Category Archives: Hasta Hikayeleri

Herkesin, her ailenin bir sağlık hikayesi vardır. İşte size bazıları…

Enzo

Her son yeni bir başlangıçtır

Sabahın aydınlanmasına yakın marşın basılmasıyla teknenin makinesi çalışmaya başladığını, sonrasında da kaptanla gemicilerin “vira demir, apiko, salpa” sesleri beni huzurlu hissettiriyordu. Aralıklarla uyanır gibi olsam da açık denizdeki dalgalar beni beşik gibi sallıyordu. Ruhum teknenin sakinliğince ısınıyordu; az buz bir yol kat etmemiştim.

Öylesine yorgundum ki, sürekli değişen görüntüler karşıma çıkıyor, saniye içinde uyanıyor, başka görüntüler giriyordu. Kâh uçağa geç kalıyordum, tam havalimanına yetişirken kapılar kapanıyordu, kâh sokakta yürürken köpekler saldırıyordu. Ter içindeydim, sıcak ve kasvetli hava, denizin tuzuyla birleşen mazot ve egzostun iç bulandırıcı kokusuyla sinerjistik etki ediyordu, ama kötü anlamda. Bu tur kötü geçecekti; tahta kabin içinde tahta tabut içinde gibiydik; mide bulantısı ile bir anda uyandım. Kaçmam gerekiyordu, ama nereye kaçabilirdim ki, sonsuzluğu belli, ancak sonu belirsizliğe doğru mavi yolculuk.

-“Noldu yeğenim, rüyanda müren balığı mı kovaladı seni?”

-“Sıcaktan bunalmışım kaptanım, neredeyiz şimdi?”

-“Ekinciğe gelmek üzereyiz.”

-“Kaptan, çok acıktım, bir balinayı bile yiyebilirim.”

Kahvaltı Van serpme kahvaltısı değildi, ama yumurta, zeytin peynir ve bolca ekmekle gözüm açılmıştı. Mavi turun en güzel taraflarından bir tanesi de yüzünüzü yıkamak için denize girmenizin yeterliliğidir.

Denizin tuzu ruhumu da iyileştirdiğini hissediyordum. Derin mavinin Jacques Mayol’üydüm artık, ruhum hapsolmuş bir yunustu ve özgürleşmek için denize ihtiyacım vardı. Teknenin demiri açık maviden, koyu laciverte dönüşen derinlikte simsiyah bir boşluğa gidiyordu; acaba onu takip etmeli miydim?

Bildiğim bir sıcaklığı vardı suyun, karanlıklaştıkça daha da belirgileşen makinelerin uğultusu ninni gibi uykumu getiriyordu. Her ne kadar kendimi bütün hissetsem de aynı zamanda burası bir hapishaneydi de.  Özgürlük gibi dursa da özgürlük dışarıdaydı, ama buna cesaret etmem gerekiyordu. Değişmek zorundaydım, bunu biliyordum, ancak daha fazla ertelemem mümkün değildi.

Derinlik sarhoşluğu gibi bir şey yaşıyordum, tekrar su yüzüne çıkmaya çalışıyordum ve artık ciğerlerim patlamak üzereydi. Dönüşümü hesap etmeden çok derine dalmıştım, yüzeyi görüyordum ama galiba ulaşamayacaktım. Enzo gibi mi olacaktım? Bütün olma, sevgi arayışı beyhude miydi?

-“İyi misin?”

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Tekne ile Yalancı Boğaz

Her son yeni bir başlangıçtır

Cemil Kaptanın kafasında tilkiler dolaşmaktaydı, bugün tekneye yeni bir grup girmişti, ama bir yolcu ishal olup hastaneye yatmak zorunda kalmıştı ve yolcunun eşi rapor getirmişti no-show değildi, parayı iade etmesi gerekiyordu. Hâlbuki paraya çok sıkışıktı, teknenin ağır bakımları onu bitirmişti; bir de üstüne makineyi yenilemek zorunda kalmıştı. Geçen sene eski makine ona o kadar çok sıkıntı çıkarmıştı ki; neyse hep arıza Datça’da olmuştu; koylarda olsa tümden ayvayı yemişti. Mavitur eskisi kadar kolay değildi, rekabet artmıştı, tekne sayısı çoktu. Bir kabin bile kaybetmek onu çok etkiliyordu. Bu şaşkın ördek ilaç gibi gelmişti; temiz bir çocuğa benziyordu, tekne içinde uyum son derece önemliydi. Misafirleri ya daha önce teknesine binmişlerden, veya da onların arkadaşlarından oluşurdu. Bu büyük bir avantajdı, aracılara para kaptırmıyordu. Ama yine de mazot pahallıydı, geçim zordu, mevsim kısaydı.

-“Kaptanım, mavitura çıkmak istiyorum, senin tanıdık acentan var mı?”

-“ Yeğen peki bugün kalacak yerin var mı?”

-“Yok, ama bulurum nasıl olsa. Koskoca Marmaris’te elbet bir yer bulunur bana; en kötü ihtimalle sahilde şezlong üzerinde.” dedim.

-“Bizim de bulaşıkçıya ihtiyacımız var, gel hem çalışır, hem de mavitur yaparsın.”

-“Neden olmasın kaptanım” dedim. İçimden yok daha neler diye düşünüyordu, zaten 1 haftacık tatilim kalmıştı, onu da bulaşık yıkayarak geçiremezdim.

-“Hadi gel bakalım, artık sana miço diyeceğiz.”

-“Kaptan, şaka yaptın sandım. Yok öyle, yani ben” diye gevelemeye başladım.

-“Şaka, şaka. Bir yerimiz boş ve birazdan demir alıp, geceyi yalancı boğazda geçireceğiz. Sonra sabah 5 gibi makineye tekrar yol verip açık deniz geçeceğiz.”

Şansımın döndüğünü hissediyordum, güzel şeyler olacaktı, bunu biliyordum. Kaptan bavulumu alıp merdivenden aşağı indirirken peşindeydim. Mutluydum ve umutluydum.

Alnımda şiddetli bir acı duydum, kafamı merdivenden inerken alçak tavana vurmuştum.

-“ Ne dedin kaptanım?”

-“ Yeğenim, tavan alçaktır, kafanı vurma.”

-“Zahmet etmeseydin kaptanım, ben çoktan tavanın tadına baktım.”

Bu kafamı çarpma işine bir son vermeliydim veyahut sürekli kaskla gezsem çok daha iyi olacaktı.

İnanılmaz derecede kendimi yorgun hissediyordum; master kabine yerleşmiştim, keç tarzındaki teknelerde en güzel kabinlerden biridir. Geniş yatağı, denize yakın penceresi vardır.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Tekne

Her son yeni bir başlangıçtır

Tekne kaptanı olmak eğlenceli midir diye içimden geçirdim, teknenin patronu sensin, ama batarsa da en son terk edecek de sen. Sorumluluğu fazla bir şey, yine de havalı diye düşündüm.

Çocukluğumuzun “Aşk Gemisi” dizisi aklıma geldi, oradaki kaptan Merrill Stubing’di; bir de barmen Isaac Washington’un bembeyaz dişleri ile mutlu gülüşü harikaydı. Acaba guletlerde de benzer hikâyeler yaşanıyor mu diye içimden geçirdim. Hiç zannetmiyordum, tüm gün denize girmek dışında yapılabilecek bir şey olduğunu düşünmüyordum. Şu anda önümdeki guletin kaptanı aşk gemisinin kaptanı gibi giyinmemişti; şort vardı ama beyaz değil, ayrıca diz kapağına gelen beyaz çoraplar ve beyaz mokasen ayakkabılar da yoktu.

Denizin minik çalkantısı müthişti; az sonra barlar sokağının gümbürtüsü başlayacaktı, ancak tekne, güneşin kor gibi alevini yutmasına ve gün boyu günlük tura çıkanlarına hengâmesine rağmen buna aldırış etmiyordu.

-“Çay içer misin yeğen?”

Aşk Gemisinin kaptanının sesiydi bu, yani önünde durduğum guletin.

-“ Sever misin guletleri yeğen?”

-“Ne öyle dut yemiş bülbül gibisin, hani denizciyiz ya, Karadeniz’de gemileri batmış gibi duruyorsun”.

-“ Bak bana buralarda Kaptan Körk derler, her şeyi bilirim de ondan öyle derler. Mesela senin adın Berk değil mi?”

Afallayıp kalmıştım. Bu adam harbiden uzaylı mıydı? Benim ismimi nereden biliyordu.

-“Evet kaptanım.”

-“Buralar Karadeniz’e benzemez, sularımız sıcaktır, sen bir de İstanbul’dan gelmişsindir kesin.”

Kaptan öyle seri sorular soruyordu ki şaşkınlaşmıştım. Ağzımdan anlamsız sesler çıkıyordu.

-“Bocurgat gibi ne gırgırlanıyorsun yeğen?

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Mavitur

Her son yeni bir başlangıçtır

Yavuz’un içi ölüm korkusu ile dolmuştu. Bir şeyler yapmalıydım.

-“Yavuz’um ölümlü dünya, ölümlü insan, ha alim olsan, ha zalim (http://www.youtube.com/watch?v=hqZVmlNAiE4) olsan” şarkısını söylemeye başladım.

Yavuz’un sol yanına geçip, göğsünü parmağımla göstererek, korku içinde:

-“Yavuz! Bu da nedir?” diyince, Yavuz gayri ihtiyari başını öne eğmesiyle, ensesine bir tane patlattım.

-“Vay kardeşim, âşık oldun demek ha. Sen şimdi “mavi mavi masmavi” şarkısına da söylemeye başlarsın. “

Bu arada kendimi Yavuz’la Rana arasında kalmış hissediyordum. Özgür olmak istiyordum. O an, hemen Ayvalık’tan ayrılmayı düşündüm.

-“Müdür, ben en iyisi döneyim; sen burada kalmaya devam et. İstanbul’da görüşürüz.”

Yavuz’un kafası karışmıştı; ama ben de kararımı kesin vermiştim. Kısa bir sürede eşyalarımı toplayıp gaza basmıştım bile. Genellikle bu kadar hızlı karar veremezdim, ancak hayat çok kısaydı.

Nereye gideceğimi bilmiyordum, sadece yol beni kaderime götürecekti. Sadece mükemmel bir güne ne kadar kalmıştı (https://www.youtube.com/watch?v=QYEC4TZsy-Y) ? İyi şeyler olacaktı, buna emindim. Yol ayrımına gelmiştim, İstanbul’a mı yoksa aşağıya mı inmeliydim?

Hedefim Marmaris’di. İçimi tatlı bir heyecan almıştı. Makûs talihim kırılacaktı.

Tam sesi sonuna kadar açarken, arka lastik bir anda patladı. Zirvenin tepesi, uçurumun kenarıdır derler, ya, benim duygularım da bir anda uçurumdan atlamıştı. Asıl zorluk, onca eşyayı tekrar kaldırıp, yedek lastiği bulmaktan geçiyordu. “Şansımı şey edeyim” diye haykırdım, ama nafileydi, iş başa düşmüştü.

Acaba lastiğimin patlaması bana bir işaret miydi? Marmaris’e gitmemeli miydim? Kaderime doğru yolculuğumu sonlandırmalıydım. Yedek lastiğin bagajın altından çıkması neyse ki çok zor olmamıştı, hayatımda ilk kez krikoyu kullanacaktım. Hemen youtube’a bakmaya karar verdim, ama burada internet çekmiyordu. Ne kadar zor olabilirdi ki?

Normalde 20 dakika sürmesi gereken bu süreç, bende 2 saat sürmüştü. Yolcu yolunda gerekti; Marmaris’e vardığımda saat akşam dokuza geliyordu. Elimde bavul marinada yürüyordum; tekneler sıra sıra dizilmişti; Marmaris günü bitirmiş, geceye hazırlık yapıyordu; bense sadece yürüyordum, denizin kokusu mükemmeldi, pasarellalar hafifçe sallanırken, teknelerin bazısında sofralar kuruluyordu. Bir bankın üstüne oturdum, karşımdaki teknede kaptanı seyretmeye başladım, güneşin kavurduğu bir yüz, kıvırcık, ancak kırlaşmış saçlar, derinleşmiş kaz ayakları…

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Ege Yeşili Akşam Yemeği

Her son yeni bir başlangıçtır

-“Abi, bu kadar yorgunluktan sonra bir de yemeğe mi gideceğiz” diye Yavuz’a tısladım.

-“Müdür, sen delirdin mi? Yıllardır bu tatilin hayalini kuruyorduk. Zaten seninle eskiden de sıfır noktasındaydık, ama hiç bu kadar da Sibirya havasında değildik. Eksinin de eksisindeyiz. Başarıysa bu da bir başarı, ama tam ters tarafta.”

-“Tamam, birader, ikna oldum” dedim. Zaten bu macera nereye varacak, hangi embesil işleri yaratacağız diye düşünüyordum.

Kayıktan geç döndüğümüz için geceye geç başlamak zorunda kalmıştık. Osman abi bizi, çocukluk arkadaşı olan, fakat endüstriyel turizme külliyen karşı Mehmet Emminin yerine atmıştı bile. Denizin kıyısında, masaların iki ayağı iri kaymak taşlarında, diğer iki ayağı ise dalgaların yumuşak ısırıklarına maruz kalıyordu. Ancak yine de denize güven olmazdı, sakin bir gününde kimin patron olduğunu canınızla ödetebilecek profesyonelliğe sahipti deniz denilen hayatı yaratan sıvı.

Mezeleri Ege’nin yeşilliklerinden söylemiştik; yavaş adım ilerliyorduk. Yan masamızda ortalama yaşı 3 hanelere yakın bir grup vardı. İçimden Yavuz’a saydırıyordum: “Yavuz (stop) zaten yorgunluktan ölüyoruz (stop) ne halta beni buralara sürükledin (stop)”

Buz üstünde badem satan adamı savuşturduktan sonra bir anda gaipten bir Çingene ekibi belirdi.

Bu arada biz de hesabı istemiştik, fakat yan masadaki tonton amcalardan biri bize laf attı.

-“Gençlere bak be, içleri çürümüş bunların… Var mı aranızdan iki bukle şarkı söyleyebileniniz?”

-“Dayı, boş kadehlere şarkı söyleyemiyoruz.” diye boş bardağımı tonton dayıya uzattım.

-“Getir bakayım o kadehi, görelim marifetlerinizi.”

-“Bak dayı, biz komedi dans üçlüsüyle büyüdük, sorumluluk almıyoruz, sonuçlarına katlanırsınız.”

Yavuz’un sesi ezelden beri iyiydi, hem de böyle ortamlarda sesiyle hava atmaya da bayılırdı. Müzisyenlerin yanına gidip, onlarla bir şeyler konuştu.

Nağmeler sazları titreştirirken, tonton dayı bıyık altından gülüyordu. Büyük taşın altına girmişti Yavuz, altından kalkabilecek miydi acaba?

Bardağından bir yudum aldıktan sonra, mükemmel bir zamanlamayla şarkıya girdi Yavuz. Hacı Arif Beyin hüzünlü hikâyesinin, meyhane sofralarına meze olması da ayrıca Hacı Arif’in külliyen şansızlığını ebediyete taşıdığını göstermesi açısından bence hazindi. Benim akciğerlerim acaba ne durumdaydı? Metastazı düşünürken bir alev topunun ciğerlerimi dolaştığını zannettim.

olmaz ilaç sine-i sad pareme

çare bulunmaz bilirim yareme

baksa tabiban-i cihan çareme

çare bulunmaz bilirim yareme

kastediyor tir-i müjen canıma

gözleri en son girecek kanıma

şerhedemem halimi cananıma

çare bulunmaz bilirim yareme

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Deniz Kestanesi

Her son yeni bir başlangıçtır

Parlak güneş vücudumu ısıtıyor, yaralarımı sarıyor, tükenmeye yakın beden enerjimi yeniden dolduruyordu. Kayığın bordasına vuran minik dalgalar, küçük prensin minik gezegeninden gelmiş gibi naif ve sevecen sesler çıkartıyordu. Parmaklarımı açarak hafif süratte giden kayığımızdan denize soktum, artık denizin saçlarını tarıyordum, parmaklarımın arasından denizanası kıvamında geçen su beni eğlendiriyordu. Bu durgun, basit hayatı sonsuza dek yaşabilirdim. Kendimi buraya ait hissediyordum. Tam bu sırada sırtımda ani bir soğukluk hissetim, sanki derim cızırdıyordu.

-“Osman abi durdur şu kayığı, şu Yavuz’a gününü göstereceğim.”

Osman abi gazı kestiğinde Yavuz’u kayıktan denize attım.

-“Bugünü anılarında Jack Sparrow’u neredeyse yakaladığınız gün olarak hatırlayacaksın. İmza Kaptan Jack Sparrow “ diye çığlık atıp Yavuz’un yanına bombalama atladım.

Osman abiyle hayat eğlenceliydi. O kadar denize girip çıkmıştık ki, açlıktan ölmek üzereydik.

-“Osman abi, yakınlarda lokanta var mı? Deli gibi açıktık”

Osman abinin bakışları manidardı.

-“Dur, bakalım gençler, şurada balıklar için ayırdığım ekmek var.”

Ekmek, kayığın tahtası sertliğine ulaşmıştı. Bunu parçalamak için güçlü çeneler ihtiyaç vardı.

-“Berk! Acımızdan gebereceğiz.”

-“Berk değil miço; bundan sonra Kaptan Berk!”

Dipte bol miktarda denizkestanesi vardı; bunları Osman abinin eldiveni ile toplayıp kayığın içine attım. Bir on dakika içerisinde 10 tane denizkestanesi yakalamıştım bile. Tabi ki etrafta daha fazla denizkestanesi vardı, ama bunların dişisi makbuldü. Onu da hem renginden, hem de üstünde yosun, taş parçası olmasından anlaşılıyordu.

Yavuz, şaşkınlık içinde bana bakıyordu, denizkestanelerinin üzerine basmadığınız sürece elinizde tutabiliyordunuz. Dünyanın en lezzetli yiyeceklerinden bir tanesi ilan edilse de, ayağına batanlar tarafından denizkestaneleri hep korkuyla yaklaşılan deniz canlılarıdır.

Denizkestanelerini çakıyla kırdıktan sonra, turuncu kısımları, bayat ekmeğimizle mide gönderdik. Osman abi ilk kez denizkestanesi yiyordu, o yüzden bir şaşkınlığı da vardı. Yavuz ise mest olmuş bir haldeydi.

-“Berk Kaptan, askerliği komando olarak yapmıştın değil mi?”

-“Tabi miçom, biz dağlarda yılanla falan besleniyorduk.”

Hava karamaya başlarken, biz de dönüşe geçmiştik. Akşam güneşinin turunculuğu, Ege’nin maviliğine göz kırpıyordu.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Derin Mavi

Her son yeni bir başlangıçtır

Derin maviye bakarken, gişeler doğru bir koşuşturma duymak beni hayal âlemimin dehlizlerinden, alkolik abili ada gerçekliğine bir anda ışınlamıştı.

-“Bir araba, şoförüyle, bir de yolcu” diye elimdeki paraların tümünü gişeye boca ettim.

Bu gişe memurlarının hepsi süper cool insanlardır. Yani öyle ki, supermeni bunlar bulmuştur, spiderman’in ise kardeşidir diye düşünebilirsiniz. Ancak 2 soru vardır, ne zaman kalkacak, kaç lira? Fakat bu sorular çeşitlenir: “bak baba, kuyrukta şu kadar mesafedeyim, bu feribota binebilir miyim? Çocuk kucağımda niye para vereyim?” gibi…

Tek arzum o feribota binmekti; karşı yakaya geçip kendimi kurtaracağımı zannediyordu; tüm dertlerime de deva olacağını düşünüyordum.

Sonunda arabada feribota bindiğimizde, her türlü musibet arkamızda kaldığını düşünüyordum. Fakat bu pozitif düşünceler çok uzaktaydı: alkolik abi bizle karşıya geçiyordu.

Alkolik abi tombul şişesiyle Nirvana’ya ulaştığında neyse ki limandan demir almıştık.

-“Müdür, ne kısmetsiz bir hayatımız var. Sen kanser oldun, çadıra köpek girdi, gün doğarken alkolik abi hayatımıza daldı: yani kuzey egede vahşi köpek balıkları olsa, onlar da bize aksiyon olsun diye saldırırdı.”

Karşı tarafa geçtiğimizde abiden kurtulmuştuk, tatil hayatımızda beyaz bir sayfa daha açılıyordu, bakalım bu sayfa ne zaman kirlenecekti?

Arabanın dört camı ve sunroofunu açmamıza rağmen alkolik abinin bizlere bıraktığı etanol bulutu dağılmıyordu.

-“Yahu Yavuz, sen ne cins adamsın, niye aldın adamı arabaya, adam az kalsın bizle Çeşme’ye gelecekti.”

-“Müdür, sana Andrei Tarkovsky’nin şiirselliğinden ve Michael Haneke’nin gerçekliği arayışından ayrılan Lynch tadını yaşatmak istedim. Ne kadar da küstah olabiliyorsun böyle?”

-“ Ahh ne güzel konuştunuz mir’im. Hayat da zaten betimsel bir varoluş çabası değil midir? Gerçeklik dediğimiz şey bir sanılsal yanılsamadır zaten.”

Yorgunluk başımıza vurmuştu ve nereden baksanız 6 saatlik yolumuz vardı.

Güzel bir yol şarkısı dinlemek gerekiyordu:

I am a passenger

And I ride and I ride

I ride through the city’s backside

I see the stars come out of the sky

Yeah, they’re bright in a hollow sky

You know it looks so good tonight

(http://youtu.be/QEY6_jcrzI8)

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Kaçarken Yakalanmak

Her son yeni bir başlangıçtır

-“Yavuz, gel şurada çay, kahve bir şeyler içelim; araba içinde biraz daha kalırsak, kurutulmuş ahtapot bacaklarına benzeyeceğiz.”

Sessiz, sakin çay bahçesinde oturmaya başladık. İnanılmaz yorgunduk ve tatil denilen kâbus bitmiyordu. Artık sörf yapmaktan geçmek, sadece yumuşak bir yatakta uyumak istiyordum, ama aramızda bir feribot ve 380km vardı.

-“Merhaba gençler, şöyle yanınıza oturabilir miyim?”

İkimizin de içi geçmişti, bir anda irkildik. Yavuz yine çadıra dolanacağımızı düşünerek çakısını eline almış ve sıkıca kavramıştı. Bu dayı sabahın köründe kesinlikle bir başka gezegenden ışınlanmış bir uzaylı olmalıydı.

Buram buram rakı kokusuyla konuşuyordu dayı; belki normal nefes almıyordu, sadece rakı soluyordu.

-“Çaylarınız bitmiş, hemen tazeliyelim.”

-“Yok abi, sen hiç rahatsız olma, biz zaten içtik çayımızı, kalkacaktık.”

Ağıla düşmüş koyun gibi Yavuz’la göz göze geldik. Melemelerimiz bir sonuca varmayacaktı ve alkolik dayıdan kurtulamayacaktık, bunu biliyorduk fakat yine de debelenmeye devam ettik.

-“Zahmet etme abi.”

-“Ee, Melmeket neresi gençler?”

-“Edirne”, dedi Yavuz.

-“Abi, biz aslen Edirne’liyiz. Bizimkiler orada çiftçilik yaparlar. Aileden kalan geniş arazi var. Şekerpancarı, buğday, günebakan yetiştiririz. Ama en kral memleket bence Edirne’dir, Bulgar Kralı Filip bile aslen Edirne’lidir. Abi bir de Edirne ciğeri var, yedin mi hiç?”

Yavuz’u dinliyorum, gözlerim kapalı

Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

Yavuz’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Yavuz’la alkolik abi arasındaki muhabbeti dinlerken anlık uykuya dalmıştım. Bu kâbusun bir an önce bitmesi gerekti. Bu acıya daha fazla dayanmam mümkün değildi.

Yavuz’a masa altından küçük bir tekme savurdum.

-“Aloo” dedim fısıldayarak.

Yavuz beni hiç kaile almıyordu ve muhabbeti yavaş yavaş bana kaydırmaya çalışıyordu.

-“Abi sen öğretmendin değil mi? Berk’in annesi de öğretmen. Berk, abiyle ne kadar ortak noktanız var değil mi?” diyerek Yavuz alkolik abinin muhabbetine beni savurdu. Bu Yavuz, kesin pisliğine böyle yapıyordu.

-“Abi” dedim. Bu Yavuz da Edirne’li ya, çok pis içiyor. Boğma rakı da yapıyor, karpuzları küçükken alıyor, rakıyı enjektörle içine basıyor. Acayip bir şey oluyor.“

Alkolik abi boğma rakıyla tekrar şarj olmuştu. Yavuz’u bitirecektim. Benimle oyun, donuk ay ışığında şeytanla raksa benzerdi.

Yavuz, alkolik abiyle muhabbetin belini kırarken, ben de ortamdan uzaklaşmış, betonla mavinin birleştiği hatta varmıştım.

Su olmasa canlılık olmayacaktı, ama bu suların mavisi, bu suların kokusu da başka diyarlara benzemiyordu. Basit ve sadeydi; türev veya göz boyama değildi. On yıl, yüz yıl veya bin yıl önce bile aynı maviydi; aynı kokuydu. İhtiraslar, kıskançlıklar, iktidarın şehveti, aşklar, sevdalar hep aynı mavide öğütülmüş, mavinin tonlarına eklenmişti.   Bu sulara bakmak, insanın geçmişine bakmakla eşti- geçmişte kalmış- hiç ilerlememiş insan egosu buradaydı.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Berk Yeniden -2

Her son yeni bir başlangıçtırDoktor tam ağzını aralayıp kelimelere başlarken, bir çatırtı koptu ve adamcağız bir anda hızlı bir şekilde masanın altında kayboldu. Sanki vahşi bir timsah, nehirden geçen bir insana pusu kurmuş ve içine çekmiş gibi sesler geliyordu doktordan. Hepimizin ağzı dehşet içinde açık kalmıştı ki masanın kenarında doktorun elini görünce bir oh çektik.

-“ Evladım, neden öyle öküzün trene baktığı gibi bakıyorsun? Doktor Beye yardım eder misin hemen.”

Annem olayın şokunu atlatmış ve ihaleyi de bana çakmıştı. Düşen insanlar hem komik olur, hem de nedense utanırlar; bense her düştüğümde ilk önce kendime gülerim. Ama annemden daha fazla laf işitmemek için gülmemi zoraki bir şekilde tutarak doktora yardıma koştum. Adamcağızın canı yanmıştı ve muhtemelen mırıldanarak küfrediyordu.

-“Hocam nasılsınız? Size bir doktor çağıralım mı?” esprimi onkolog “He, he” deyip savuşturdu.

-“Evet, Berk Bey, raporlarınız harika; bundan sonra takip edeceğiz. İlk kontrolümüz 1 ay sonra kan tetkiki olacak”.

Şempanzeler gibi çığlık çığlığa gülmemek için kendimi zor tutuyordum; ağzı kapalı gülmeye güvercin gülmesi deniyordu; benimkisi, anne korkusu gülmesiydi. Hala düşüş anı aklıma geliyordu, bir anda doktor nasıl da sandalye tarafından yutulmuştu. Odadan çıkar çıkmaz anneme:

-“Nasıl düştü doktor” diye kahkaha atıp annemin yanaklarını sıkıştırdım.

Annemse, babama baktı:

-“Hep senin yüzünden oluyor bunlar, öyle gevşek yetiştirdin ki Berk’i. Bu oğlandan hiç ama hiç umudum yok.” dedi.

-“ Ya anne, çok önemli bir şey sormayı unuttum doktora. Bir dakika bekler misiniz beni?”

Kafamı pervazın arasından uzatıp doktora:

-“Kusura bakmayın hocam, denize girebilir miyim? Sörf yapabilir miyim?”

Doktor bana baktığında en kötü kâbusunun geri döndüğü izlenimini surat ifadesinde bir an görür gibi oldum.

-“Tabi ki, ancak güneşe fazla çıkmayın, cildiniz kemoterapiden dolayı hassastır. İyi tatiller diliyorum size.”

-“Hocam, kendinize iyi bakın, sağlam sandalyeye oturun.”

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Berk Yeniden

Her son yeni bir başlangıçtırGörememişlerdi, çünkü bilmiyorlardı. Aynen kendisi de kanserin ne olduğunu bilmediği için görememişti.

Ben de bu savaşa girerken, gemilerimi yakmalıyım diye düşündü. Saatine baktı, 6’ya geliyordu, İK’da bu saate kimse kalmazdı. Ücretsiz izin dilekçesini yazmaya başladı. Yönetim kurulu şok olacaktı, kariyer planı da şok olacaktı, ama bu durum kariyer planından daha değerliydi. İK’ya Marc Jacops antetli dilekçe yazarsa çok dikkat çekerdi diye düşündü, telefon kapları bile Marc Jacops’dı, bir de Michael Kors hastalıkları vardı ki akla zarar. Yani ben de marka severim, ama bu kadar hastalıkla bağlı olmam mümkün değil diye düşündü. Bu futbol takımı fanatizmi gibi bir şeydi. Gün boyunca kargo şirketlerinin elemanları, arıların oğula polen getirdikleri yoğunlukta online alışveriş sitelerinden kutular getiriyorlardı. Bazı kargo firmaları bizim plazaya ofis açmayı bile düşünüyorlardı. Bir dönem de strawberry’den yüzlerce kutu geliyordu ki neyse gümrük nedeniyle sekteye uğramıştı.

Kendisi baby-boomer gibi davranırken, hemen akabindeki jenerasyon çok değişik davranıyordu; günü yaşıyorlardı, aile kurmak gibi pek dertleri de yoktu. Bunun sonu nereye varır diye düşünüyordu, acaba Can’ı neler bekliyordu. Pragmatik bir shift olmuştu, internet ve modern çağ hepimizi inanılmaz şekilde değiştirmişti, yeni neslin yanında kendini dinozor gibi hissediyordu. Onca hırsına rağmen, yine de aile hayatında kendimi mutlu, huzurlu ve güvende hissediyordu.

Berk Yeniden

-“Yavuz!” diye telefona bağırdım.

-“Ne oldu abi?” diye titreyen sesle Yavuz miyavladı.

Büyük bir çelişki yaşıyordum, Berna Hanım’ın hastalığını Yavuz’a söylemeli miydim, yoksa bana güvendiği için kimseye konuyu açmamalı mıydım? Ünlü düşünür Romanson’un sözü neydi: “iki kişinin bildiği sır değildir”

-“ Yandın olm sen. Bütün gün iş yaparmışsın gibi oyun oynadığını tespit etmiş; eğer ben itiraf edersem senin gibi yanmayacakmışım.” Yavuz’a düşündüğünü vermem gerekiyordu, öbür türlü Berna Hanımın kanser olduğunu söylemem gerekiyordu.

-“Ne olacakmış, atacak mı beni işten?” derken Yavuz’un renginin kirece döndüğünü hissedebiliyordum.

-“Son bir şansın kalmış dedi komutan, sonrası kötüymüş.”

-“Tamam abi. Bak bunların hep senin yüzünden oluyor müdür, senin yüzünden hep başımız belaya giriyor. Kaç kez dedim sana online Call of Duty oynamayalım diye.”

-“Valla kardeşim, bence de sence, artık altılı ganyana falan geçelim bu vesileyle.”

Yavuz’da söz bitmişti, “hasta manyak” diyerek telefonu suratıma kapattı.

Berna Hanım için üzülüyordum, zor ve sıkıntılı günler onu bekliyordu. Ama en zoru ilk haftalardı, neyi nasıl yapacağını bilemediğin dönemlerdi. Kader bizi ast üst ilişkisinde eşitlemişti, hatta beni daha kıdemlendirmişti.

Deminki konuşmada sanki bana “mama tosunu” demişti, acaba neyi kastediyordu, muhtemelen kafası çok karışıktı. Ben okulu bitirmiş, sınavları geçmiştim, ama onunkisi yeni başlıyordu.

Onkoloğun karşına ailecek dizilmiştik; PET/CT sonucunun ne olduğunu bilsem de heyecanın zirve yaptığı anlardı; her an bir sürpriz çıkabilirdi. Onkolog, bana ait görüntülerin olduğu kalın ve eni 60-70 cm olan zarfın içinden raporu ve filmleri çıkartmaya başladığında kalbim deli gibi çarpmaktaydı.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -7

Her son yeni bir başlangıçtırORTAK CEVAP

Meme Kanseri Tedavisi ve Tanı Baz Alınarak Nekahat Süresi

Tanı Cerrahi Ek Cerrahi Asıl Tedavi Ek Tedavi Tedavide geçirilecek ve Nekahat Süresi
T1/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Radyoterapi: Brakiterapi (radyoterapinin bir türü)
(7 gün)
14 – 21 gün
(2 – 3 Hafta)
T1/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Tekrar çıkarılma (re-eksizyon)

(3-7 gün)

Radyoterapi: APBI (radyoterapinin bir türü)

(3 hafta)

6 Hafta
T1/N1/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj)

Radyoterapi: APBI (radyoterapinin bir türü)

(3 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay
T2/N0/M0 Lumpektomi (sadece kanserli kısmın alındığı basit ameliyat)

(7 gün)

Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 8 – 9 Ay
T3/N1/M0 Mastektomi (14 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj) Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay
T3/N1/M0 Mastektomi (21 gün) +Lenf Bezi(sentinel veya aksiler küretaj) Aynı seansda meme protezi Radyoterapi: Tüm meme ışınlaması (radyoterapinin bir türü)

(3-6 hafta)

Kemoterapi  ( 6 kez/6 ay) 7 – 8 Ay

T = Tumör Çapı:

T1 = 0-2 cm, T2 = 2-5cm, T3 = >5cm, T4 = ülserli

N = Lenf bezi tutulumu:

N0 = Tutulum yok, N1 = Kanserin tutulumu var

M = Metastaz:

M0 = Metastaz yok, M1 = Kanser yayılmış

Bu ortak cevap, bundan sonraki yol haritasını da çiziyordu. Ancak bu kadar da basit değildi; tümördeki östrojen hormonu, progesteron hormonu, HER2/neu varlığı tedaviyi değiştirebiliyordu. Örneğin HER2/neu pozitifse tedavi yaklaşık 1 yıla çıkıyordu.  Ayrıca tümörde genetik araştırma yapılıp, genetik risk skoru hesaplaması gibi bir durum da söz konusuydu. Bir de pre-menopozal, post-menopozal durumda tedaviyi değiştirebiliyordu. Menopoz öncesi ve menopoz sonrası: her oyunun kendine göre kuralı vardı; mecazi anlamda Rus Ruleti gibi gözüken hastalığın da.

Bilgileri tamamlandıkça kendini daha iyi hissediyordu. Beklemediği bir anda savaşın ortasında kalmıştı, çaresiz hissetmesi doğaldı; ancak şimdi sis perdesini bilgiyle aralıyordu. Savaşçı doğası kendini tekrar bulmuştu. Doğduğumuz gün zaten ölmeye başlamıyor muyduk? Ölüm her zaman uzak olsa da bir yandan da çok yakındı. Can’ın varlığı kendisini istatistiklerden kurtarmıyordu. Güçlü olan hayatta daha fazla kaldığı bir doğada yaşıyorduk; bu güç bazen fiziksel, çoğu zamanda bilgiydi. İş hayatında da bu durum böyleydi. Yağmura yakalandığında saçak altında gitmeye gerek yoktu, doğrudan yolun ortasından gitmek, değişimi kabul etmek açısından en doğrusuydu.

Hayatı istese de istemese de değişmişti; bu değişimi geri döndürmesi mümkün değildi. En mantıklısı bu olayı olduğu gibi kabul etmekti, bedeni öldürmeden nefsi, yani egoyu öldürmek gerekiyordu. Zincirlikuyu Mezarlığının girişine yazılan ayet de bedenden değil egodan bahsediyordu. Hangi pozisyonda olduğumuzun, ne iş yaptığımızın, cinsiyetimizin ne olduğunun hiçbir önemi yoktu; hepimiz insandık ve kabul etmesek de ölümlüydük.

Biyopsinin sonucunda kanser çıkacağını hiç tahmin etmiyordu, karmanın kendini koruyacağını düşünüyordu, beklenmedik sonuç hayatımda ilk kez kontrolünü kaybetmesine neden olmuştu, bir çalışanının yanında ağlamıştı. Bu kabul edilemezdi. Bunu günlüğüne yazdı, bir daha asla böyle bir zayıflık gösterme. Mont Blanc kalemiyle Moleskine günlüğüne yazdığı bu yazı damlalarla genişliyor ve büyüyordu. “Allah kahretmesin!” diye fısıldadı, yine ağlıyordu. Kadınlarda ağlama geni ne çok diye düşündü. Ağlak savaşçı mı olurmuş diye düşündü. Ama o bir savaşçıydı, her zaman öyle olmuştu.

İspanyollar Güney Amerika’yı fethederken komutanları geldikleri gemiyi yaktığı için az sayıda askerle koca bir kıtayı fethedebilmişlerdi. Amerikan yerlileri, peki nasıl koca savaş gemilerini görememişlerdi?

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır -5

Her son yeni bir başlangıçtır-“Yapalım.”

-“Ne zaman yapalım?”

-“Hemen şimdi yapalım.”

-“Emin misiniz? Yanınızda birisi var mı?”

-“Hayır, gerekli mi?”

-“Gerekli değil.”

Radyoloğun eli çok hafifti ancak, nispeten kalın bir iğne ile birkaç yerden biyopsi alınmıştı. Bilmek, bilmemekten iyidir diye düşünüyordu. Akşam eve gittiğinde ne Arda’ya ne de annesine bu konuyu açmamıştı. Gereksiz stres olurlar diye düşündü. Nasılsa patoloji sonucu geldiğinde konu açığa kavuşacaktı.

Şirkette kendisine çeşitli lakaplar takarlardı, ancak bunlardan en çok “Demir Leydi”yi severdi, kendine yakıştırırdı. Sonuçta zanaatkâr bir aileden gelip başarı basamakları siyasette olmasa da şirket siyaseti içinde tırmanmaya devam ediyordu.

Her şeye göğüs gerebilirim diye düşünürdü, ancak patoloji sonucuna doğru yaklaşırken, daha önce hissetmediği korkular su yüzüne çıkıyordu. Demek ki düşündüğü kadar demirden yaratılmış değildi.

Elektronik postayla gelen patoloji raporunu okuduğunda, bunun onun başına gelebileceğini hiç hesap etmediğini anladı. İlk önce ne kadar zamanı kaldığını düşündü: İngilizce “breast cancer survival” anahtar kelimelerini google’da arattı, ilk linke tıkladı: http://www.cancer.org/cancer/breastcancer/detailedguide/breast-cancer-survival-by-stage

Acaba bunlardan hangisine giriyorum diye düşünmeye başladı. Böylesine bir tehdit hayatında hissetmemişti. Ölümü zaman zaman düşünmüş, ama bunun da üstesinden gelirim diye fazla umursamamıştı. Tehdit her zaman olsa da, bu kadar açık ve yakın değildi. Ne hastalık, ne ölüm, ne de yaşamak hakkında hiçbir şey bilmediğini 41 yaşında hissetmek çok acıydı. Geriye dönüp baktığında, şirket dışında bir şey yapmadığını gördü; bir tek elle tutulur Can vardı ve onu kaybetmek istemiyordu. Tabii ki, kendinin ince havada kaybolmasını da istemiyordu.

-“I don’t want to vanish into thin air.” diye fısıldadı.

Bir yardım almalıydı. Acaba kime danışsaydı?

-“Şapşal Berk’i bulmalıyım!” dedi. Peki, neden Berk’i bulacağım diye düşündü; düşünceleri geriden takip ediyordu sözcüklerini.

Hızla Berk’in bulunduğu kutucuğa gittiğinde, sadece dağınık bir masa, yarısı yenmiş bir poğaçayı görünce sinirinden Berk’in sandalyesini tekmelemek istedi. Berk’i Can’dan önce tanısaydı kesinlikle işten atardı, ama ne var ki sevimli bir tipti; büyümeyen çocuktu. Verdiği görevleri geciktirerek yapıyordu, defalarca kendisini uyarmıştı, ama Berk kendi programını uyguluyordu. Zeki çocuktu, ama Yavuz’la birlikte dalgacı olarak biliniyorlardı; gez, toz, eğlendi tüm dünyaları. Kanser olduğunda olgunlaşır diye düşünmüştü, ama Berk hep aynı Berk’ti. Şimdi kendi başına bu olay geldiği için Berk’in değişmemiş olmasının aslında büyük bir meziyet olduğunu anlıyordu.

Öğrenmesi ve tecrübe etmesi gereken önemli bir olay vardı, bir yerden de başlaması gerekiyordu. Berk süreci en yakın zamanda yaşamış birisiydi, ondan tecrübelerini, işin püf noktalarını öğrenmesi gerekiyordu. Konunun dallanıp budaklanıp kontrolünün dışına çıkmaması gerekiyordu. Panik halinde verilecek kararların doğru olma olasılığı düşüyordu, kavgada sakin ve hazırlığını tam yapmış olan taraf kazanırdı.

Bu felsefe o kadar iliklerine işlemişti ki, Can’ın hipnotize olarak seyrettiği “Tamirci Manny” çizgi dizisinin en önemli vurgusunun “Bir işe hazırlığın ve malzemen tam olarak başlayacaksın” olduğunu düşünür ve kendi elemanlarına da hep bu örneği verirdi.

Saatine baktı, bu saatte dalgacı Berk muhtemelen hala daha yemekten geri gelmemişti. “Sıkıysa bir daha geç kalsın, bak bakalım prim, maaş alabiliyor mu?” diye içinden geçirdi. Bunlara elektronik kelepçe takmak lazım diye düşündü.

Nereye yemeğe gitmiş olabilirlerdi ki? Birkaç telefon görüşmesinden sonra yerlerini tespit etmişti, ne derlerdi dünyada herhangi bir insana 7 kontakla ulaşabilirsin: işte doğruydu.

Restoranın kapısından içeri girdiğinde Yavuz ve Berk’i hemen görmemek elde değildi. Çubuklarla kılıç oynuyorlardı. Berna tam bir ikilem içindeydi, bir yönetici olarak çalışanlarının böylesine laubali davranışlarını tolere edemezdi; bir yandan da oğlu Can ve onun oyunları aklına geliyordu, acaba onun büyüdüğünü görebilecek miydi, şu karşında duran deli oğlanlar gibi olacak mıydı Can?

-“Bu kadar eğlence yeter”, diye düşündü, “şunları bir dağıtayım”.

Berk’le yalnız kaldığında artık gücü tükenmişti; fit gözükmek için eski zaman filmlerinde kadınlar korse takarlardı, ama bir anda patlardı ya. Bu kadar zayıf olabileceğini tahmin edemiyordu, bir çalışanının omzunda ağlamak da neydi? Ancak kendisine hâkim olamıyordu, nedense Berk’i kurtarıcı gibi görüyordu. Hayat ne kadar acımasızdı?

Bir saat süren yoğun sorgulamanın sonunda Berk’ten alabildiği bilgiler çok da tatminkâr olmamıştı: “salak çocuk” diye içinden geçirdi. Tamamen akışla devam etmişti; hastalığı hakkındaki bilgileri yeterli değildi.

-“Mama tosunu” diye fısıldadı. Muhtemelen bebe bisküvisi ile beslenmenin getirdiği IQ düşüklüğü diye düşündü. Asla Berk gibi olamazdı, her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmeliydi, her şeyi kontrol altında tutmalıydı. Bilinmesi gereken ne varsa araştırmalı, belki de gizli bir patern varsa onu da çözmeliydi.

Yorum bırakın

Filed under Hasta Hikayeleri