Kaçarken Yakalanmak

Her son yeni bir başlangıçtır

-“Yavuz, gel şurada çay, kahve bir şeyler içelim; araba içinde biraz daha kalırsak, kurutulmuş ahtapot bacaklarına benzeyeceğiz.”

Sessiz, sakin çay bahçesinde oturmaya başladık. İnanılmaz yorgunduk ve tatil denilen kâbus bitmiyordu. Artık sörf yapmaktan geçmek, sadece yumuşak bir yatakta uyumak istiyordum, ama aramızda bir feribot ve 380km vardı.

-“Merhaba gençler, şöyle yanınıza oturabilir miyim?”

İkimizin de içi geçmişti, bir anda irkildik. Yavuz yine çadıra dolanacağımızı düşünerek çakısını eline almış ve sıkıca kavramıştı. Bu dayı sabahın köründe kesinlikle bir başka gezegenden ışınlanmış bir uzaylı olmalıydı.

Buram buram rakı kokusuyla konuşuyordu dayı; belki normal nefes almıyordu, sadece rakı soluyordu.

-“Çaylarınız bitmiş, hemen tazeliyelim.”

-“Yok abi, sen hiç rahatsız olma, biz zaten içtik çayımızı, kalkacaktık.”

Ağıla düşmüş koyun gibi Yavuz’la göz göze geldik. Melemelerimiz bir sonuca varmayacaktı ve alkolik dayıdan kurtulamayacaktık, bunu biliyorduk fakat yine de debelenmeye devam ettik.

-“Zahmet etme abi.”

-“Ee, Melmeket neresi gençler?”

-“Edirne”, dedi Yavuz.

-“Abi, biz aslen Edirne’liyiz. Bizimkiler orada çiftçilik yaparlar. Aileden kalan geniş arazi var. Şekerpancarı, buğday, günebakan yetiştiririz. Ama en kral memleket bence Edirne’dir, Bulgar Kralı Filip bile aslen Edirne’lidir. Abi bir de Edirne ciğeri var, yedin mi hiç?”

Yavuz’u dinliyorum, gözlerim kapalı

Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

Yavuz’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Yavuz’la alkolik abi arasındaki muhabbeti dinlerken anlık uykuya dalmıştım. Bu kâbusun bir an önce bitmesi gerekti. Bu acıya daha fazla dayanmam mümkün değildi.

Yavuz’a masa altından küçük bir tekme savurdum.

-“Aloo” dedim fısıldayarak.

Yavuz beni hiç kaile almıyordu ve muhabbeti yavaş yavaş bana kaydırmaya çalışıyordu.

-“Abi sen öğretmendin değil mi? Berk’in annesi de öğretmen. Berk, abiyle ne kadar ortak noktanız var değil mi?” diyerek Yavuz alkolik abinin muhabbetine beni savurdu. Bu Yavuz, kesin pisliğine böyle yapıyordu.

-“Abi” dedim. Bu Yavuz da Edirne’li ya, çok pis içiyor. Boğma rakı da yapıyor, karpuzları küçükken alıyor, rakıyı enjektörle içine basıyor. Acayip bir şey oluyor.“

Alkolik abi boğma rakıyla tekrar şarj olmuştu. Yavuz’u bitirecektim. Benimle oyun, donuk ay ışığında şeytanla raksa benzerdi.

Yavuz, alkolik abiyle muhabbetin belini kırarken, ben de ortamdan uzaklaşmış, betonla mavinin birleştiği hatta varmıştım.

Su olmasa canlılık olmayacaktı, ama bu suların mavisi, bu suların kokusu da başka diyarlara benzemiyordu. Basit ve sadeydi; türev veya göz boyama değildi. On yıl, yüz yıl veya bin yıl önce bile aynı maviydi; aynı kokuydu. İhtiraslar, kıskançlıklar, iktidarın şehveti, aşklar, sevdalar hep aynı mavide öğütülmüş, mavinin tonlarına eklenmişti.   Bu sulara bakmak, insanın geçmişine bakmakla eşti- geçmişte kalmış- hiç ilerlememiş insan egosu buradaydı.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s