Ölmeyi Unutan Hücreler -5

Elif (3), 7532 (4) diye sıralanıyordu mesajlar ve aramalar. Ne popüler adamım diye düşünürken aklıma sanatçıların değerinin öldükten sonra anlaşıldığı aklıma geldi.

 

Elif… Elif’im seni pek bir ihmal ettim bu sıralar. Kendi derdime düştüm be Elif’im; biliyorum sen sabırsızca benimle evlenmek istiyorsun da, ben de uzundur sana karşı künt davranıyorum, bir türlü anlayamıyorum senin kafanın içinden nelerin geçtiğini. Şimdi anlıyorum, vaktin ve vaktinin kısa olduğunu; ömrün bir nefeste kaybolabileceğini ve ömrü üflemenin bir nefeste bitebileceğini.

 

Elif, sana çok şeyler söylemek istiyorum, ama bunları sana nasıl söyleyebilirim? Benim yaralarım çok duygusal, tamamen romantik. Bu yaralar gerçek değil, senin açtığın yaralar ise gerçek değil. Canım acımadı, ama canımın ruhu acıdı. Bu acı var ya, gerçekten daha gerçek.

Bunu anlamıyorsun değil mi? Ama şimdi gerçekten canımı acıtan bir şey var, sana da bu durumu nasıl söyleyeceğimi hiç bilmiyorum. Hele bir teşhis konulsun, sonra ararım ben seni diye neticelendirerek, mesajları okumadan telefonu kapadım.

 

Çarşamba günlerini pek bir severim, 60 kişinin sınıfımızda okuduğu ilkokulda beslenme saatimiz, benim için gözbebeğiydi: yumurta. Pazartesileri zeytin (acı ve tuzlu), salıları peynir (tuzlu ve yumuşak), çarşambaları sevgili yumurta, ama sadece çarşambaları… Sonra sıra başa döner ve acı tuzlu zeytin, akabinde haftanın kapanışı yumuşak tuzlu peynirle (keşke dil olaydı) olurdu.

 

Kar yağmasını beklerdik günlerce, küçük, mini minnacık naylonlarda kolonyalar olurdu, iğneyle onları patlatırdık ve koklardık; mis. Almanya’dan gelen Noel kartlarında tasvir edilen sıcak karlar altındaki yılbaşı ağaçlarının etrafında yaşanan enfes günlerin özlemini içimize çeker ve özlerdik hiç yaşamadığımız o güzel günleri. Kartların üzerinde simler olurdu karların parlaklıklarını anlatmak için, üzerine yansımayı hissetmek için dokunduğunda eline bulaşırdı;

bir de gözün kaşınıp yüzünü ellesen, çıkmazdı ovalasan da yapışkan taneler. Her güzel diye düşündüğün şeyde bir b.kluk çıkmasını da ilkokulda öğretmeleri gerekiyordu. Ne diyordu şarkı “every rose has its thorn”, her gülün kendi dikeni vardır.

 

Çarşamba sabahı uyandığımda saat 5’i, 47 geçiyordu. Ne zaman uyumuştum, niye bu saatte uyanmıştım bilmiyordum. Sabah ezanı, gecenin terkedilmişliğinde yankılanıyordu.

 

Sabah ezanının makamı, değişik olur, benzemez başkasına. Güneşin doğuşu müjdelenirken, insan pek bir mahzun olur, pek bir yalnız olur, annesine sarılıp hep bir ağlamak ister. Ben ise bu derde düştükten sonra annem beni kurtarsın diye bekliyordum, ama bu tabi ki mümkün değildi.

 

Duşa girdim, artık temiz kokmalıydım, auramın gücü temizliğimden gelmeliydi. Saçlarım için Bioxin kullanırım, saçlarımın alın kısmı kaldı da şakak kısmında hızlı bir açılma, erozyon dede Hayrettin Karaca’nın bile ilgisini çekmişti. Neyse ki beyazım yoktu, sadece karayel kafamın her iki yanını traş etmişti. Halbuki rahmetli dedemin saçları hiç dökülmemişti.

 

Yorum bırakın

Filed under Kanser, ustalık yolu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s