıştı. Bu plan içine bir evlilik ve bir de Can’ı sıkıştırması da operasyonel gücünün ne kadar kuvvetli olduğunu kendine ispat ediyordu.

Can doğana kadar çocukları pek sevmezdi, belki de kendinden başka birisini de fazla sevdiği söylenemezdi. Can zihinsel hayatında bir çatlak açmıştı. Kariyer hedefleriyle Can arasında sıkışmıştı. Bunun olabileceğine ihtimal vermiyordu, ancak annelik içgüdüleri son derece baskındı. Her şeyi kontrol edebiliyordu, ama bu duyguyu zar zor zapturapt altına alabiliyordu. Kendisi için çizdiği, çok çalışma, disiplin ve sürekli ilerleme, edebi anlamda kan, ter ve mücadele ile elde edilen iktidar, minicik bir velet tarafından köklerinden sarsılmıştı.  Evdeki simetriyi bile tutturamıyordu, Can’ın yaramazlıkları, oyuncakların dağınıklığı içinde bir öfke santralinin gürültüyle çalışmasına neden oluyor, ancak Can’ın en ufak ateşi çıktığında bu öfke nedeniyle büyük bir suçluluk duyuyordu.

-“Hayatta sağlam duracaksın” olan düsturunu iş ve özel yaşamında katı bir şekilde uygulayabiliyordu, ama “du”. İş hayatında kaç kişiyi harcadığını hatırlamıyordu bile, zayıfları, sızlananları hiç sevmezdi. İyi yönetici, iyi elemanlarla çalışırdı, ancak onları da sıkı bir eğitimden geçirmek ve kendisi gibi sert ve dayanıklı yapmak zorundaydı.

Ama Can, hiç çalışanlarına benzemiyordu, ne yapsa da, basitinden karışığına her türlü stratejiyi uygulasa da istediğini yaptıramıyordu. Bir denge oluşturmak için iktidarının bir kısmını ona vermek zorunda kalmıştı. Zamane bebeleri ve genlerdeki analık, güçlü bir işbirliği içindeydi. Karışık duygular yaşıyordu. İş hayatına bunun yansıması olmuştu, iş eski öneminde değildi; en önemli toplantılarda bile konsantrasyonu kaybolup Can’ın yemeğini yiyip yemediğini düşünür olmuştu. Hâlbuki Can’ın öncesinde, daha çok CEO olduğu zamanların hayalini gerçekleştirmeye çalışırdı. Harrods’da alışveriş yapabileceği zamanların gelmesini bekliyordu, o Chloé çantaya yaklaştığını hissediyordu, ama gelecek ve Can için de yatırım yapmalıydılar. Ailelerden destek de alarak bir evleri olmuştu, arabayı şirket zaten veriyordu. Ama Can okula başladığı zaman masrafları katlanarak çoğalacaktı, hele popüler bir okula vermek istese, ki isteyecekti, bir servet onları bekliyor olacaktı.

IT’ci bir geek olan eşi Arda ile iyi anlaşıyorlardı, Can’a iyi babalık yapıyor ve onunla birlikte çok eğleniyorlardı. Boğaziçi’nde tanışmışlar, Berna Londra’dan döndükten sonra da hayatlarını birleştirmişlerdi.

2 hafta önce sağ göğsünde belli belirsiz bir sızlama ile bir sertlik fark etmişti. İlk önce sutyenin rahatsız ettiğini zannetmişti, ama her zaman sağlamcı olduğu için vakit geçirmeden doktora gitmeye karar vermişti. Muayene eden doktor her hangi bir şey bulamamış, ama yaş itibariyle mamografi ve ultrason istemişti. İşte bu noktadan sonra olaylar jet hızıyla gerçekleşmişti.

-“Biyopsi yapmak lazım.”

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -4 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -3

Her son yeni bir başlangıçtır-“Nasıl oluyor bu işler?”

Ne işleri nasıl oluyor diye düşündüm, Berna komutan kesinlikle işte Assasin’s Creed oynadığımı biliyordu, acaba tapınak şövalyeleri kısmını nasıl geçeceğini mi merak ediyordu, orada mı takılmıştı.

-“Berk, birazdan konuşacaklarımız kesinlikle aramızda kalmalı, bunu anlıyor musun?”

Amerikalılara has emir tekrarı, benim Berna komutan tarafından hafif çaplı bir embesil gibi göründüğüm anlamına geliyordu.

-“Tabi ki.” Yoksa “Yes Sir!, Yes Sir!” mü demeliydim, filmlerde olduğu gibi.

Berna Hanım, gözlerinden yaşlar Muson yağmurları gibi inmeye başlamıştı. Muson kelimesi mevsimden geliyordu, Berna Hanım’sa bir anda kurak mevsimden ıslak mevsime geçmişti.

Berna komutan benim bilmediğim bir şey mi biliyordu, acaba PET/CT sonuçları beni kandırmak için yapılmış bir düzmece miydi? Acaba şu anda ölmek mi üzereydim? İçim bir fena oluyordu, ölümün taze toprak kokusu ensemden aşağı kayıyordu.

-“Berk, senin tecrübelerinden faydalanma istiyorum. Geçen hafta göğsümden biyopsi yapıldı ve bana meme kanseri tanısı konuldu.”

Berna Hanımın gözlerindeki korkuyu görebiliyordum, hem gençti, hem de büyütmesi gereken bir çocuğu vardı. Arkadan Queen’in “Who wants to live forever?” kulağıma geliyordu (http://youtu.be/5L8-FTvSVxs) . Kim sonsuza kadar yaşamak istemezdi ki? Onu çok iyi anlayabiliyordum, dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydi; çaresiz hissediyordu, yalnız hissediyordu, hiçbir şeye odaklanamıyordu, kimdi düşmanı, neden onu tehdit ediyordu, ne suç işlemişti? Hâlbuki Can’ı onca işinin arasında, o kariyer basmaklarında 1,5 yıl emzirmemiş miydi?

Ailesinde kimsede kanser yoktu, tamamen bilmediği bir yola girmişti. En son doktora gittiği zaman Can’ın doğumuydu, yani aradan 4 yıl geçmişti. 41 yaşındaydı ve formunun zirvesindeydi. Çaylaklık dönemi bitmişti, büyük resmi görebildiğini düşünüyordu, ancak şimdi anlıyordu ki yanlış resme bakıyordu. Kariyer basamaklarını tırmanırken çektiği eziyeti düşündü, bir de çektirdiği eziyeti de.

Düz liseden mezun olup Boğaziçi’ne girmek için uzun yıllar canını dişine takıp çalışmıştı. Şirkette onu snob gibi görseler de, aslında halkın bağrından kopup gelen birisiydi. Annesi ev hanımıydı, babası ise yorgancıydı. Hiçbir zaman bolluk içinde bir hayatı olmamıştı, kıt kanaat geçinebiliyorlardı. Çocukluğunda babasının dükkânında çok vakit geçirir ve ona yardım ederdi. Pamuğun kabartılmasına bayılırdı, ilk zamanlar yay gibi aletle pamuk kabartılırken, sonradan çıkan basit bir makine pamuğu kar tanesi gibi havaya üfleyip kabartırken gelecekte önemli ve yüksek mevkide olduğu günlerin hayalini kuruyordu.

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -3 için yorumlar kapalı

Filed under Akciğer Hastalıkları